FİLM

13. Jüri Üyesi

 

Amerikan Bağımsız Sineması’nın en önemli yönetmenlerinden Sidney Lumet’nin yönettiği 1957 tarihli 12 Angry Men filmi, adalet kavramının sorgulanmasını öne alırken vicdana yapılan bir vurgu; akıl, şüphe ve sorgulamaya simgesel bir övgü ve tüm bunların yanı sıra seyirciye de erdem, insan ol-a-bilme ve kal-a-bilme konularında ayna tutan bir başyapıt. Filmin ismi de on bir adamın neden kızgın olduklarının bir olay üzerinden analitik olarak incelenmesi ve diğer bir adamın da sisteme kızgın olması bakımından, filmin katmanlı psikososyal içeriğiyle tam olarak uyumlu. Yine filmin ismindeki bu rakamlar arası orantı ise aslında insana dair kötümser ancak -maalesef- reel bir durumu imliyor. Tüm bunların sebepleri; duygusal zekânın arka plana atılması, kaygıların bireysellik kamuflajı altında giderek bencilleşmesi, insan varlığının insani olana giderek yabancılaşması olarak okunabilir. Bu anlamda filmin eleştirisi bunların temelindeki sebebe, kılcal damarlara dek sızan sistemedir, diyebiliriz. Hukuki bir olay üzerinden insana dair yapılan bu eleştiri aslında ahlakın/erdemin insan için yapısal gerekliliğine dair bir hatırlatmadır.

Film, mahkemedeki beyaz tenli yaşlı hâkimin sıkılmış ve ilgisiz ifadesi ve sanık olan 18 yaşında siyahi gencin kaygılı ifadesi ile başlayarak izleyiciye filmin -siyah beyaz olmasında da görülen- düalist gidişat mantığı hakkında bir ipucu vererek başlıyor. Ardından üyelerden biri o akşam olacak olan beyzbol maçından bahsediyor ve Henry Fonda’nın oynadığı sekizinci jüri üyesi de “Hakkında konuşmadan bir çocuğu ölüme göndermek zor, ya yanılıyorsak?.. Biraz konuşalım, beyzbol oyunu saat 8’e kadar başlamayacak” diyor ve tartışmalar başlıyor.

Henry Fonda, yargılanan çocuk hakkında, “Bu çocuk, hayatı boyunca itilip kakılmış, annesi o dokuz yaşındayken ölmüş, kenar mahallede çeşitli zorluklarla yaşamış, yetiştirme yurdunda kalmış, her gün en az iki kez babasından ve başkalarından dayak yemiş” diyerek film boyunca her karakter hakkında da rastlayacağımız psikososyal analitik yaklaşımın anlama ve hüküm vermedeki önemine vurgu yapıyor. Buna yanıt olarak üyelerden birinin “Onlar yalancı doğuyorlar” demesi, yine film boyunca dikkatimize sunulan, önyargı ile bir çırpıda verilen hükümlere bir örnektir. Henry Fonda jüri üyelerine, çocuğu suçlu bulmalarının sebeplerini sorar. Birinci ve beşinci üye “aksi ispatlanamadığından”, ikinci üye “gerçekler (sesler, iki tanık)” diye yanıt verir. Üçüncü üye, “caddenin karşısındaki binada oturan kadının görgü şahitliğinden” cevabını verir. Henry Fonda daha önce kenar mahalle insanlarını küçümseyen bu üyeye, “Çocuğa inanmıyorsan kadına nasıl inanıyorsun; o da onlardan biri” diyerek mantıksız yargılamaların tutarsızlığını gösterir. Dördüncü üye “pas” der ki bu adam da hayatının büyük bir kısmında bir kenar mahallede yaşadığını söyleyerek kenar mahalleliler hakkında konuşanları uyarır. Altıncı üye “tüm bu söylenenler ve çocuğun adi suç geçmişi” diyerek cevaplar. Yedinci üye ise kendi oğlundan ve onunla yaşadığı problemlerden bahseder. Bu üye, filmin sonlarında fikrini en son değiştirecek kişidir ve fikrini değiştirdiği sahnede “Çocuklar! Sizden nefret ediyorum!” diye ağlayarak bağırır. Bu sahne, filmin psikanalitik yaklaşımının en iyi örneklendiği sahnelerdendir. Kendi yaşanmışlıklarının etkisiyle nevrotik olmuş bir bireyin, hüküm ve karar verirken de bu kişilik bozukluğunun pençesinde olup aklıselim düşünememesi: Karşı gelinen bir baba olarak babalarına karşı gelen bütün çocuklara yöneltilmiş bir nefret. İlerleyen sahnelerde de bir üye bu adama “Bu sadece bir oy, senin için neden bu kadar önemli?” diye sorar ve aslında bu soru hem söyleyenin hem de muhatabın şartlanmış ve dolayısıyla hatalı olan bakışlarının temelini gösterir.

