FİLM

Gaav (1969) Üzerine: I – Melankoli ve Benliğin Kaybı

Prolog

Film, köy halkının görmediğimiz, yalnızca duyduğumuz bir şeye baktığı bir sahne ile açılır. Köy halkının yüz ifadeleri, rahatsız edici bir şeyler olduğunu ima eder ama daha sonra bu tedirgin ifadelerin yerini kahkahalar alır. Deli ve çaresiz bir gencin korkusu ve rahatsızlığı karşısında atılan kahkahalar… Çocuğundan yaşlısına kadar meydandaki tüm köylüler bu genç adamın yaşadığı korkudan sanki zevk alıyorlardır.

Deli bir Adamın Hikayesi 

Gaav (1969), Dariush Mehrjui tarafından, Gulam Hüseyin Saeidi’nin Azandaran-e Bayal (Bayel Ağıtçıları) [1] isimli hikâye kitabından uyarlanarak çekilmiş. Kırsal yaşamın yoksulluğunun ve köy insanlarının kaderciliğinin bu derece başarılı bir tasviri filmin İran Sineması’nda bir dönüm noktası olarak kabul edilmesini sağlamış [2]. Bu bakımdan film üzerine yazılanların da sosyal yapı, sosyal dinamikler, İran’ın kültürel ve siyasi durumu, kırsal halkın geri kalmışlığı, filme uygulanan sansür gibi konulara odaklandığını söyleyebilirim [3]. Bu meselelere odaklanan yazıların aslında filmi sosyo-politik çerçevesine oturtmaya çalışırken ana hikayeyi, Hasan’ın dönüşümünü, göz ardı ettiklerini düşünüyorum. Bu yazı da Hasan’ın geçirdiği dönüşümü anlamlandırma çabamın bir ürünü. Mehrjui’nin kendi sözlerine göre de filmin metafizik bir boyutu var ve çok katmanlı, alegorik bir yapı içerisinde bu boyut aslında hikayenin temelini oluşturan etmen [4]. Filmi benim için etkileyici kılan tam da bu nokta; Hasan’ın ineğiyle kurduğu ve onu ölümüne götüren tarif edilemez bağı sade ama son derece  vurucu bir şekilde aktarması. 

İneğin ölümüyle Hasan’ın içinde boğulduğu melankolik durum ve sonunda benliğinin yok oluşu sanki filmin iki farklı uç arasında salınıp durmasına neden oluyor. Bu uçlardan biri modern psikolojinin babası sayılan Freud’un özdeşleşme süreci, yas ve melankoli üzerine yazdıkları. İkincisi ise tasavvuf geleneğindeki sonsuz aşk, kişinin sevdiğiyle beraber oluşu ve benliğini sevdiği uğruna feda etmesiyle ilgili. Bu bakımdan filmi politik-kültürel bağlamlarından ziyade psikolojik ve varoluşsal açıdan değerlendirmenin farklı bir pencere açacağına inanıyorum. Bu yazıda sadece Hasan’ın yaşadığı melankolik ruh haline odaklanmayı tercih ettim, tasavvufi boyutu ise devam yazısında ele alacağım. 

Film geçim kaynağının olmadığı, kadınların batıl inançlarla yaşadığı, erkeklerin sürekli köy meydanındaki kahvede zaman geçirdiği bir köyde geçiyor. Hasan ise bu köydeki tek ineğin sahibi. Bu zor koşulların yanında, köylülerin Bolooriha dedikleri haydutlar da köyde sürekli bir korku atmosferi oluşturuyor. Bu bağlamda, köy halkının Hasan’a ve ineğe bağımlı bir konumda oldukları, ineğin herkesin gözünde kıymetli olduğu söylenebilir.      

Yukarıda bahsettiğim açılış sahnesi de Hasan ve diğer köylüler arasındaki zıtlığı göstermesi açısından önemli. İneğin Hasan’a toplumsal bir statü sağladığı da söylenebilir fakat filmde buna dair fazla bir vurgu yapılmadığını düşünüyorum. Bu açılış sahnesinden hemen sonra Hasan’ı ineğini beslerken ve yol boyunca onunla konuşurken görürüz. Aslında konuşma dediğim şey, Hasan’ın ineğini ne kadar sevdiğini gösteren onunla beraber olmaktan aldığı hazzı ifade eden birtakım seslerdir sadece. Daha sonra beraber gölete girip yıkanırlar hatta Hasan bu sudan içer. Göletten çıktıklarında Hasan üzerindeki ceketle ineği bir güzel kuruladıktan sonra kendi de kurulanır. Bu sahneler, Hasan’ın ineğiyle geliştirdiği ilişkinin ne kadar samimi ve derin olduğunu bize hissettirmeye yeter zaten. Mesela bir başka sahnede de Hasan ineğini korumak için onunla beraber ahırda uyur. Ertesi gün köyden ayrılması gerekmektedir. 

Hasan köyden ayrıldıktan sonraki sabah karısı ineği ahırda ölü olarak bulur. Hiçkimse bu ölümün sebebini anlayamaz. İneği derin bir çukura gömüp sahibine ineğinin kaçtığını ve içlerinden birinin de onu aramak için köyden ayrıldığını söyleyeceklerdir. Hasan geri döner dönmez ineğini sorar, karısı cevap vermez. Kovasını alıp köy meydanından su almaya giden Hasan’a köylülerden biri çekinerek ineğinin kaçtığını söyler.  

Bu sahne filmin dönüm noktasını oluşturmaktadır. Hasan’ın ineğiyle kurduğu bağ, psikolojide özdeşleşme süreçleri açısından tartışılabilir. Özdeşleşme “bireyin bir veya daha fazla açıdan başka birine benzediği kendiliğinden ve bilinçdışı bir mental süreç” olarak tanımlanmıştır [5]. Kurulan bu yakınlık ve özdeşleşme bir bakıma iki taraf arasında pek fazla ayırt edici özellik olmadığı anlamına da gelir –en azından ontolojik olarak-. Hasan’ın tüm enerjisini ineğine harcaması ve aralarındaki bu yakınlığı; libidonun bir amaca, kişiye veya şeye yoğunlaşması olarak tanımlanan, kateksis (cathexis) kavramı yardımıyla açıklanırsa psikanalitik teoriye bir adım daha yaklaşmış oluruz. Kateksis nesnesi kaybedildiğinde ise üzüntü ve yas başlar [6]. Fakat Hasan’ın yaşadığı durum basit bir yas süreci değildir.  

Freud yası normal ve müdahale edilmemesi gereken bir süreç olarak görür. Fakat melankoli patolojik bir durumdur. Yas ve melankoli arasındaki tek fark ise kayıp karşısında verilen tepkidir. Yasın bir iyileşme süreci olduğu ve sonucunda egonun önceki kateksis nesnesinden kurtulup yeni bir özdeşleşme kurabildiği söylenebilir. Melankoli ise bir çeşit ketlenme durumudur. Kişi, kaybı bir türlü aşamaz ve dış dünyaya karşı ilgisizliği sonunda özsaygısını yitirmesine sebep olur [7]. Bu ayrım ışığında Hasan’ın ineğinin kaybı karşısında verdiği acınası, abartılı ve anlaşılmaz tepkiler “melankolik” olarak adlandırılabilir. Hasan’ın yası tüm hayatını felç eden ve aşılmaz hale gelen bir melankoliye dönüşür. 

Freud, melankolinin şimdiye ve geleceğe karşı yabancılaşmaya da sebep olan, geçmişte yaşanmış bir olaya duygusal olarak saplanıp kalma hali olduğunu da ifade eder. Bu hal kişinin çevresine karşı da duyarsızlaşmasına sebep olur [8]. Film boyunca biz de Hasan’ın tüm seslere karşı nasıl duyarsızlaştığını ve yaşadığı kayba nasıl saplanıp kaldığını görürüz. Onunla konuşmaya çalışan hiç kimseye karşılık vermez, sürekli kendi içinde debelenip durur. Yas sürecinde anlamsızlaşan ve içi boşalan dünyadır; melankolide ise kişinin kendi benliği, yani egosudur. Melankolik kişinin benlik saygısında olağanüstü bir azalma görülür. Hasan’ı delirten de budur. Örneğin bir sabah köylüler onu ahırda yem yerken bulurlar. Hasan’ı inek bulundu diye kandırmaya çalışsalar da ikna edemezler. Aldıkları tek cevap boş bakışlar olur. Köylüler onunla konuşmak için ahıra girdiklerinde ise kendisinin Hasan olmadığını, onun ineği olduğunu söyleyip durur ve önündeki yemden yemeye devam eder. Ona göre Hasan, ahırın çatısında nöbet tutup ona sahip çıkmaktadır. Köylülerin soruları ve baskıları bir müddet daha devam edince dayanamayıp kafasını duvarlara vurmaya diğer taraftan da gelip onu kurtarması için çatıda olduğuna inandığı Hasan’a bağırmaya başlar. “Gel, ineğini kurtar!”    

Julia Kristeva da yası tutulan veya melankoliye neden olan nesne ve bunları yaşayan özne arasındaki ikilemi dile getirir. Kişi, bir taraftan kaybedilen nesneyi sevdiği için kendisine karşı bir öfke duyup kendinden şikayet etmeye başlar diğer taraftan da kaybedilen nesne kaybolduğu için ondan nefret eder. Nesne kaybolmuştur fakat kişi nesneyi kaybetmemek için onu kendi içinde bir yerlere yerleştirir. Aynı zamanda nesneden nefret etmektedir ama nesne onun bir parçası haline geldiği için bu nefret öz-yıkıma da sebep olur. Kristeva’ya göre kaybedilen nesne yerine başka bir nesne koyulmadığı sürece libido kişinin egosuna yönelir fakat bu ego kaybedilen nesnenin gölgesi altındadır [9]. 

Bu kendini suçlama ve kendinden nefret etme hali Hasan’da açık bir biçimde görülür. Hasan’ın ineğiyle yer değiştirmesi de bu bakımdan daha anlaşılır hale gelmiş oluyor. Hasan, ineğin kayboluşundan kendini suçlamaktadır. Köyden ayrılmasaydı, ineğine iyi bakabilseydi… Örneğin ahırdaki sahnelerden birinde köylülere “Hasan çatıda duruyor, bana bakıyor” demesinden de Hasan’ın bu suçluluk hissini açıkça anlayabiliriz. Yani ineğin gölgesi Hasan’ın vücudunda yer etmiştir. Sonuçta Hasan dünyaya olan ilgisini ve sevgisini kaybeder ayrıca kendine zarar verici davranışlarda da bulunur -kafasına vurmak, kendini duvarlara çarpmak, yemek yemeyi reddetmek… gibi-. Çünkü Hasan aslında benliğini kaybetmiştir ve kendinden nefret etmektedir. Bu öz-nefret ve benlik kaybı ise son noktada ölüm ile sonuçlanır. 

Hasan’ı iyi edemeyeceklerini anlayan köylüler onu tedavi olması için şehre götürmeye karar verirler. Köylülerden üçü ahıra girip onu çıkarmaya çalıştığında direnir ve insanlara saldırmaya başlar. Bu sahneden itibaren köylülerin de Hasan’a bakışının değiştiği söylenebilir. Hasan’ın direnişi karşısında onu bir hayvan gibi bağlarlar, onunla konuşmayı kesip yağmur altında çekiştirerek şehre götürmeye çalışırlar. Hasan yol boyunca köylülere direnince en sonunda yanındakilerden birisi (Eslam) dayanamayıp elindeki sopayla bir hayvana vurur gibi Hasan’a vurmaya başlar. Diğer taraftan da “yürü seni hayvan, yürü!” diye bağırır. Diğer iki arkadaşı şaşkınlıkla Eslam’a bakarken Hasan ellerinden kaçar ve bir tepeye doğru koşmaya başlar. Kaçarken tepeden yokuş aşağı yuvarlanır ve ölür. Hasan’ın düşüp kafasının çamura gömülmesi, ineğin başının toprağa düştüğü sahneyle neredeyse aynıdır. Bu sahnede, Hasan ve ineği arasındaki özdeşleşmenin derinliği son bir kez daha görülür.  

Epilog

Son sahnede Eslam’ın, Hasan’ı taşıyacakları el arabasını almak için köye döndüğünü görürüz. Köy halkı ise bir telaş içinde düğün hazırlıkları yapmaktadır. İlk sahnede olduğu gibi, köylülerin duyduğu hüzün ve huzursuzluk, yerini hızla bir düğünün sevinci ve coşkusuna bırakır. Köylülerin sosyal hayatı (bir arada yaşam sürdürme durumu) yas veya melankoli duygularının sürmesine izin vermez. Bu yıkıcı duygular toplumda uzun süre taşınamayacak yüklerdir.

 

[1] Saedi, G. H. (1964) Bayel Ağıtçıları. (Makbule Aras Eivazi ve Farhad Eivazi çev.) İstanbul: YKY, 2017.

[2] Dabashi, H. (2001) Close Up: Iranian Cinema, Past, Present and Future. London: Verso

[3] Örneğin; Ağbalık, S. “İran Yeni Dalga Sinemasının ilk Örneği: Gaav” Dünya Bizim, 1 Mart 2016, erişim tarihi 28 Haziran 2020.  İran Yeni Dalga sinemasının ilk örneği: Gaav

Saljoughi, S. “The Boundaries of Community: Sara Saljoughi on Dariush Mehrjui’s The Cow” Walkerart, 17 Temmuz 2017, erişim tarihi 28 haziran 2020. The Boundaries of Community: Sara Saljoughi on Dariush Mehrjui’s <i>The Cow</i>  

[4] Dariush Mehrjui discusses “The Cow”,  Dariush Mehrjui discusses “The Cow” Erişim tarihi 28 Haziran 2020. 

[5] Moore, B. E. ve Fine, B. D. (ed.) (1967). A Glossary of Psychoanalytic Terms and Concepts. New York: The Amer. 

[6] Demir, A. M. (2002). “Cathexis”. The International Dictionary of Psychoanalysis.  (Farmington Hills: Macmillan Reference USA, 259.

[7] Freud, S. (1953). “Mourning and Melancholia”, The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud Vol. XIV (1914-1916). James Strachey (ed.) London: The Hogarth Press, 243.

[8] A.g.e., 276.

[9] Kristeva, J. (1989). Black Sun: Depression and Melancholia. New York: Columbia University Press, 11. 

Umran KEMİKLİ

Sosyoloji öğrencisi sinemasever. Önceleri boş zaman eğlencesi olarak gördüğü sinemanın  sosyolojik ve politik katmanlarını lisans döneminde keşfetti. Şimdilerde ise sinemayı hayata ve insana dair soruların sorulduğu ve cevaplandığı bir alan olarak görüyor. Hangi cevapların sahici olduğunu anlamaya çalışıyor ve Günce'de yazarak kendi cevaplarını arıyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  +  82  =  84

Başa dön tuşu