FİLM

Ödülü Gerçekten Kim Aldı?

Parazit (2019) Filmini Kendi Evrenine Yerleştirme Denemesi

 

Bir filmin toplumsal sınıfların varlığına dikkat çekmesi, onu çokça iddia edildiği gibi “sınıf mücadelesini konu alan bir film” yapar mı? Parazit bize gerçekten sınıf farklarının bir resmini çiziyor olabilir, ancak filmdeki -özellikle de alt- sınıfların kendi değerleri olduğunu ve bunlar için mücadele ettiğini söyleyebilir miyiz?

Kaynak: Getty Images (Handout)

Senenin en çok ses getiren filmlerinden birisi şüphesiz Parazit (2019) oldu. 2020 Akdemi Ödülleri’nde 4 dalda ödül almasından önce pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de popüler sinema salonlarında gösterime girmiş, gençler arasında konuşulur olmuştu. Ama Amerikan Sineması dışında bir filmin ilk defa bu yıl en iyi film dalında Oscar’a layık görülmesi, o zamana kadar dikkat etmemiş kimselerin de dikkatini filmin üzerine çekti. Ardından üzerine yazılıp çizilenlerin, haberlerin, röportajların arkası kesilmedi. Yönetmen Bong Joon Ho’nun ödül töreninde teker teker, bir-iki kelimeyle de olsa hiçbirini atlamadan selamladığı rakiplerinden aldığı mektuplardan tutun; tercümanlığını yapan genç yönetmen adayının bir sonraki filminin neyle ilgili olup kimlerin oynayacağına kadar pek çok haber şu anda hâlâ sinema dünyasının gündeminde. Evet, belki de Akademi, iddia edildiği gibi artık eski ilgiyi görmediği için bu yıl bir uyanıklık yapıp gündeme tekrar gelmek, kendisini hatırlatmak için böyle sansasyonel bir girişimde bulunmuş olabilir. Peki ya zannedilenin aksine, aslında bu zamana kadar takip ettiği çizgiden hiçbir taviz vermemiş olma ihtimali de var mı? Bunu anlamak için filmin içine oturduğu karmaşık bağlama ve politik ilişkiler ağına bakmak yeterli olmayabilir. Yine de kısaca göz atmakta fayda var.

Öncelikle arka plan ile ne kastettiğimi belirtmek için kabaca değinilmesi gereken birkaç hususu önemli buluyorum. Güney Kore bugün sadece sinema alanında değil, pek çok popüler kültür alanında, özellikle de müzik endüstrisindeki atılımıyla dünyanın gündemini son yıllarda fazlasıyla meşgul ediyor. Gençler arasında kulaktan kulağa iletişim görevini gören sosyal medyadaki paylaşımlar ve “fan” grupları aracılığıyla bu popülerliğin yaygınlaştığını sananlar olsa da Güney Kore’nin devlet eliyle bilinçli bir şekilde kültür endüstrisi üzerinde ciddi kafa yorduğunu gözden kaçırmamak gerek. Örneğin 1999’dan beri “Kültür Endüstrilerini Destekleme Temel Yasası” gibi atılımlarla popüler medya üzerinde sansürleri kaldırarak, özellikle de yabancı ülkelere Kore kültürünün pazarlanması için planlı ve programlı atılımlar gerçekleştirildiğini Mutlu Binark’tan öğreniyoruz. [1] Bu hedefe uygun içeriklerin üretilmesi, desteklenmesi ve dünyaya pazarlanması bugün Korean Creative Content Agency (KOCCA) gibi devletin Kültür, Spor ve Turizm Bakanlığına bağlı resmî kurumu tarafından, alanda uzmanlaşmış akademisyenlerce planlanıyor ve yürütülüyor. Yani bugün hızla yayılan Kore kültürünün aslında gençlerin kendi aralarında dilden dile yaygınlaştırdığını sanıyorsak bir kez daha dikkat etmeliyiz çünkü k-pop müzik grupları bile Güney Kore’de devlet eliyle üretilmiş ve dünyada belli pazarları hedef alarak tasarlanmış içeriklerden ibaret. [2]

Peki bu bağlamda Parazit gibi bir filmin yönetmenini nereye oturtacağız? Kimileri Bong Joon Ho’nun bir zamanlar devlet tarafından “fazla liberal” bulunduğu için dönemin sol yönetimi tarafından kara listeye alındığını, bu yüzden de bazı yapımları için gerekli finansal desteği bile bulamadığını aktarıyor. [3] Diğer yandan bir grup da onun bir zamanlar fazla “anti-Amerikan” ve sol görüşlü bulunmakla suçlandığını, gerçekte de çocukluğundan beri sınıf meselesine kafa yorup eşitsizliklere karşı mücadele veren biri olduğunu iddia etmekte. [4] İddialardaki bu çeşitliliğin sebebi, Güney Kore’de sık el değiştiren yönetimin politik tutumuyla açıklanabilir. Sadece filme bakarak emin olacağımız bir şey varsa o da yönetmenin gündeminde gerçekten sınıf meselesi olduğu. Hatta belki de yeterince anlaşılmaz kaygısıyla, yapılabilecek en açık şekliyle bize katmanlı bir sosyal yapıyı (çok da yeni sayılmayacak bir metaforla) evler üzerinden şemalaştırıyor: Üst sınıfı zengin evinin tepesine, hizmetçilerini bodrumdan çok da hallice olmayan bir eve, madun diyebileceğimiz kadar alttakileri de çoğumuzun aklına bile gelmeyecek kadar aşağılara, ışığın bile uğramadığı kadar dibe yerleştiriyor. Öyleyse filmin arka planını (daha sonra tekrar dönmek üzere) bir kenara bırakıp, filmi incelediğimizde neler görebileceğimize bir bakalım.

Tartışmak istediğim konu şu: Bir filmin toplumsal sınıfların varlığına dikkat çekmesi, onu çokça iddia edildiği gibi “sınıf mücadelesini konu alan bir film” yapar mı? Parazit bize gerçekten sınıf farklarının bir resmini çiziyor olabilir, ancak filmdeki -özellikle de alt- sınıfların kendi değerleri olduğunu ve bunlar için mücadele ettiğini söyleyebilir miyiz? Yoksa onları da üst sınıf olma iştahıyla yanıp tutuşan, olduklarında ise onlardan bir farkı kalmayacak, tam da bu özellikleri sayesinde sistemin devamlılığına hizmet eden birileri olarak görmek daha mı doğru olur?

Öyle görünüyor ki ikinci seçenek daha baskın. Parazit’in bodrumlarındaki alt sınıf, bir bilinç oluşturmak şöyle dursun, birbirlerini bile bir kaşık suda boğmak için ellerinden geleni ardına koymayacak cinsten. İnsanların gelirlerini biraz daha artırmak için birbirinin üstüne basarak yükseldiği bu dünyada; kimsenin yüzünün akıyla, alnının teriyle mücadele verdiğini söyleyemiyoruz. Üstüne üstlük, her biri diğerinden beter görünüyor. En yakın arkadaşının “emanetine” ihanet eden batıl inançlı İngilizce öğretmeni genç mi dersiniz, evrakta sahtecilikten iftiraya her türlü kirli işte kafası zehir gibi çalışan kız kardeşi mi? Üstelik aynı kızımız kimsenin yola getiremediği küçük ev sahibini de her nasılsa mum gibi yapmayı başarabiliyor. Eğitim sırasında kendi annesini bile odaya kabul etmeyecek kadar ileri nasıl bir teknik kullanıyor olabilir sorusu ister istemez insanı geriyor. Diğer taraftan sığınağın sakinleri ise başta mazlum görünseler bile ellerine fırsat geçince zıvanadan çıkmakta çok da başarısız sayılmazlar.

Evin görünürdeki sahipleri ise imajlarındaki kibarlığa karşın sinirlerimize dokunacak kadar yontulmamış bir zihinle karşımıza çıkıyor. Bong Joon Ho ustaca tezatlarla bunu pek çok yerde bize hissettiriyor. Basit birkaç dolandırıcının küçük oyunlarına defalarca gelmelerinden, sözde kendilerine ait olan evlerine ne kadar yabancı olmalarından kolaylıkla bunu izleyebiliyoruz. Bunları gördükten sonra seyirci olarak onların da oraya asla ait olmadıklarına karar vermekten kendimizi alamıyoruz. Yine aynı üst sınıfın doymak bilmeyen tüketme sevdasını da film, son derece rahatsız edici bir dille bize hissettirmekte. Tüketimini kolaylaştırmak için etrafında pervane olmuş ayrıca bir ekibi olan iş adamı, doğum günü pastasını yemek için ertesi günü bile bekleyemeyip gece herkes uyurken pastasını yüzüne gözüne bulaştıran oğlu, kibar görünümüne karşın koca bir tencere yemeği tek başına bitiren ve aniden parti hazırlığına girişince sadece aldıklarını taşırken bile şoförünü heder eden evin hanımı… Mary Douglas, Tüketimin Antropolojisi’nde üst sınıfın tüketebilme konusundaki bu hızlı organize olabilme kabiliyetine değinir: Kişinin maddi konumu yükseldikçe hareket hızı artmaktadır çünkü tüketimi mümkün kılan araçlara ve en önemlisi “boş zaman”a sahip hâle gelmiştir. Söz gelimi, geçimini sağlamak için çalışmak zorunda olanlar, belli iş saatlerine bağlı oldukları için her an her yere kolaylıkla intikal edebilme imkânına sahip değillerdir. Ellerinin altında bunu sağlayacak türden ulaşım araçları da yoktur. [5] Ama Parazit’te bir anda organize edilen doğum günü partisinde varlıklı pek çok davetlinin kısa sürede kolaylıkla bir araya gelebilmesi, evde çalışanları bile şaşırtacak derecede hızlıdır. İngilizce öğretmeni sıfatıyla evde bulunan gencin pencereden bu manzarayı seyrederken şaşkınlığını kendi ağzından duyarız.

Küçük bir çocuğun doğum günü partisinin neden bu kadar önemli olduğu, neden bu kadar çok üst sınıf davetlinin işini gücünü bırakıp günün öğlen saatinde partiye iştirak etmesi gerektiği sorusunun cevabını da Douglas’ın antropolojisinde bulabiliriz. Buna göre her bir kutlama, aslında bir “tüketim töreni”dir ve ne kadar çok katılımcı iştirak ederse mal sahibinin varlığı o ölçüde şahitler önünde tescillenmiş olur. [6] İki ayağı bir pabuca girmesine rağmen evin hanımının aynı günün sabahında tek tek birçok kişiyi davet etme telaşesi de bu sebepten olsa gerektir. Buna karşılık davete katılanlar da bu türden tüketim törenlerinde boy göstererek hiçbir şeyden geri kalmazlar. Böylece mallar üzerinden oluşturulan bilgi ağına dâhil olup üst sınıftaki konumlarını sağlamlaştırırlar.

Yönetmenin tezatları çok iyi yerleştirdiğinden söz etmiştik. Gerilim sahnelerinde ev birbirine girmişken klasik müzik eşliğinde yemek yapan hizmetçi kadın bunun iyi bir örneği. Biraz daha geriye gidersek, dışarıda gökyüzü şimşeklerle parçalanırken ev sahiplerinin yokluğunu fırsat bilip huzurla demlenen çalışanları görebiliriz. Diğer yandan filmin sonuna yaklaştığımızda da güpegündüz doğum günü partisinde eğlenen zenginlere karşılık evin karanlık bodrumunda can derdiyle birbirine girenler, seyircinin sinirlerini iki zıt yöne çekiştirmekte epeyce başarılı. Bu güneşli günde, neşeli partinin temiz giyimli insanlarının içine hiçbir engele takılmadan gelebilen eli bıçaklı katil de rengârenk tablonun üzerindeki korkunç leke diyebiliriz. Belki de tüm bu tezatlar içinde zirveye oturacak olan, gencin “bir gün çok zengin olup evi satın alma” hayalînin imkânsızlığını hissettiğimiz, o trajik gerçeğin yüzümüze vurulduğu sahnedir. Bu türden zıtlıkların her biri, akışta karşımızda çıktıkça tam filme intibak ettiğini zanneden seyirciyi aniden ters bir hareketle aciz bırakan birer hamleye dönüşüyor. Bir yerden sonra filmle satranç oynadığınızı hisseder gibi oluyorsunuz. Bir sonraki, hatta daha sonraki hamleyi kestiremedikçe yenilgiyi yavaş yavaş hissediyorsunuz. Sonuç olarak ister istemez rakibiniz gözünüzde büyümeye başlıyor.

Tam da bu noktada keskin hiciv anlayışıyla filmdeki karakterlerden izleyiciye kadar, istisnasız herkese silahını doğrultmuş Bong Joon Ho’nun bir yönetmen olarak böylesine çok yönlü yargılama yetkisini kendinde buluşuna da bir göz atabiliriz. Sanırım hepimiz farkındayızdır ki kapitalizmin acı gerçekleri ile yüzleşmeye çalışan ilk film değil izlediğimiz. Filmi inceleyenlerin çoğu (ünlü bazı yönetmenler de dâhil), filmin sonunda kimsenin kazanmadığı ve yine zaferi “sistem”in elde ettiği görüşündeler. [7] Doğru, bu ironik distopyada “perili köşk” gerçekten de kimseye yar olmuyor ama hâlâ birilerinin arzu nesnesi olmaktan da çıkmıyor. Yine de “sistem” gibi soyut kavramlara sığınıp kolaycı sonuçlara varmadan önce durup bir kere daha o sistemin kimlerden oluştuğunu hatırlamamız gerek. Bu türden kavramlar, içinden insanı çekip çıkardığınızda bir anlam ifade etmiyorsa demek ki asıl incelememiz gereken yine “insan”.

Kaldı ki kendi kurdukları düzenin insanlık için doğurduğu acı verici sonuçlarla yüzleşmeyi, bir başka deyişle “günah çıkarmayı” Amerikan Sinemasının çoktan beridir kendisine malzeme ettiğini biliyoruz. Buna karşılık hiçbir şeyin değişmediğini, olsa olsa bir rahatlama aracı olmanın ötesine geçmediğini de görüyoruz. Hatta daha ileri götürüp bu tür yüzleşmelerin, yapmaya çalıştığının aksine eleştirdiği şeyi sabitleyerek yerleştirdiğini bile söyleyebiliriz. Bu bakımdan aslında sormak istediğim soruyu netleştirmekte fayda var: Parazit gerçekten Hollywood geleneğinden ne kadar ayrı bir yerde duruyor ki, bu sene ilk defa Amerikan-dışı sinema geleneğinden bir filmin ödül aldığını, bunun Akademi için bir devrim olduğunu iddia edelim? Bir başka deyişle, film gerçekten dünya sinemasının renkli örneklerinden biri mi, yoksa Amerikan Sineması’nın senelerdir dayattığı film yapma şeklini güzelce bellemiş, ödevlerini iyi yaptığı için “big brother”ın takdirini kazanabilmiş bir yapım mı?

Böylece dikkati bir kez daha senaryonun da sahibi yönetmene çekmeyi faydalı buluyorum. Sizce seyirciyi bir o yana bir bu yana savuran, sinirlerini kâh gevşetip kâh geren ve herkese suçu paylaştırmak suretiyle haydi diyelim ki kapitalizm eleştirisi yapan sayın Bong Joon Ho: Ülke ülke dolaşıp ödülleri kabul ederken, filmin yüzlerce milyon dolarlık gişe hasılatı yetmezmiş gibi bir de aynı senaryodan dizi devşirirken, çizdiği bu tablonun içinde kendisini acaba nereye yerleştirirdi dersiniz?


[1] Multu Binark, “Romantik Düşler Fabrikası Kore Dramalarından Kore Politikasına,” Varlık, Ağustos 2018, s.76.

[2] Binark, “K-pop Fenomeni: BTS’nin ve EXO’nun Dayanılmaz Çekiciliğinin Ekonomi Politiği,” Varlık, Nisan 2018, s. 42.

[3] Ashley Collman, “The Oscar-award winning director of ‘Parasite’was once blacklisted in his own country for being too liberal,” Insider, 12 Şubat 2020, erişim tarihi 24 Nisan 2020. https://www.insider.com/parasite-director-bong-joon-ho-blacklisted-south-korea-2020-2

[4] Choe Sang-Hun, “Bong Joon Ho’s Path from Seoul to Oscar Dominance,” The New York Times, 13 Şubat 2020, erişim tarihi 24 Nisan 2020. https://www.nytimes.com/2020/02/13/world/asia/bong-joon-ho-south-korea.html

[5] Mary Douglas, “Tüketim Dönemsellikleri,” Tüketimin Antropolojisi içinde, Dost Kitabevi Yayınları, 1999, s. 130.

[6] A.g.e., s. 96.

[7] Örneğin, Alejandro G. Iñárritu, “Alejandro G. Iñárritu: Why Bong Joon Ho’s ‘Parasite’ ‘Speaks to All of Us’,” Variety, 18 Aralık 2019, erişim tarihi 26 Nisan 2020. https://variety.com/2019/film/awards/alejandro-g-inarritu-bong-joon-ho-parasite-1203446209/



 

Z. Nihan DOĞAN

1992 İstanbul doğumlu sinema araştırmacısı. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra, Şehir Üniversitesi Kültürel Çalışmalar bölümünde yüksek lisansını tamamladı. 2018 yılında “Sinema Dergileri Üzerinden Erken Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Sinema Kültürü İnşası (1923-1928): İşletme, Yıldızlar ve Seyirci” başlıklı tezini savundu. Aynı yıl girdiği Galatasaray Üniversitesi’nde Medya ve İletişim Çalışmaları alanında doktora öğrenimine halen devam ediyor. İlgi alanları arasında yerli sinema tartışmaları, tüketim kültürü, postkolonyal incelemeler ve göstergebilim yer alıyor. Klasik sanatları ve müzik araştırmalarını ilgiyle takip ediyor, kamera arkasında olmayı ve fotoğraf çekmeyi seviyor, yakın bir süreden beri Japonca öğreniyor. Sinema Güncesi’nde Uzakdoğu Sineması’nı, güncel popüler kültür araştırmalarını ve alandaki akademik çalışmaları takip ederek aktarmayı hedefliyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2  +  3  =  

Başa dön tuşu