Henry Fonda ardı ardına, delilleri kastederek “yeterli değil”, tanıkları kastederek “insanlar hata yapabilir, yanılabilir”, bulunan bıçağı kastederek “tesadüfler mümkün” diyerek “Sokratik şüphe”ye, yani bilme eylemine şüphe ile başlanmasının önemine vurgu yapar.

Oylama gizli olarak yenilendiğinde içlerinden birinin daha, “suçlu değil” oyu kullandığı ortaya çıkar ve bir jüri üyesi sinirlenerek hemen ve kesin bir dille jüri üyelerinden birini suçlar. Ancak oyunu değiştirenin suçladığı kişi olmadığının ortaya çıkmasıyla bir defa daha önyargının kararlardaki negatif etkisi kanıtlanır. Üyelerden en yaşlısı, sadece bir kez daha denemek gerektiğine inandığı için oyunu değiştirdiğini söyleyerek şüphe duymaya yapılan vurgunun altını çizer. Bunun üzerine aralarından biri odayı terk edip tuvalete gider ve ardından bağıran üyeye yine o yaşlı üye “Seni duymadı, asla duymayacak” diyerek soyut anlamda duymanın-görmenin önündeki perdelere dikkati çeker. Henry Fonda, tuvalete giden üyenin yanına gidip “Farzet ki o çocuk sensin” dediğinde adamın ona “Farz etmeye alışkın değilim, ben çalışırım” diye cevap vermesi de bunu kanıtlar.

Henry Fonda’nın konuşması sırasında iki adamın XOX oyunu oynamaları da önemli bir ara sahnedir. Yaşlı adama neden fikrini değiştirdiği sorulur ve yaşlı adam, tanıklardan yaşlı olanın hayatı boyunca önem verilmemiş biri olarak dinleniyor olmanın getirdiği psikolojik durumdan dolayı belki yalan söylemiş ya da durumu abartmış olabileceğini söyleyerek yine psikanalitik yaklaşımın önemine vurgu yapar. Bu konuşmanın öncesinde yaşlı adama saygısızlık yapan ve ona bu sebepten kızan bir adamın arasındaki konuşmayla geleneksel ve aslında evrensel olan erdemlerin kaybedilmişliğine bir gönderme yapılır. Henry Fonda’nın adım hesaplamaları sonucunda o topal yaşlı adamın yalan söylemiş olma ihtimalinin yüksek olduğu ortaya çıkar. Oylama yenilenir ve sonuç yarı yarıya çıkar. Filmin finaline yaklaşırken bu yaşlı jüri üyesinin, burnunu ovup duran adama bunun gözlüklerinden kaynaklandığını ve karşı apartmandaki tanık kadının da gözlüklü olduğunu, o mesafeden hem de tramvay camından nasıl olup da olanları görmüş olabileceğini ve kadının aynı o yaşlı adam gibi fark edilmeye ihtiyacı olan (mahkemeye gözlüksüz ve aşırı makyajla gelmesi) biri olduğunu söylemesiyle o kadının tanıklığının şüpheli ve dolayısıyla kabul edilemez olduğu ispatlanır.

Konuşmalar esnasında üyelerden birinin oyunu değiştiren bir başka üyeye “katil” demesi öfke duygusunun doğru düşünmeye perde oluşunu ve öfkeliyken insanın ağzından her şeyin çıkabileceğini gösterir. İlerleyen sahnelerden birinde de iki üye kavga ederken biri diğerine “seni öldüreceğim” der ve kendi tezini kendisi çürütmüş olur. Tanık olan yaşlı adamın sanık olan kişinin öldürdüğü düşünülen babasına “seni öldüreceğim” demesinin bir delil olarak kabul edilemeyeceği böylece anlaşılır.

Sanık olan gencin o gece sinemada izlediğini söylediği filmin ismini hatırlamaması konusuna vurgu yapan üyelerden biri, içinde bulunulan gergin ve kaygılı hâlin insanın bilincini etkilediği konusunda ikna edilir. Bıçağın aynısından Henry Fonda’nın bulmuş olması ve sustalı bıçağı tutan kişinin normal bıçağı tutan kişiden farklı olarak vakit kaybetmemek için bıçağı açtığı gibi saplayacağının ve öldürülen adamın o şekilde bıçaklanmadığının açığa çıkması üzerine bıçağın da delil olarak kabul edilemeyeceği ortaya çıkar. Bu gibi sahneler sonrasında gerçekten düşünen üyelerin ve dolayısıyla oyunu değiştirenlerin sayısı artar. Oyunu değiştirenlerden birinin sırf sıkıldığı ve beyzbol maçını kaçırmak istemediği için o an çoğunluk olan tarafa geçmesi de hem insan ve bireysel çıkarlar hem de insan ve adalet çatışmasını örnekler. Artık gencin suçlu olduğunu düşünen sadece üç kişi vardır.

Üyelerden birinin faşist bir söylem içeren tiradı sonrasında tüm üyeler masayı terk ederek ona arkasını döner ve o kişi masadan kalkmadan masaya oturmazlar. Bu sahne, psikososyal sebepler söz konusu olduğunda her şeyin irdelenebileceğine ancak politik faşizm söz konusu olduğunda kimsenin artık (1957) buna prim vermeyeceğine yapılan bir gönderme olarak kabul edilebilir.

Hemen ardından Henry Fonda, yaptığı konuşmayla, önyargının düşünceyi engellediğinden bahseder. Film boyunca böyle birtakım mesajlar verilmektedir ancak didaktik bir biçimde değil. Asıl vurgu “Bilmiyorum, tahmin ediyorum” noktasındadır.

Filmin final sahnesinde sadece makul olan iki üyenin ismini öğrenmemiz, faşist olan ya da hayat sahnesinde tribünü oynayan insanların tarihte kalıcı olmadığına gönderme yapar gibidir.

Filmin analitik olarak yaklaştığı ve bir sorunsal olarak projektörü yansıttığı psikososyal durumları özetlemek gerekirse; rölativizm, her bir bireyin kararlarının psikososyal değişkenlerinin çeşitliliği, insan egosunun kişiler ve olaylar hakkında karar ve hüküm verirken kişisel sorunlarını ve çıkarlarını aradan çıkaramaması ve kararında haksız olduğunu anlasa da bu kez gururunun derdine düşmesi, olumlu ya da olumsuz her aşırı duygunun düşünceye perde olması, psikolojik ya da sosyolojik arka planı olan önyargılar ve yer değiştirme/displacement savunma mekanizması, kısaca insanın zayıflığı, sosyal adaletsizlikler, sınıfçılık sosyal fenomeni, devlet hukuk sisteminin bozukluğu, kurulan toplumsal düzenin ve oluşan sosyal normların ayrımcılığa dayalı düzen(sizliğ)i sayılabilir.

Filmin sonlarında havanın ve vantilatörün de zihinlerdeki perdelerle beraber açılması ve filmin siyah-beyaz olmasıyla yapılan kesinlik yoktur vurgusu filmin içeriğine simgesel ve biçimsel katkı sağlayarak onun sanat değerini yükseltiyor.

Film, senesi itibariyle yapısal olarak avangart bir film olmasa da tek mekânda ve diyaloglarla ilerleyen bir film olması bakımından son derece cesur ve sonuç açısından da son derece başarılı hatta bu yönüyle sadece felsefî olarak değil sinematografik olarak da ders gibi bir film. Oyunculuğun filmin başarılı olmasına katkısı da yadsınamaz. Film biçimsel olarak teatral özellikler taşıyor ki zaten yönetmen -tıpkı ailesi gibi- tiyatrodan gelen bir yönetmen. Karakterlerin duygusal ve zihinsel durumlarının yakın plan aktarılmasındaki başarı buradan geliyor olsa gerek. Filmin en önemli özelliklerinden diğer ikisi de seyirciyi filmin içine adeta bir başka jüri üyesi olarak katmadaki duyguyu verebilme başarısı ve tek mekânda geçmesine rağmen heyecanın hiç düşmemesi.

Film 1957 yapımı ancak insanlık var olduğu sürece -içerdiği evrensel insani ahlak değerleri sebebiyle- gerçekliğini ve etkisini sürdürecek bir eser. Filmin didaktik de olmadan sebepleriyle beraber sosyolojik durumları tanımlama, psikolojik analizler yapma, insanın kalbindeki ve zihnindeki yüklerinden kurtulmasının gerekliliğine ve bu durumun, içinden çıkamadığımız psikososyal sorunlara yansıyarak insana ayak bağı olmasını vurgulama, empati ve önyargı gibi kavramlara ışık tutma gibi tüm katmanlarıyla ve diliyle sinema tarihinde hem başarılı hem de iyi olan filmler arasında sayılabileceği muhakkak.

“Siz ey îmâna ermiş olanlar! Doğru yoldan sapmış biri size bir haber getirirse muhakemenizi kullanın; yoksa istemeden insanları incitir ve sonra (vicdanınızda yara ve fark edilsin edilmesin bir rahatsızlık, kişilikte ve toplumda kötünün ve yanlışın normalleşmesi sonucu yaşanacaklar, ayrıca ahiretteki hesap anlamında ‘sonra’) bu yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız.”  [Hucûrât/49:6]

Derya ENSARİOĞLU

1977'de bir bahar çocuğu olarak dünyaya geldi. Hayallerinin şehri İstanbul'da yaşamak nasip oldu. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi’nde Din Psikolojisi alanında yüksek lisans yaptı. On yılı aşkındır Din Kültürü Ahlak Bilgisi öğretmenliği yapmaktadır. Sinemayı, müziği, okumayı, öğrenmeyi, sosyal bilimleri, İstanbul'u, Bursa'yı, denizi, karbonhidrat ve şekeri, hayvanları ve özellikle kedileri çok sever. Çay ve kahve savaşında tam ortada yer almaktadır. Talebe olarak yaşamaya ve insan olmaya gayret etmektedir. Çeşitli konularda kendince bir şeyler karalamaktadır.

İlgili Makaleler

Bir Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

7  +  3  =  

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu