FİLM

Herkesleşme Yangını Ortasındaki Uyumsuz Yerliler

Oliver Laxe’nin üçüncü uzun metraj filmi O Que Arde (2019), sinema meraklılarının aklında geçtiğimiz yılın en önemli yapımlarından biri olarak kaldı. Ülkemizde gösterime girmese de birçok ülkede sinemalarda gösterilen film; Cannes, Goya ve Selanik başta olmak üzere festivallerde boy gösterip ödüller aldı. Hikâyesi, oyuncu kadrosu, mekânı ve bütçesi minimal düzeyde tutulan filmin yankıları muteber sinema mecralarında halen sürüyor. Cesur dili, özgün hikayeleri, minimal sinematografisi ile adından söz ettiren genç yönetmenin 2016’da yaptığı Mimosas isimli ayrıksı filmi birçok seyirciyi heyacanlandırmıştı. Bu filmin etkisinde kalarak yönetmeni takip edenler için O Que Arde, sinema meraklılarının beklentilerini fazlasıyla karşıladı.

Parasite (2019) filmiyle 92. Akademi Ödülleri’nde en önemli 4 Oscar’ı ve 72. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazanarak tüm dikkatleri üzerine çeken Bong Joon-Ho; akabinde konuk editör olduğu Sight & Sound dergisinde gelecekte çok önemli çalışmalara imza atacağına inandığı yirmi auteur yönetmen listesinde Oliver Laxe’ye de yer verdi. Bu haber, genç yönetmenin filmlerini baştan beri takip edenler için mâlumun ilanı olsa da, onun çok daha fazla sinema meraklısı tarafından tanınmasını sağladı.

İspanya’nın Atlas Okyanusu kıyısındaki Galiçya bölgesinin yerel dilinde çekilen O Que Arde filminin ismi Türkçe’ye “Ne Yakar” şeklinde tercüme edilebilirken; İngilizce gösterime girdiği yerlerdeFire Will Comeolarak tercih edilmiş. Türkçe’ye “Yangın Gelecek” şeklinde tercüme edebileceğimiz bu ismin, filme daha yakıştığı izleyenlerin malumudur.

Filmin hikâyesi; ıssız Galiçya bölgesinde yeşilliklerin içinde bir dağ köyünde annesi ile yaşayan, bekâr, hatta bir arkadaşı bile olmayan, 50 yaşlarında, Amador isimli bir adamın etrafındadır. Ormanı yaktığı suçlaması ile hapse atılan Amador, cezasının bitmesi ile evine döner. Annesi hariç onu tanıyan hemen herkesin hınç duyduğu Amador’un da kimseyle iletişim kurma isteği duyduğu söylenemez. Zaten film ilerledikçe Amador’un “herkesleşmeye” karşı duyduğu nefretin boyutunun tüm yöreyi yakacak kadar büyük olduğu izleyenleri hayrete düşürecektir. Ülkemizdeki Karadeniz yaylalarını andıran bu yeşil cennetin yerlileri; internetsiz, alışveriş merkezlerinden ve bugünün kentlisinin vazgeçilmez alışkanlıklarından bihaber yaşamaktadırlar.  Küçük bir bostan, birkaç inek ile kendi halinde yaşamlarını sürdüren Amador ve annesinin de içinde bulunduğu yöreyi, nihayet turizm belası bulur. Yaşam alanlarının turizme açılması, yöredeki insanların ilişkilerini değiştirir. Çevresindeki hemen herkes, sakin tabiatlı görünen Amador’un bu olanlar karşısındaki sessizliğinin hayra alamet olmadığının farkındadır. Bu uyumsuz yerlinin içinde yanan ateşin büyüklüğünü ancak seyirci fark edebilir. 

“Bacasız sanayi” diye isimlendirilerek güzellemeler düzülen, modern dünyanın vazgeçilmezi “turizm” adına neler kurban edilmedi ki? Ülkemizdeki her yeri turizme açma modası 1970’lerde kalkınma projeleriyle başladı. Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak için çıkılan yolda sahiller, ormanlar, kültür varlıkları, yaşam alanları ve yerlilerin hayat bilgileri turizme kurban edildi. İşgal edilerek beton otellerle donatılan sahillerin, turizme yer açmak için yakılan ormanların, tahrip edilen doğal hayatın güzelliği artık eski fotoğraflarda kaldı. Yerliler ve hayat bilgileri zaten kayda alınmadı ki neyin kaybedildiğini soruşturalım. Bugün, Akdeniz sahillerinde villa ve otel yapılmak için yakılan ormanların haberleri halen gelmekte iken kolluk kuvvetleri bile bu işgallere tamamen engel olamamakta, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı her yıl sahile kaçak yapılan otel inşaatlarının yıkımı için ihaleye çıkarak milyonlar harcamaktadır. 

Çevre konusunda halen sosyal medyada tepkiler verilse de bu tahribatın hızı kesilmemiştir. Çünkü asıl sorun doğanın eşsiz güzellikteki her bir köşesini turizme kazandırmaktır. Herkes çevreye duyarlıdır ama nerede gizli kalmış bir tabii varlık bulunursa hemen oraya akın edilerek Instagram’da yayın yapılır. Böylelikle yılın trend mekanlarından geri kalınmaz. Tüketim için konum aranır ve yeni rota oluşturulur. Yasal izinleri alarak istediğiniz hayvanı mevsiminde öldürebilirsiniz. Her yıl vurulacak hayvan adedi belirtilerek Tarım ve Orman Bakanlığı’nca ihaleler düzenlendiği için birçok yabancı, parayı bastırıp bizimki gibi av sahası ülkelere akın etmekte, döviz getirmektedir. Yöredeki insanlar, yerliler turistlerce habire fotoğraflarının çekilmesinden tutun da satılık etmedikleri halde eşyalarına para teklif edilmesine kadar günlük yaşamlarında ilginç birer figür muamelesine maruz kalmaktadırlar. Yaşam alanı turizme açılan yerliler, ülkemizin birçok yöresinde İstanbul, Ankara plakalı araç sahiplerine, turist kafilelerine hınç duymaktadırlar.

ABD’li avcı, Adıyaman’da boynuz uzunluğu 130 santimetre olan dağ keçisi avladı. Kaynak: https://tr.sputniknews.com/turkiye/202002251041478004-abdli-avci-adiyamanda-boynuz-uzunlugu-130-santimetre-olan-dag-kecisi-avladi/

O Que Arde filminin mekânı için tipik turistik yerlerden biri değil de Avrupa kıtasının en ücra bölgesinde bir dağ başının seçilmesi, filmin meselesinin anlaşılırlığını daha da pekiştirir. Deniz turizmi, av turizmi, inanç turizmi, sex turizmi, kar turizmi gibi yüzlerce çeşidi olan bu tüketim çılgınlığı; artık dağın başındaki ücra köyleri bile kapsama alanına katmaktadır. Filmin İngilizce isminde denildiği gibi yangın gelmektedir. Neredeyse münzevi bir yaşam süren insanlar, yöreyi turizme açmak isteyen girişimci komşuları sayesinde artık bilinen dünyanın bir parçası olacaktırlar. Tüketim ağına dâhil edilerek ekonomiye kazandırılacaktırlar. Başlarına gelecek şeyin farkında olmayan bu insanların aksine Amador, tüm dünyayı etkisine alan ve artık kendi köylerine kadar ulaşan herkesleşme, her yerleşme yangınını; uzman itfaiyecilerin orman yangınlarını söndürmek için çıkardığı karşı yangın taktiği ile durduracaktır. Her şeyin eskisi gibi kalmasının bedeli ağırdır. Hem kendisini hem de ağaçları kurban edecektir.  Okuryazarlığı bile meçhul Amador’un, Tarkovski’nin Kurban (1986) filminde kendi evini yakan Profesör Alexander ile aynı çözümü uygulaması; bir tesadüf mü, Kurban‘a yapılan bir atıf mı yoksa abartılı bir yorum mu?  Amador, “her yerleşmenin ve herkesleşmenin” farkında ve karşısında saf bir bilge mi, doğal bir yangın için aranan günah keçisi mi yoksa içinde bastırdığı hınca bir anlığına yenik düşen bir ezik mi? Filmde bu sorulara net cevaplar verilmez. Yerli Amador, yöreyi, yaşam alanını ve kültürünü çağdaşlığın dönüştürücü yumuşak gücüne, turizme karşı başka nasıl koruyabilirdi? Amador’un yerinde olsanız siz ne yapardınız? Cevaplar yerine seyirciye sorular verilir. O Que Arde filminde, isminden mülhem “Ne Yakar?” meselesinin tartışılabileceği zemin sağlanarak insanlığın hızla tüketim toplumuna dönüştüğü,  kaçınılmaz sonun yaklaştığı hatırlatılır: Yangın gelecek.

https://www.youtube.com/watch?v=95-s7paAwgw

 

Mevlüt ÜÇPUNAR

Yeşilçam Sineması'nın TV'de gösterildiği yıllarda geçen çocukluğunda ailesiyle birlikte Fatma Girik, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Ayşen Gruda, Adile Naşit, Münir Özkul, Şener Şen, Fikret Hakan, Ediz Hun, Kadir İnanır, Sadri Alışık, Erol Taş, Cüneyt Arkın, Kemal Sunal filmleri seyretti. Doktor, mühendis olmak isteyen çalışkan öğrencinin sinema salonunda film izlemesi ancak tüm okulun birlikte gitmesiyle gerçekleşebildi. Filmi beğenmedi ama salonun başka bir dünya olduğunu fark etti. VCD cihazı ve filmler kiralayıp lisedeki TV salonunda birkaç kişilik gösterimler düzenledi. Bu gösterimlere mühendislik okumaya gittiği İstanbul'da da devam etti. Bir zaman sonra Hollywood filmlerinden sıkılıp Dünya Sineması'na merak sardı. Fransa, İtalya, Almanya, Polonya, Romanya, Macaristan, Yunanistan, Rusya, İran, Kazakistan, Çin, Kore, Japonya sinemalarından meşhur ve muteber tüm filmleri en başından bugüne değin izledi. Yeşilçam'ın küçümsendiği mevcut sinema ortamında onu uyandıran bir dostu sayesinde Ömer Lütfi Akad, Metin Erksan, Yücel Çakmaklı filmlerinin tamamını izleyip bunca zaman niye mesafe koyduğuna hayıflandı. Ülkemizde doksanlarda başlayıp devam eden yeni sinema akımına epey bir eleştirel gözle baksa da çok yakından takip ediyor; festival, online platform, DVD, vizyon filmlerinden ne bulsa izliyor. Türk Sineması diye bir form var mıdır? Nasıldır? Hangisidir? Nasıl olmalıdır? Nasıl olabilir? soruları kafasını epey kurcalıyor. Kendi başına seyrettiği sinema yolculuğunda birçok sinema meraklısı ile yolu kesişti. Bir taraftan da mühendislik yapıyor. Sinema gündemimizi başkaları değil de kendimiz belirleyelim diye kurduğumuz Sinema Güncesi'nde sadece sevdiği, beğendiği filmler hakkında yazacak. Yazılarına açıktan ya da özelden yorum gönderilmesini arzu ediyor. Mesele ettiği şeyleri kavrama hususunda okurdan katkı bekliyor. İlgilisini bulursa filmler hakkında uzun sohbetler yapacak.

İlgili Makaleler

2 Yorum

  1. Görünür olmaya duyulan açlığın farklılıkların ayırt edici güzelliklerini yok ederek her şeyin hızla aynılaştığı doğal olarak sıradanlaştığı bir dönemde yaşıyoruz.. canlı/cansız her şey pazarlanabilir bir metaya dönüşmüşken en can sıkıcı nokta bunun bizlere modernizm ve özgürlük olarak sunulması..

  2. az önce filmi izleyip ardından yazınızı okudum. açıklayıcı ve tamamlayıcı bir yazı olmuş. yönetmenin “mimozalar” filmine dair de sizden bir yazı okumak isterim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

19  +    =  24

Başa dön tuşu