SİNEMAYA DAİR

İki Dünya Arasında

Müslümanlar için dünya tek değildir. İki dünyanın var olduğuna inanırlar; dünya ve ahiret. Vahiy bu bilinci kişioğlunda inşa ederken yakın olan dünya hayatının oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu, ahiret yurdunun ise gerçek hayat olduğunun altını çizer.

Yazının bir ilahiyat dergisinde yayınlanmayacağını biliyoruz o yüzden dümeni bu girişten sonra film sanatına kırmak durumundayız.

Eğer film sanatı bize bir konum atacak olsa yerinin iki dünya arasında bir yerlerde olacağını tahmin ediyoruz. Bize bu dünyada adeta bir rüya gördürmeye çalışan film sanatının bir taraftan gerçekliği diğer taraftan da hayâli bünyesinde barındırdığını söylemeliyiz. Bu yazıda film sanatının sahip olduğu nimetler sayesinde iki dünya arasında kurmaya çalıştığı bağlantıyı ele almaya çalışacağız.

Film, kendine özgü bir gerçeklik evreni oluşturmakla ve bir kez bu işi başardıktan sonra aynı çerçeve içinde duyguların gerçeğe benzer olmasını sağlamakla muhatabını belirli bir zemine davet eder.* Hâlihazırda kendi hayatında yaşadığı veya şahit olduğu bir olayı neredeyse seyirci mesabesinde kalarak gündemine alamayan kişioğlu, davet edildiği filmin zemini sayesinde ciddi bir değerlendirmeye doğru yelken açabilir. Hem de elle tutulur gözle görülür bir halde yapamadığını beyaz perdede izledikleri sayesinde gerçekleştirir. 

Biz inanıyoruz ki iki tür insan vardır hayatta; bağlı olduğu veya referans aldığı şeyi değerlendirenler ve değerlendirmeyenler. İkisi de bilinçli bir eylem üzeredir. Bu eylemi düşündüğümüzde hakiki bir değerlendirme için olaylara dışarıdan bakabilmek önemli bir ilkedir. Şöyle açıklamaya çalışalım; kimse tıp hakkında yorum yapma yetkisine bir doktordan daha fazla sahip değildir derler ama diğer taraftan da tıp ilmine en çok zarar verenler de doktorlardır. Bu bizim icadımız değil, gerçek bu… İşte film sanatı hakikatle ilişkisinde ne doktor gibi tıp ilmi ile körlüğe neden olan çok sağlam bir bağ kuruyor ne de hastanede çalışan temizlik personeli gibi başka cins bir körlük sayesinde meseleye olmasa da olur mahiyetinde gevşek bir bağlantı teklifi yapıyor. İkisinin arasında bir yerde durarak makul ve dikkate alınır bir davette bulunuyor.

Literatüre göz atarsak sinemanın gerçek ile kurduğu bağlantıya dair üç yaklaşım ile karşılaşırız; “gerçeğin ortaya çıkarılması”, “gerçeğin taklit edilmesi” ve “gerçeğin sorgulanması”. Az biraz açalım. Gerçekçi sinema başlığı altında yapılan filmler gördükleri dünyayı olduğu gibi aktarmayı tercih eden içine belgesel kaçmış eserlerdir. Yanılsama sinemasındaysa anlatısal işlevin iktidarı nedeniyle gerçekliğin anlamını yitirdiğini söyleyebiliriz. Anlamlı olan gerçeğe benzerliktir fakat bir yanılsamayı güçlendirmesi açısından aracın gücü diğer ikisinden de önemlidir. Son olarak modernist sinema, gerçeğin sorgulanması yaklaşımını ele alırken sahne arkasındakileri keşfetmeye çalışır. Bu yaklaşımdaki temel mesele yüzeysel gerçekliği nakletmek ya da taklit etmek yerine görünen gerçeğin arkasına bakmaktır. 

Literatürü boş verin gelin size ters taraftan bir örnek verelim. Film sanatının iki dünya arasında yer aldığı konusunda tokalaştıysak tabi. 

Film sanatının gerçek ile kurmaya çalıştığı organik bağ illa hakikat üzerine kurulacak diye bir kabul söz konusu değil. Bizlere rüya gördüren filmin pozitif tarafını hakikat olarak kodlarsak tam tersinde kalan sahada ise yalan kendine yer bulur. Evet, bir filmin gördürdüğü rüyanın yalan olması da mümkün çünkü yalan da bir bakıma kendi gerçekliğini var eder. Peki yalan olduğu düşünülen bir rüyanın filmi, gerçek ile nasıl bir ilişki kurar? 

Modern dünyaya ait bireyin, deyim yerindeyse kendisini ezip, hırpalayan ve yalnızlaştırdığını düşündüğü hayattan kaçmak amacıyla kötü ellerde bir yalan söyleme biçimi ya da yöntemi olan film sanatını seçmesi de rüyanın karanlık tarafta çalışması dolayısıyla kişioğlunun başka bir gerçekliğin kucağında kendisini bulması demektir.

Mamafih final kısmına geldik!

Kişioğlunun yeryüzünün halifesi olarak yaratıldıktan sonra yapabileceği en önemli iş, eşrefi mahlûkat olmayı başarmasıdır. Yaptı diyelim, peki sonra? Tabii ki hakiki rüyalar görebilmeyi istemelidir. 

Nasıl mı? 

Dua ile…

* Sinemada Gerçeklik ve Düşsellik / Hakikat ve Yalan / Prof. Dr. Oğuz Adanır

Aziz GÖKTEPE

1985 yılında İzmir’de doğdu. Lisans öğrenimini Toplum Sağlığı alanında, yüksek lisansını ise Sağlık Yönetimi üzerine yaptı. 10 yıldır erişkin ve çocuk kalbi ile ilgili ileri bir görüntüleme yöntemi olan anjiyo işleminin yapıldığı bölümün sorumlusu olarak çalışmaktadır. Gözün önünde ve arkasındakiler hakkında düşünmeye, okumaya ve yazmaya çalışıyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

5  +  5  =  

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu