SİNEMAYA DAİRSÖYLEŞİ

Feyzi Erçin ile Sinema, Ses ve Müzik Üzerine III

Feyzi Erçin ile sinemada ses ve müzik üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşinin bu son kısmında müziğin ulusal ve uluslararası sınırlarına ve kültürel anlamlarına değindik. Aynı zamanda bireysel ve toplumsal anlamda müzik ile ilişkimiz ve bunun sinemadaki imkanları üzerine de konuştuk. Söyleşinin ilk kısmında sinemada müziğin işlevi ve insanın ses ile ilşkisi üzerine, ikinci kısımda ise sesin kültürel anlamları ve ünlü film müziği bestecileri hakkındaki değerlendirmeleri okuyarak “sinema ve müzik” evrenini geniş bir perspektif ile seyredebilirsiniz.

M.Ü.:  Klasik müziğe ve kültürüne pek aşina olmayan seyircilerin bile dikkatini çeken bir Beethoven hassasiyetinin filmlerde vurgulandığına şahit oluyoruz. Son zamanlardaki en meşhur örneğini Tarantino’nun Django Unchained (2012) filminde gördük. Kölelerine işkence eden bir toprak sahibi, evinin salonunda bir taraftan canlı müzik icra ettirirken bir taraftan da günlük pis işlerini yapmaktadır. Bir an önce işini halledip oradan ayrılmak için can atan bir Alman olan Dr. Schultz; bu ortamda Beethoven bestesi duymaya bir dakika bile tahammül edemez. Arp çalan kadına “Lütfen Beethoven çalmayı keser misiniz?” diye müdahale eder, hatta kolunu tutarak onu engeller. Bir müzik eseri nasıl olur da bir ulus tarafından bu kadar benimsenir? Sizin de Dr. Schultz gibi tepki gösterdiğiniz anlar oldu mu?

Buradaki tüm soruların varsaydığı doğru ve gerçek bir durumu bu soru özetliyor. Müzik, kültürümüzün çok önde gelen çok önemli bir parçası. Müzik, kültürümüzle ilgili çok şey söyler. Bir ulus tarafından nasıl bu kadar benimsenir? Aslında çok rahat benimsenir. Bizim de çok benimsediğimiz ve her biri değişik noktalara çekilebilecek şarkılar var. Herkesin benimsediği daha milliyetçi, daha coşkulu ve daha muhafazakar şarkılar var. Bunlar gibi bazı besteciler bazı uluslar için çok belirleyici oluyor. Bununla ilgili benim derslerimde göstermeyi çok sevdiğim bir sahne var. Bertolucci’nin 1900 (1976) filmi, birinin “Verdi öldü! Verdi öldü!” diye bağırması ile açılıyor.

1901 yılında Verdi’nin ölmesi, İtalya’nın birlik olmasıyla ilgili çok kilit bir noktadadır. Yıl olarak da, Verdi’nin milliyetçi kişiliği yüzünden de. O yüzden Verdi’nin ölmesi; bir ulus için çok önemli. Bertolucci 1900 filminde İtalyan tarihinin faşizm kesitini anlatırken Verdi’nin ölmesini çok güzel kullanır ve bunu herkes anlar. İtalyanlar bunu çok iyi bilir. Beethoven örneğinde bu daha da ileri gidiyor. Çünkü Üçüncü Senfoni’sini besteledikten sonra ithaf edecekken Napoleon imparatorluğunu ilan edince başlıktaki Napoleon ismini silip i̇kinci bölümün başına “Eroica” (kahramanlık) yazmış. Dokuzuncu Senfoni’si dostluk, kardeşlik, insanlık, bütün o Batı Medeniyeti’nin yücelttiği duygular. Böyle bir imajı var Beethoven’ın. O yüzden ulusların da ötesine geçiyor. Bir nevi kardeşlik sembolü haline geliyor. Dokuzuncu Senfoni’yi Berlin Duvarı yıkıldığında çaldılar. Çünkü gözüktüğünün ötesinde bir kültürel anlamı var. Başka çalındığı yerler de var. Avrupa Birliği’nin marşıdır. Dolayısıyla artık o sadece Dokuzuncu Senfoni değil.

