FİLM

Olağan Bir Adalet Anlayışına Kapsamlı Bir Bakış

Herhangi bir sistem üzerinden adalet arayışı sinemanın temel konularından bir tanesi. Bu sistem bazen bir kuruma bazen bir dine bazen devlet düzenine bazen de yalnızca bir insana ve onun zihniyetine tekabül ediyor. Bu sistemle yaşanan çatışma üzerinden seyirci eleştirel bir bakış kazanıyor, sorguluyor ve kimi zaman kendince bir sonuca varıyor. 

Alışık olduğumuz popüler sinema bize net iki kutup verir. Düşman zalimdir. Acımasızdır. Cana kıymaktan yahut kıydırmaktan çekinmez. Apaçık biçimde karanlık taraftadır, siyahtır. İyiler ise masum, günahsız ve mutludur. Kötüler olmasa sıcak evlerinden işlerine düzenli biçimde gider, çocukları ve kedileri/köpekleriyle keyifle vakit geçirirler. Gün gelip de karanlık bir el, en beklenmedik zamanda bu düzeni bozana kadar bu iş böyle devam eder. İyiler öyle parlatılmıştır ki bundan böyle bir zulme uğradıklarında ellerine silah almaları da kanunu çiğnemeleri de göze batmaz. İntikam için atılan her adımda seyirci içinden bir “oh” çeker. Ne figüranların kaza kurşunlarına kurban gitmesi ne de bu kişinin tek başına sürdürdüğü adalet arayışı kimseyi rahatsız etmez. Hissettirmeden bizleri gerçeklikten uzaklaştıran yönetmen bir süre sonra duygularımızı tamamen kontrol altına almıştır. Artık onlarla istediğini yapabilir. Buna karşı koymak neredeyse imkansızdır. 

Adalet Peşinde (Het Vonnis, 2013) aşina olduğumuz sahnelerle başlıyor. İyi bir yönetici ve aile babası Luc Segers çalıştığı şirketin düzenlediği bir geceye katılmıştır. Ertesi gün yönetici olması için teklif alacaktır ve evine dönerken karısıyla kızını vahşi bir saldırı sonucu kaybeder. Katili hızla tespit edip tutuklattırır fakat sürecin devamı sandığı gibi ilerlemez. Hayatında hiç muhatap olmak zorunda kalmadığı hukuk sisteminin sakat tarafıyla karşılaşır. Savcının atmayı unuttuğu bir imza yüzünden, başına gelen olaylar hiç gerçekleşmemiş hükmündedir ve ispat edebilecek durumda değildir. Kendi adaletini kendisi sağlamaya çalışırken hukuk sistemiyle verdiği mücadeleyi de yakından izletir seyirciye. 

Filmin bu kısmından sonrası yani çoğunluğu mahkemede geçiyor. Yönetmen başrolün ailesiyle olan ilişkisini mümkün mertebe az resmederek seyirciyi tarafsız bir yere oturtmayı başarmış. Önce katilin daha sonra Luc Segers’ın yargılanacağı iki mahkemeninse detayları ince ince işlenmiş. Belçika hukukunun kanayan yarası olduğunu anladığımız usul hatalarına dair eleştirisini yaparken kişilere dönük hiçbir suçlamada bulunmuyor. Sanıkların, avukatların hatta savcıların mahkeme jürisine yaptıkları ateşli konuşmaların dozu taraf seçmenizi bir hayli zorlaştıracak kadar kararında. İzleyenler, terazinin bir kefesine katili diğer kefesine Luc Segers’ı koydukları halde sürekli yön değiştiriyorlar. Ancak yönetmen aslında taraflardan birini değil o teraziyi tutan eli sorgulamamızı istiyor.

 

Filmin ucu açık. Davanın sonucu açıklandığında ne üzülebiliyorsunuz ne sevinebiliyorsunuz. Zihninize üşüşen soru işaretleriyle baş başa kalıyorsunuz. Sorgulama pek tabii önce sistemden başlıyor. Gerçek bir adaletten bahsedilebilir mi? Bir kişi için adil olduğuna hükmedilen bir karar diğeri için de öyle midir? Yoksa filmde alıntılanan sözüyle Albert Camus’nun dile getirdiği gibi “adalet yoktur, sınırlar vardır” demek daha mı doğrudur? Peki “doğru” nedir, “yanlış” nedir? Karar vericiler gerçekten objektif midir? Kişiler kendi adaletini sağlayabilir mi? 

Sorular çoğaldıkça mesele hukuku da aşıp tüm sisteme yayılıyor. Adalet Bakanı’nın sürekli arkasına sığındığı “güçler ayrılığı” ilkesiyle, yapılan bir yanlışlığı aklayıp aklayamayacağımızı düşünüyoruz. Katilin geçmişine, Luc Segers’ın ise onun eliyle bıçak gibi kesilen mutlu yaşantısına baktığımızda; toplumsal düzenden eğitim sistemine, aile yaşantısından sosyal hizmetlere kadar uzanan ve gitgide büyüyen bir sorunlar yumağıyla karşı karşıya kalıyoruz. Film bizden belli ki çözmemizi, mevzuyu nihayete erdirmemizi değil adalet beklentisinden ve sorgulamaktan kaçmamamızı istiyor.

Belçika sineması kendi ülkesindeki sistemin yaralarını göstermekten çekinmemiş. Eleştiri okları hedefine ustaca saplanıyor. Düşünce özgürlüğünün ise açık bir gösterisi olmuş. Hem de detaylı ve uzun metinlerle süslenerek. Bu yanıyla diğer ülke sinemalarına örnek olacak nitelikte. Oyunculuklar bazında bakıldığında ise yakın çekim yüz ifadeleri ve mimikler ağırlıkta olduğundan filmin kalitesini bu unsurların belirlediği de söylenebilir. Çekim açılarında iç mekânlardaki daralma mağdurun ruh haline destek çıkar nitelikte. Rahat akan ama düşünmemize fırsat verecek kadar da alan tanıdığı için filmdeki en önemli unsur “denge” gibi görünüyor. Tıpkı adaletin terazisinden beklendiği gibi.

Fatma Büşra ÇANAK

Karadeniz kıyısındaki küçük bir kasabada doğdu. Büyümesine eşlik eden İstanbul’un, hayata ve bilhassa edebiyata bakışına en az dünyaya geldiği yer kadar etkisi oldu. Yazmak bünyesinin ayrılmaz bir parçasıydı ve ondan hiç vazgeçemedi. Fizik ve mühendislik eğitimleri aldı. İki çocuğunun büyümesini yakından izledi. Bu ona bütün bir hayat tecrübesinden daha fazla içgörü ve hayret kazandırdı. İzlemeye, düşünmeye ve yazmaya devam ediyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

4  +  6  =  

Başa dön tuşu