FİLM

Mülkiyet Hakkının Beyaz Perdede Dönüşümü

Bir film düşünün ki çevrildikten sonra ülkesindeki sansür yasağına takıldığı için gösterime giremeyecek fakat sonrasında bir kanun değişimine -belki de- sebep olacak ve ülkesine ilk uluslararası ödülü getirmeyi başaracak. Peki biz sinemaseverler bu film hakkında yeterince konuşabildik mi?

Susuz Yaz (1963)

Filmi anlatmaya Ulvi Doğan ile başlayalım istiyorum. Ulvi Doğan, Türk Sineması’nın belge sinemacılığından sıyrılıp kendi sinemasını üretmeye başlamasını takip eden yıllarda oyunculuğa ilgi duymaya başlar. Oyunculuk başvurusu için gittiği her kapı yüzüne kapanır, böylelikle bir film şirketi kurmaya karar verir ve kendi yapım şirketini kurar. Buraya kadar belki her şey normal, ilgi çekici olan Türkiye’de çevirdiği ilk ve tek film olacak olan Susuz Yaz’ın Metin Erksan ile arasında yıllarca süregelecek olan bir davanın çoğu zaman kamuoyunun önünde cereyan edecek olan bir mülkiyet meselesine dönüşmesidir.

Metin Erksan, 1960’lı yıllarda mülkiyet konusunu mesele edinmiş ve konuyla ilgili ilk olarak toprağın mülkiyeti üzerine kurulu Yılanların Öcü (1962) filmini çekmiştir.  Metin Erksan, “bir sinemacı önce bir düşünür sonra bir yazar sonra sinemacı olabilir” düşüncesine paralel olarak mülkiyet hakkını topraktan sonra su temasıyla işleyerek düşünür yönünü bizlere yansıtır. Çünkü o, suyu şöyle tarif ediyordu: “Suyu toprağa döksen suya sahip olabilir fakat insan bir avuç suyu eline aldığı zaman sıkı sıkıya da tutsa parmak aralarından dökülüp gittiğini görecektir.” [1] Bir üçleme olarak tamamlayacağı mülkiyet meselesinin ikinci filmini su temasıyla işlemek üzere hazırlıklara başlar. Böylelikle ilk olarak filmin hikayesi için arayışlarına başlar ve Necati Cumalı’nın Susuz Yaz romanını film yapmak üzere senaryosunu yazmaya başlar. Fakat mülkiyet hakkı filmin yalnızca iç dünyasına değil filmin dış dünyasına dokunanlarda da sıklıkla ortaya çıkar. Ulvi Doğan gibi sancılı olmasa da Necati Cumalı ile arasına bir perde koyar. Necati Cumalı’nın filmi izledikten sonra eleştirdiği bir konuya açıklık getirir yıllar sonra: “Necati Cumalı her zaman beni kendi yazınsalına bağlı kalmadığım konusunda suçladı. Ben ona hiçbir zaman cevap vermedim ve kimse de bu konuya ilgi duyup bir şeyler yazmadı. O haklıydı çünkü iki tane Susuz Yaz vardı, biri onun kitabı diğeri benim senaryom.” [2]

Peki Necati Cumalı’nın Bu İtirazına “Yazınsalın Beyaz Perdeye Dönüştürülmesi” Üzerinden Çıkan Bir Mülkiyet Meselesi Diyebilir miydik?

Erksan karakterler üzerinde yapılan isim değişikliği üzerine ve filmin nihayete ereceği sahnelerde değiştirilen bölümlere bir nevi açıklık getiriyor, filmin gölgede kalmış bir kısmını yine kendisi aydınlatıyordu. Merak edilen bir diğer konu ise filmdeki karakterlerin isimlerinin değiştirilmesiydi, bu konuya şöyle cevap veriyor: “Hasan Peygamber Efendimiz (sav)’in torunuydu onun ismini kötü bir karaktere vermek istemedim. Bu yüzden kötü karakter Osman oldu”[3], peki Hz. Osman da İslam dininde halifelik yapmış bir isim değil miydi? Her ne kadar bu cevap tam olarak tatmin etmiyor olsa da bu, filmlerini politik bir dille çekmediğini dile getiren bir durumdu.

Bir yaratılış destanı olarak Habil Kabil mi?

Yaşadığı toplumun kaderi olan geleneksel hiyerarşik bir düzen mi?

Yoksa bütün toplumları ilgilendiren gerçek bir iktidar mücadelesi mi?                       

Osman;  “Gendi suyumuza gayri gendimiz sahip olcez.”

Hasan;  “Vazgeç artık bu işten komşuler razı gelmez sonra çok gavga dövüş olur.”

Osman;  “Yapmak istediğim şeyde seninde menfaatliğin var.”

Film daha başlarken bize evrensel bir dünyanın kapılarını aralıyor tıpkı Habil ve Kabil gibi, akabinde geleneksel ve daha milli bir yapıta dönüşüyor. Bunun en güzel örneği sanırım Hasan’ın kendi doğrusunu yaşadığı toplumun hiyerarşik yapısından aşağıda tutarak abisinin kararını kabullenişi oluyor. Hakiki bir meseleyi evrensel izler taşıyarak yaşadığı toplumun gerçeklerini yadsımadan harmanlayarak sinemalaştırmak gerçek bir düşünürün işi olsa gerek.

Nasıl Oluyor da Sansür Yasağına Takılan Bu Film Türkiye’ye İlk Uluslararası Başarıyı Getiren Film Oluyor?

Öncesinde Bahar karakterine de bir göz atalım öyle ya bir yerde sansür var ise mutlaka bir kadın ve cinsel öğe içeriyordur.

Erksan filmin kadın karakteri için oyuncu arayışına başlar, film öncelikle Türkan Şoray’a gider fakat o şalvar giyip köylü bir karakteri canlandırmak istemez ve Erksan’ın yolu o dönem 16 yaşında Ankara’da tiyatro eğitimi alan Hülya Koçyiğit’le kesişir. Aile dostunun kızı olan Hülya Ankara’dan Erksan ile görüşmek için gelir. Erksan onu küçük bulsa da Hülya Koçyiğit’in ısrarı üzerinde bir deneme çekimi alır ve böylelikle ilk filmini almış olur Koçyiğit.

Aslında Bahar ismi yazınsal eserle örtüşen bir isim olarak çıkıyor karşımıza çünkü eserde kadın, filmin dönüşümüne büyük bir katkı sağlıyor ve kötülüğün bitmesinin bir başlangıcı oluyor. Erksan bu dönüşümü bence filmin amacına bağlı kalarak “sahip olmak istediğin şey seni bitirecek olan şeydir” mantığıyla işliyor ve burada yazınsal eser değişime uğruyor. Kadın zaten film boyunca nesnel bir varlık olarak işlenmiş ve erkeğin kadın üzerindeki mülkiyet hakkı dolaylı aktarılmış. Erksan’ın kadın teması muhafazakâr anlayış eksenindedir denilemeyecekse de buna karşılık Batı’ya yönünü dönmeyen gerçekçi bir yapıda karşımıza çıkıyor denilebilir. Filmde kadının (Hasan’ın sevdiği kadını alması) ve kadınsızlığın (Osman’ın birkaç ay önce eşini kaybetmiş olması) iç içe geçerek insanın kendine olan yabancılaşması (Osman’ın gizliden Bahar’la Hasan’ın yatak odalarını dikizlemesi), geleneksel hiyerarşinin varlığı (Osman’ın Hasan öldü fikrine Bahar’ı inandırarak ona sahip olması) filmi yalnızca sinemasal bir alanda kalmaktan çıkarıp filme sosyolojik bir boyut kazandırıyor.

Sansür, Ödül, Kanun

Erksan, Ulvi Doğan’la ortaklaşa yaptığı filmini bitirdiğinde Türkiye, pornogrofik ögeler içerdiği gerekçesiyle filme yasak koyar ve film vizyona giremez. Bu engel büyük bir fırsatın habercisidir.  Film 1964 senesinde Berlin Film Festivali’ne aday olur ve Altın Ayı Ödülü’nün sahibi olur. Akabinde Türkiye’deki sansür yasağı kaldırılır ve ülkede yeni bir kanun çıkarılarak suyun kullanım hakkı bireyden alınıp devlete geçer. Su toplumları her daim ilgilendiren ciddi bir mesele olmuştur hatta eskiler hep, gün gelecek ülkeler su için savaşacak derken Metin Erksan suyun toplumun kaderi olabileceği gerçekliğini önemsemiş, bu vesileyle 1963 de çekilen bir filmin günümüzde dahi berrak bir şekilde okunuyor olmasına imkân tanımış.

Ülkemizde hâlâ festivaller ve ödüller tartışıladursun; Susuz Yaz ödül aldıktan sonra ülkemizde uygulanan sansürün kaldırılması ve 1969’da yeni bir su kanununun çıkartılması yer yer Batı’ya karşı kendini ezik hisseden bir kitlenin yansıması mıdır yoksa bu filmin kaderi midir bilinmese de bu değişim, tartışma konusu olarak filmin bize bıraktığı bir miras olarak kalacaktır.

REFERANSLAR

[1], [2], [3] Yazının hazırlandığı dönemde yararlanılan kaynaklara ulaşılamamıştır.

İlgili Kaynaklar:

Martin Scorsese Susuz Yaz Üzerine, https://www.youtube.com/watch?v=_wiSC2xIis4&app=desktop, Erişim tarihi 1 Eylül 2020.

Behçet Necatigil (1962), Susuz Yaz, Ataç Kitabevi: İstanbul.  

Tuğba KOCA

0-5 yaş: En net hatırladığı iki şey var. Tır şoförü olan babası yurtdışından pahalı kıyafetler getirdiğinde bunları giyip tüm mahalleliye hava atar annesi iki dakika gözden kaybolduğunda çığlıklarıyla yine o mahalleliyi başına toplardı. 5-11: Nedenini bilmiyor olsa da kendisini 5 yaşındayken ilkokul 1. sınıfta okumayı ilk öğrenen kurdelesi takılırken buldu. 11 yaşında Victor Hugo’nun Sefiller’i gibi kitapları 2 gecede bitirip babasına yazar olup bir kitap çıkarmak istediğinde ihtiyaçları olan parayı hesaplatırdı. Ortaokulda tiyatro oyunları yazar, oyuncu seçer ve hazır olduklarında bir pastaneyle anlaşıp pasta kurabiye alır bütün okula oyununu izlettirirdi. 12-16: Hiçbir amacı olmadan girdiği Sağlık Lisesi sınavlarını kazandı diye Sağlık Lisesi okudu. Mezun olacağı sene arkeoloji okumaya karar verdi ve dershanenin yolunu tuttu. Dershane hocasına arkeoloji kazanmak için kaç net yapması gerektiğini hesaplattığında ilk 1000 e girmesi gerektiğini öğrenince dershaneye gitmekten vazgeçip eğitim sisteminin izin verdiği ölçüde bir bölüme yerleşti. Bu yüzden hala trigonemetri gibi konular hakkında hiçbir fikri yok. Üniversite bitince iş hayatına atılıp optik mağaza açtı ve para kazanmanın bir insanı mutlu etmeye yetmediğini anladı. Ve o zamana kadar ilgilendiği gitar, resim, tiyatro, seyahatler her ne varsa hepsi sinemanın birer parçası oldular. Ve kendi puzzle’ını tamamlamaya karar verdi. Yapımcılık , senaristlik, kısa film eğitimleri TRT1 stajları derken kendisini harika bir toplulukta buldu. Hayal Perdesi…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

5  +  5  =  

Başa dön tuşu