Onu duyduğunuz zaman kültürel mirası içeriyor. Bu, yerine göre sadece Wagner gibi Almanya’nın belli bir ideolojisi ile de eşleştiriliyor, Beethoven gibi ülkeyi de aşacak şekilde eşleştiriliyor, Bach gibi dini eserlerle sadece dini inanç mistisizmi yerine de çekiliyor. Bach, çok dindar olduğu için her eserinin dini olduğu yönünde görüş bildiren yazarlar var. Bu yüzden Bach kullandığınızda belli bir fikir de intiba etmiş oluyorsunuz. Dolayısıyla dinî, millî, uluslarüstü her yere çekilebilecek bir şekilde müzikler sahiplenilebilir. Hatta buradan yola çıkarak tersi örnekler de bulabiliriz. Ahmet Kaya’yı öyle birisi kullanır ki “Sen bunu nasıl kullanırsın? Bu benim kültürümü, benim geçmişimi yansıtıyor.” diyebilir bir başkası.

“Ben müzik sevmiyorum.” diyen bir-iki kişi duymuştum. Çok tuhaf gelmişti. Müzik nasıl sevilmez? Çünkü her yerde var. Müziği sevmemek çok tuhaf bir şey gibi geliyor. Sevdiğiniz müzikleri de ne kadar sahiplendiğinizi ancak kendiniz bilebilirsiniz. Sizin de sevdiğiniz çok somut eserler vardır. O somut eserler kötü seslendirildiğinde, uygunsuz seslendirilirse ne kadar tepki vereceğinizi ancak kendiniz bilirsiniz. O yüzden de bir esere sahip çıkmak konusu bana çok normal geliyor. Benim tepki gösterdiğim anlar genelde müziğin fazla kullanıldığı ve çok somut bir manipülasyonla kullanıldığı yerler oluyor. “Burada Beethoven nasıl kullanılır?” dediğim filmler var. Bruce Willis’in oynadığı Die Hard serisinden komik bir sahneyi örnek verebilirim. Alman teröristlerin bir binayı işgal edip açtıkları kasada Beethoven’ın Dokuzuncu Senfoni’sinden bir pasaj çalıyor. Çok absürt, çok saçma örneklerden bir tanesiydi. Bir yandan da Hollywood zaten saçmalık olduğu için ben sadece gülüyorum bunlara. Büyük müzisyenlerin eserlerinin kötü kullanılması zaten çok fazlaca olduğundan bunları saymıyorum ama rahatsız edecek derecede kullanıldığına da rastlıyoruz.

M.Ü.: Tarkovsky’nin tabiriyle söylersek sinemada mühürlenmiş zamanı, aynı besteyi başka görüntülerle kullanarak yapmak mümkün mü? Özellikle de Beethoven, Mozart başta olmak üzere bazı müzik eserlerinin sinemada kullanımının, klasikleşme ile klişeleşme bandında gidip gelmesi sinemada zamanın mühürlenmesine engel midir?

Aynı beste ile başka görüntü örneğini ben de sınıfımda verdiğim oluyor. Bence bu mümkün, sadece şunu bilmek lazım: Müziği değiştirdiğiniz anda duygusunu değiştiriyorsunuz. Görüntü ile eşleşmesi “olamaz”dan ziyade; o görüntüdeki o müziği değiştiremeyiz diye öyle alıştırılmışız ki yerine göre farklı eşleştirme yapılacağını göz ardı ediyoruz. 2001 Space Odyssey (1968) filmi için Kubrick, dönemin en iyi müzik bestecisi Alex North ile görüşüp müzik besteletmiş. Başka filmlerinde de, çok iyi filmlere müzik yapmış bir besteci olan Alex North’un müzikleri var. 2001 Space Odyssey filmi için müzikleri bestelemiş, vermiş ama Kubrick onları kullanmamış. Önceden kullandığı klasik müzikleri seçmiş. Temp track denilen, geçici olarak nasıl yapılıyor diye bakılan müzikleri seçmiş. Muhtemelen Kubrick’in bir bildiği vardı ama belki de Alex North’u sevecekti. Biz de filmi o bestecinin müzikleriyle sevecektik, yüce bir yere koyacaktık.

Kubrick tercih etmemiş ama Alex North çok büyük bir hayal kırıklığı yarattığı için değil. Besteler kötü çıktı dememiş; almış, denemiş, olmuyor demiş, değiştirmiş. Burada ince bir çizgi var. Yani farklı tercihler yapabilirsiniz ama anlamın da değişeceğini bilmeniz lazım. Sadece bu kadar.

Klasikleşmeye veya klişeleşmeye kolay kolay evet diyemiyorum ama şu bir gerçek: Bir müzik ne kadar çok kültürel referansla birikmiş olursa artık o kadar farklı bir yerde onu kullanmak da zorlaşıyor. Ama hiçbir zaman imkansız değil. Her zaman bir müziği hiç akla gelmemiş bir bağlamda kullanmanız da mümkün. Kimsenin kullanmadığı bir şekilde o müziği kullanarak farklı bir şey yaratabilirsiniz. Bu anlamda Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu’ndaki (2014) Schubert kullanımı tam olarak örtüşüyor. Çünkü Bresson, Rastgele Balthazar (1966) filminde nasıl kullandıysa Nuri Bilge de aynı şekilde kullanmış. Farklı bir şey yapmaya çalışmıyor. Bu bir homaj olabilir. Kendisi çok sevdiği için de yapmış olabilir. Çok daha farklı bir şekilde kullanmayı düşünebilirdi. Sanatın güzel yanlarından biri de bu: Hep farklı ve radikal bir şey yapılabiliyor.

 

M.Ü.: Son yıllarda göçmenleri konu eden çok daha fazla filmle karşılaşıyoruz. Bu filmlerde, karakterlerin maruz kaldıkları müzik ve sesler ile oraya ait olmadıklarının hatırlatıldığına ya da memleketlerinin müziğini dinleyerek kendilerini evlerinde hissettiklerine dair yaygın bir kullanım göze çarpıyor. Peki göçmen olmayan dünyanın geri kalanının, daha da daraltırsak bugün İstanbul’daki bir insanı kendini evinde hissettirecek müzik ve sesler var mıdır? İlk sırada TV sesini sayabilir miyiz?

Bu soruyu ikiye bölerek cevaplayabilirim. İki sene evvel ilk defa verdiğim Film Sound (Filmde Ses) dersi vardı. İki farklı “sinemada klasik müzik” dersi veriyorum. İlk defa bunların ötesine geçip film müziği bestecilerinin filmleri üzerinden bir ders vermeye başlamıştım. Ennio Morricone, Nino Rota, Preisner ve sizin saydığınız tüm o besteciler programda vardı.

Derste, Baba (1972) filminin müziklerinin üzerine giderken Nino Rota’nın bestelediği her şeyi analiz edip filmdeki yerlerine göre müzikleri üzerine konuşuyorduk. O müzikleri dinlediğinizde temaların isimleri olduğunu göreceksiniz. O temaların bağlı olduğu fikirler var. Bir tanesi de göçmen teması. Dinleyin o besteyi. Müthiş! Güzel, operatik bir melodi. Operada kullanılabilecek kadar harika bir eser. Şimdi o kadar ironik geldi ki… Çünkü göçmen mevzû yıllar içinde çok başka bir noktaya geldi. Romantize edilen İtalyan göçmeni Amerika’da ve onun üzerinden mafya, insanlık hikâyesi anlatılırken; 2020 yılına geldiğinde göçmen meselesi çok başka bir noktada. Bir an aklıma o melodiyi günümüzdeki göçmen görüntüleri ile birleştirmek üzerine bir ödev vermek geldi. Ertesinde bu fikir bile o kadar mide bulandırıcı geldi ki… Sonuçta göçmen ismi taşıyan bir müzik parçası, sinemasal bir müzik bestesi 40-50 yıl içerisinde bağlamını nasıl da yitirmiş! Şu an film müziği yapan birisi, öyle bir göçmen teması yapsa linç edilir. Haklı olarak eleştirilir.

Aidiyet ve yerinden yurdundan edilmiş olmak; sinemanın, müziğin, belki her türlü sanatın herhalde temsil etmesi en güç örneklerinden biri. Dolayısıyla bu konularda konuşurken, böyle çok tehlikeli sularda olmaya başlıyoruz. Neyi gösterebiliriz? Neyi gösteremeyiz? Ne zaman teşhirci oluruz? Ne zaman olmayız? Boğulmuş bir göçmen çocuğun fotoğrafı ne kadar kullanabilir? Neyi temsil edebilir? En son İzmir depreminde enkaz altından çıkan bir çocuğun itfaiyecinin parmağını tuttuğu bir fotoğraf vardı. Onu hemen birisi bir kahve fincanının üzerine koyup satmaya başlamış. Bu imgelerin böyle anlamlarının yitmeye, yumuşamaya başlaması, muğlaklaşması hep günümüzün büyük zaafları. Günümüzde artık alışmaya başladığımız tehlikeli ve bize dayatılan kodların parçaları gibi geliyor.

İnsanı kendi evinde hissettirecek müzikler ve sesler var mıdır? Bu sanırım herkes için farklı cevaplanır. Ortak bir ev sesi eskiden TV olabilirdi ama artık kaldığını sanmıyorum. Fakat hepimizin o kadar farklı ev hayatları var ki, muhakkak herkes için farklıdır ama vardır.

Fatih Akın’ın Köprüyü Geçmek (2005) belgeselini yıllar sonra tekrar izlediğim zaman beni o kadar etkilemedi. Bir portfolyo, potpuri gibiydi ama baktığınız zaman bizim seslerimizi yansıtmaya o belgesel bile yetmiyor. Ne olduğunu tam olarak bilmiyorum ama bir yetersizlik var o filmde.

Belki de şu anda hiçbirimiz hangi sınıftan veya politik görüşten olursa olsun tam da kendini evinde hissedemiyor. O kadar büyük bir karmaşa ve gelecek belirsizliği var. Türkiye’de herkes hem ekonomik hem politik olarak geleceğinden endişe duyuyordur. O yüzden “evinde hissetmek” belki de en çok eksikliğini hissettiğimiz şeydir. Bu sorunun güzel bir cevabını bulabilmek isterdim ama henüz yok. Herkesin kendine sorması ve üzerine düşünmesi gereken çok güzel bir soru.

U.K.: Hem güncel hem de genel sinema tarihine baktığımızda izlediğiniz filmlerden sesin ayırt edici ve iyi şekilde kullanıldığı, değerlendirildiği filmlerden örnekler verebilir misiniz?

Olabildiği kadar sayayım isterseniz. Tarkovsky’nin müzik kullanımı çok eklektik olsa da aşırı kişisel ama anlayabildiğim bir kişisel yerde oldu. Ayrıca kendi mistikliğini de yansıttığı için çok seviyorum. Antonioni’nin ses ve sessizlik kullanımını, 60lı yılların karanlık iletişimsiz havasını, kadın erkek ilişkisinin umutsuzluğunu ve mesafesini çok güzel yansıttığı için ve o modernist havayı verdiği için seviyorum. Kieslowski ve Angelopoulos’un filmlerindeki müzikler beni o karakterlere, o coğrafyaya ve o tarihe çok yakın hissettiriyor o yüzden bayılıyorum.

Yani film olarak teker teker seçmek çok zor ama herhalde Tarkovsky’de Ayna (1975) derdim; Kubrick’te 2001, Angelopoulos’ta içimi parçalayan hikayesi ve müzikleriyle Puslu Manzaralar (1988).  Kieslowski’de de Dekalog müziklerinin hepsi birbirini bütünleyen ama farklılıkları da olan incelikli müzikler, onları sayardım. Bunun dışında ama Bresson’un ve Bergman’ın sessizliğini çok seviyorum. Yani  Bergman ve Bresson’daki o sessizlikler içerisindeki az veya nadiren müzik müzik kullanımını çok seviyorum çünkü ikisi de seslere en çok tepki verdiğimiz, sessizlik içinde akarken birden çıkan bir sesle farkındalığımızı arttıran yönetmenler. Son zamanların filmerinde ise The Lighthouse (2019) ve Portrait of a Lady on Fire (2019) filmlerinin ses kullanımını özellikli ve değerli buluyorum.

M.Ü.: Hocam röportajda da zaten birçok örnek verdiğiniz için ister istemez merak edip bu filmleri tekrardan izleyecektir okurlar. Bizler de mutlaka tekrar bakacağız. Epey istifade ettik gerçekten çok teşekkür ederiz.

Umran KEMİKLİ

Sosyoloji öğrencisi sinemasever. Önceleri boş zaman eğlencesi olarak gördüğü sinemanın  sosyolojik ve politik katmanlarını lisans döneminde keşfetti. Şimdilerde ise sinemayı hayata ve insana dair soruların sorulduğu ve cevaplandığı bir alan olarak görüyor. Hangi cevapların sahici olduğunu anlamaya çalışıyor ve Günce'de yazarak kendi cevaplarını arıyor.

Mevlüt ÜÇPUNAR

Yeşilçam Sineması'nın TV'de gösterildiği yıllarda geçen çocukluğunda ailesiyle birlikte Fatma Girik, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Ayşen Gruda, Adile Naşit, Münir Özkul, Şener Şen, Fikret Hakan, Ediz Hun, Kadir İnanır, Sadri Alışık, Erol Taş, Cüneyt Arkın, Kemal Sunal filmleri seyretti. Doktor, mühendis olmak isteyen çalışkan öğrencinin sinema salonunda film izlemesi ancak tüm okulun birlikte gitmesiyle gerçekleşebildi. Filmi beğenmedi ama salonun başka bir dünya olduğunu fark etti. VCD cihazı ve filmler kiralayıp lisedeki TV salonunda birkaç kişilik gösterimler düzenledi. Bu gösterimlere mühendislik okumaya gittiği İstanbul'da da devam etti. Bir zaman sonra Hollywood filmlerinden sıkılıp Dünya Sineması'na merak sardı. Fransa, İtalya, Almanya, Polonya, Romanya, Macaristan, Yunanistan, Rusya, İran, Kazakistan, Çin, Kore, Japonya sinemalarından meşhur ve muteber tüm filmleri en başından bugüne değin izledi. Yeşilçam'ın küçümsendiği mevcut sinema ortamında onu uyandıran bir dostu sayesinde Ömer Lütfi Akad, Metin Erksan, Yücel Çakmaklı filmlerinin tamamını izleyip bunca zaman niye mesafe koyduğuna hayıflandı. Ülkemizde doksanlarda başlayıp devam eden yeni sinema akımına epey bir eleştirel gözle baksa da çok yakından takip ediyor; festival, online platform, DVD, vizyon filmlerinden ne bulsa izliyor. Türk Sineması diye bir form var mıdır? Nasıldır? Hangisidir? Nasıl olmalıdır? Nasıl olabilir? soruları kafasını epey kurcalıyor. Kendi başına seyrettiği sinema yolculuğunda birçok sinema meraklısı ile yolu kesişti. Bir taraftan da mühendislik yapıyor. Sinema gündemimizi başkaları değil de kendimiz belirleyelim diye kurduğumuz Sinema Güncesi'nde sadece sevdiği, beğendiği filmler hakkında yazacak. Yazılarına açıktan ya da özelden yorum gönderilmesini arzu ediyor. Mesele ettiği şeyleri kavrama hususunda okurdan katkı bekliyor. İlgilisini bulursa filmler hakkında uzun sohbetler yapacak.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  +  60  =  66

Başa dön tuşu