FİLM

Her Şey Sınıfsal mı?

Yoksunluk için bir kriter bulunuyor mu? Her yerden giden gelen bir şeyler olduğu için yoksunluk aslında hep içinizde sanki. Herkes değerli, herkesin hayatına maddi, manevi, duygusal, düşünsel yönlerden dokunmak gerek. Julio Pot’un Who are you? kısa filmi üzerinden yoksunluğu tartışmayı düşününce hangi alanda ilerlemek gerekiyor sorusu da peşi sıra geliyor. Eğer yoksunluk için kriterden bahsedilecekse bunun toplumsal sınıflar üzerinden ele alınması ne kadar mümkün, doğru, geçerli olabilir? Toplumun üst ve orta tabakasından birer kişi ele alınarak sınıflar arası ilişki ön plana çıkarılabilir mi? Deneyip görmeye değer gibi.

Filmde yazı hayatında iyi bir ivme yakalamış yazarın esin perisini kaybetmesi ile başlayan suskunluk dönemi izleniyor önce. Arka planda da sahneye yavaştan bir kız giriyor. Taşra denebilecek kırsal bir yörenin bağrından kopup gelmiş bu kız, şehir hayatına en dipte başlıyor ilkin. Kimi zaman valiziyle parklarda sabahladığına dahi şahit oluyor izleyici. Bu sırada sığındığı dostu kitap oluyor. Kitap, filmin baş kahramanı yazara ait. İzleyici bunu, kızın kitabın sayfalarını çevirdiği sahneyi izlediğinde anlamayabilir. Bir süre sonra bir yandan kuryecilik yaparak hayatını idame ettirmeye başlayan kız, yazarın evine kargo götürdüğünde onun tükenmiş halini görüyor. Yazarla muhabbete başlıyorlar ve onun derdini dinliyor. Sonrasında yazara insanın zor zamanlarında dayanacak bir dal bulması gerektiğini söylüyor. Benim gücümü toplamamı sağlayan sizin kitabınızdı diyor adeta. Kuryeci kız hayata karşı mücadeleci, yaşama duygusunu bırakmıyor. Elimde bir şey yoksa bile boş ellerimi nasıl doldurabilirim diye hareket ediyor film boyunca. Filmin akışı izleyiciyi, acaba esin perisi kuryeci kız mı, diye düşündürüyor.

Nedenleri belirtmek yerine iki farklı dünyayı bir araya getiren filmin karakterlerin toplumsal sınıfları anlaşılmalı çünkü yazının derdi bu noktada. Kısaca toplumsal sınıf ve bunun alt üst katmanlarına yer verilebilir. Toplum içinde farklı sınıfların görülebilmesi için bazı kriterler var; bir grup insanın bir arada yaşıyor olması, bu insanların mal sahibi olması ve gelir elde etmek için çalışması, meta ve işgücü piyasalarının bir önceki unsurun izlerinin olması gerekiyor. Özetle, bir sınıfın oluşmasında kişinin mal, yaşam ve kişisel yaşantılarındaki koşulları belirleyici etken. Bu nokta ile bağdaştırmak için filme tekrar dönülebilir. Bir yazar var; entelektüel bir karakter, üst sınıf denebilir. Kuryecilik yapan ama bir yandan da amatör bir tiyatroda çalışan kız var; hayatla mücadele içinde, orta halli bir karakter. Biri evinde masa başında yazarak diğeri bisikleti üzerinde oradan oraya koli, zarf gibi şeyler taşıyarak parasını kazanıyor: Gelir dengesindeki farklılık. Harcadıkları fiziksel güç oranı karşılaştırılsa biri diğerini alt eder. Kültür, iktisat vb. arasındaki dengesizliği sorgulayan, maddi hayatın temeline odaklanan sınıfsal özgül işleyiş ortaya çıktı gibi değil mi?

Toplumsal gelir dengesizliklerinin doğurduğu, her zaman kendisini doğrudan göstermeyen ama bir şekilde üreyen ve yeniden üretilen sınıflar söz konusu. Sınıfsallık bugün de git gide derinleşiyor, toplumsal ayrışmalar gün geçtikçe daha çok belirginleşiyor. Toplumun kurtuluşunu anlatan, çatışmalarını gösteren noktalara sessiz bir çerçeveden bakmak asıl kritik nokta. Dünya dönüyor sesin çıkmıyor düşünsene. Gürültünün çıktığı yerde değil de sessizliğin olduğu yerden bakarak toplumdaki sınıfsallığın oluşturduğu kırılmaları görmek şu soruyu cevaplamak için önemli; insanlık sınıfsallığın getirdiği çatışma(lar)dan nasıl kurtulabilir? İnsan ilişkilerinde gelir dengesizliğini görünmez yapmak bir çözüm olabilir. Çünkü insan içine doğduğu statüyü değiştirebilme özelliğine sahip ve bunu kendi yetenekleri, kazanımları ile yapabilir. Kargocu kız bir sahnede “Bazen şansa yardım etmelisin” diyor yazara. Önüne fırsat çıktığı zaman bunu doğru hamlelerle değerlendirebildiğinde kazanan sen olursun diyor.

Peki yazar? Aslında geri gelmesini beklediği esin perisi ile popüler olan hayatını diri tutmak istiyor. Ama kaçanı geri getirmek için hiçbir yeteneğini kullanmıyor, bekliyor. “İlham, yükseklikteki baş dönmesinden muzdariptir. Ve hiçbir açıklama yapmadan ayrıldı. Ve sen yalnız kalıyorsun.” diye içinden geçiriyor bir sahnede yazar. Esin perisi yerine kargocu kız kapısını çaldığında işlerin rengi değişiyor. Yazar bir şeyleri başarabilmek için neyi bekliyorum diye sormaya başlıyor. Yeteneklerimi göstermek için yoksun olduğum şeyi nasıl, nerede ve ne yaparak bulabilirim soruları da akabinde geliyor. Kapıyı çaldı kargocu kız, yazara gönderilen koliyi verdi, konuşmaya başladılar, sonra kahveler içildi, sonra işini bahane ederek yazarın yanından ayrıldı. Sonra yazar kolinin içine baktı ve gördüğü şeyden sonra fark etti yoksunluğunun ne olduğu. Asıl olayın esin perisi değil de yazarın kendisi olduğunu anladı izleyici: Hayatındaki boşlukları ancak sen doldurabilirsin. Yazarın “Bir kapı kapalıysa bir pencere açılır dedikleri doğru mu?” sorgulamasının bir kutu ile ne yöne evrildiğine şahit olundu. Peki kutuda ne var? Kimine göre hayat kimine göre kuyu.

Görünürde toplumsal sınıfları farklı olan iki kahraman var. Birbirleriyle iletişime girmelerinde toplumsal statüleri kısıtlama, sınır getirmiyor. Anlaşabilmek için ortak bir dile sahip olmak ve kalbe sahip olmak yetiyor. İnsanlık gücü adına! Mesai yaptığın iş senin kazandığın statü. İnsan olmak ise senin kalbin, merhametin, haddini bilmen. İnsan olmak kim olursa olsun maddi ya da manevi boşlukta yalpalayıp hızla yere düşmekte olan birine el uzatabilmek ve daha birçok şey. Farklı sınıflarda hayatlarını sürdüren kahramanları da bir araya getiren sevgi. Kargocu kızın yazarı öncelikle yazar olarak sevmesi, onunla muhabbet ettikten sonra onu insan olarak sevmesi. Yazarın da kızın ona sadece yazar olarak değil insan olarak da değer verdiğini hissetmesi. Yazar, “değişiklikleri gerçekten ne kadar etkiliyoruz?” diye soruyor bir sahnede. Galiba çok etkiliyoruz diye cevap verilebilir sorusuna. Kıyısından geçip gittiğin, belki selam bile vermediğin birinin önüne ayağının rüzgârıyla yere düşmüş bir çiçek taşıdığını düşün. Selam vermediğin o biri o çiçeği yerden alıyor ve bir güzeli kurtardığını düşünerek çantasındaki kitabın arasına koyuyor. Bir insandaki merhamet duygusunu harekete geçirmek azımsanacak bir şey değildir herhalde. İnsanlıktan yoksun değilsin, ne güzel.

İki insan değil de ünlü bir yazar ve kargocu kızın toplumsal sınıfları konuşuyor olsaydı muhtemelen optimist bir bakış açısıyla seyreden film çok başka sahneler sunacaktı. Yoksunluk buradan doğabilir işte. Filmin her şeyin sınıfsal olmadığını söylüyor gibi düşündürmesinin nedeni bu. Toplumsal sınıfların sadece kişilerin maddi hayatlarındaki statüyü belirlediğini, insan için çok daha önemli olan geleneksel, kültürel, insani değerler skalasında pek etkisi olmadığını düşünmek gerekiyor galiba. Çünkü toplumsal gerçekliğe bakıldığında evet gelir önemli, insanı bir yere taşıyor ama insanı hakikate ya da gerçekliğe ne, nasıl taşıyor? Sanki bu hususlar daha önemli. 

Betül SEZGİN

Denizli doğumlu. Öyküleri Post Öykü, Muhayyel, Türk Edebiyatı ve Mahalle Mektebi dergilerinde yayınlandı. Kitap ve film değerlendirmeleri, muhtelif yazıları ve yaptığı röportajlar çeşitli yayınlarda ve sitelerde yer aldı. Eğitimine İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü Doktora Programı’nda devam ediyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

44  +    =  45

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu