FİLMGÜNCEL

Sahte Kahramanlığın Ardındakiler: The Red Sea Diving Resort (2019) Filmi Neyi Anlatmıyor?

80’li yıllarda Kızıldeniz kıyısında bir dalış merkezi. Avrupa’dan Afrika’ya gelen turistlerin kısa zamanda favorisi olan bu işletmenin ardında ise gizli bir iş çevrilmektedir. Başrolünde Chris Evans’ın eğitimli bir Mossad ajanını canlandırdığı The Red Sea Diving Resort (Kızıldeniz Dalış Merkezi, 2019) filmine hikâye olan konu ise 80’li yıllarda gerçekleştirilen gerçek bir operasyon zinciri.

Film açılışını bir prologla yapar: “Etiyopya Yahudileri bin yıllardır Kudüs’e hasretti. Hayalleri iç savaşla gerçekleşmeye başladı.” Afrika’da bir kabilenin yağmalanma sahnesi ve iki beyaz adam tarafından bir grup siyahînin alelacele kamyona doluşturularak kurtarılmasıyla başlayan hikâye, bu iki beyaz kurtarıcıdan biri olan Ari’nin operasyonu devam ettirme çabasını konu alır. Etiyopyalı sözde dindaşları önce Sudan’daki mülteci kamplarına geçici olarak yerleştirilecek, sonra da Sudan’da Kızıldeniz kıyısında terk edilmiş bir otel üzerinden deniz yoluyla bugün İsrail başlığı altında işgal ettikleri topraklara götürülecektir. Planlar yapılır, bir dalış merkezi süsü verilmiş olan otel Sudan yönetiminden ederinin üstünde bir fiyata da olsa satın alınır ve eğitimli ajanlar, otel işletmecileri kılığında sahildeki merkeze gelip yerleşirler. Kurtarma operasyonu tam da planlandığı gibi tıkırında işler gibi görünürken, Etiyopyalıların kaçırılacağı gecenin gündüzünde gözden kaçan ufak bir detay işleri baltalar. Dalış merkezi olarak işletilmek üzere satın alınan küçük otelin inandırıcı olması için basılan broşürler bir tur organizasyonun eline ulaşmıştır ve bir otobüs dolusu Alman turist, sahildeki bu yeni açılan otelde tatil yapmak üzere getirilmiştir. İşlerin daha çok sarpa sarmaması için gerçek bir işletmeymiş gibi davranmak zorunda kalan otel sahibi ajanlar, krizi fırsata çevirmeyi başarır ve hatta o gün gelen tur otobüsünü de kullanarak yüzü aşkın mülteciyi gece gerçekleştirilen operasyonla kaçırmayı başarır. Ancak yolda barikatlarını yıkıp geçtikleri Sudanlı askerleri de artık peşlerine takmışlardır.

Askerler ertesi gün inceleme yapmaya geldiklerinde gerçek turistlerin varlığı kalkan görevi görür. Sahte bir otele inandırıcılık kazandıran turistler sayesinde işletme, operasyonlara devam etmek üzere merkezden izin alır ve gruplar aynı şekilde deniz yoluyla ülkeden çıkarılmaya devam eder. Aynı zamanda ülkedeki insan ticaretinin de bu yolla yapılıyor olması, Sudan yönetimine denetimi sıkı tutma konusunda bir şans verir ve zaten şüpheli görünen bu otele çeşitli baskınlarla aramalar devam eder. Bir yandan da Sudan’daki Amerika Büyükelçiliği’nin dikkatini çeken bu işletmeyle ilgili orada da araştırmalar yürütülür ve kısa zamanda ajanların gerçek kimlikleri tespit edilir. Olayın Amerikan yönetimiyle direkt bir ilgisi olmadığı için bir süre duruma sessiz kalan elçilik, ülkedeki iç karışıklığın artmasıyla ajanlara üstü kapalı bir şekilde yavaş yavaş gitmeye hazırlanmalarını tavsiye eder. Nitekim otel sahiplerinin asıl kimlikleri filmin sonunda açık edildiğinde yardıma Amerikan kargo uçakları yetişecek ve mültecilerle beraber ajanları da son kez olmak üzere “vadedilmiş” topraklara götürecektir.

The Red Sea Diving Resort filminin dinî kaynaklara yaptığı göndermeleri ilk sahnelerden itibaren hissederiz. Daha birinci operasyonda Etiyopyalıların doğdukları toprakları geride bırakarak kendilerine vadedildiğine inandıkları topraklara yönelişleri, çölde ilerleyişleri, bir nehri geçişleri ve en sonunda bir gece deniz yoluyla ülkeden çıkarılışları sırasında arkalarından takip eden yerli askerler; İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıkarılma öykülerine benzer sembollerle bezenmiştir. Üstelik onların da hedefe varmadan önce Sudan’ın mülteci kamplarında bir süre kalmaları gerekir, şehre girişleri kolaylıkla olmaz. Bu durum Kur’an’da da bahsi geçen İsrailoğulları’nın şehre girmeden kırk yıl oyalanmak zorunda kalmaları hikayesini hatırlatır.[1] Baş karakter Ari ve nereye gitse yanında destek olarak kendisine eşlik etmesini istediği saha doktoru arkadaşı Sammy ile ilişkisi, Sudan’lı polisler tarafından tutuklandıkları sırada hapishanede birbirlerinin yakasına yapışıp kavga etmeleri gibi göndermeler de bir nevi Hz. Musa ve Hz. Harun’un kıssasını andırır.[2]

Etiyopyalı Yahudilere beyazların bu kadar içtenlikle ve çabayla sahip çıkması ise basitçe dindaşlıkla değil, inanışın aslî unsuru olan ırksal bağ ile temellendirilir. Ari’nin operasyona gitmeden önce evinde küçük kızına anlattığı hikâyeye göre Hz. Süleyman’a âşık olan güzel kraliçe Sheeba (İslami kaynaklarda Sebe melikesi olarak geçmektedir), Afrika’yı aşarak onu ziyarete gelir, ilerleyen vakitlerde bir çocukları olur. İşte bu yüzen Afrikalılar ile aralarında bir soydaşlık olduğuna inanılmaktadır. Filmde Ari kızına; kendini adadığı görevini, neden ailesine yeterince vakit ayıramadığını, neden hep işe gitmesi ve çalışması gerektiğini bu bağ üzerinden temellendirerek anlatır. Öyle görünmektedir ki din kardeşlerine yardım etmeleri dahi soy bağları üzerinden temellendirilmek zorundadır, yoksa kendileri için ikna edici olmaz.

Kendisine eşlik edecek olan ajan grubunu toplarken Ari, doktor arkadaşını klinikte ziyaret ettiğinde onu “Hoş klinikmiş. Çok hayat kurtardın mı bari?” şeklinde iğneleyici bir soruyla ikna etme yoluna gider. Doktor Sammy bu tavır karşısında başta rahatsız olarak geri dursa da sonunda ekibe katılmaktan kendini alamaz ve bir zamanlar elini yaralayarak cerrahi yeteneğini kaybetmesine sebep olan yere, saha doktorluğuna geri döner. Hayat kurtarma tartışması burada kapanmaz. Otel kiralandıktan sonra, ilk operasyon gecesi yüzü aşkın Etiyopyalıyı botlarla denize uğurlarken işletmeci-ajanlar gururla başarılarını seyreder ve aralarından biri hem Talmud’da, hem de Kur’an’da geçen şu ayeti sesli şekilde okur: “Bir can kurtaran tüm dünyayı kurtarmış gibi olur.”[3] ve ekler: “Biz ise az önce 174 tane kurtardık.” Ne var ki iç savaşta kurtarılmaya muhtaç daha binlercesi varken aradan bir seçkiyle gerçekleştirilen bu operasyonunun gerçekten mazlumlara yardım için yapılmış olması ihtimali dahi kurtarıcıların yüksekten bakan ayrıştırıcı tavrı karşısında sallantıda kalır.

Her ne kadar mağdurun dilini bir kahramanlık hikâyesiyle birleştirerek Etiyopyalı Yahudilerin hikâyesini anlatma girişiminde bulunsa da film, klasik oryantalist kalıpları tekrar etmekten kendini alamaz. Kurtarılanlar siyahlardır; kurtarıcıları ise içlerinden çıkan bir lider değil, kurtarmaya gelen beyazlardır. Beyaz adamlar Müslüman yönetimi altında olan Sudan’a giriş yaptıklarında, bomboş çölde ya da havaalanının ortasında olduğu gibi ilgisiz birkaç yerde ezan sesi duyarız. Hollywood’un onlarca filmde ezanı Oryantalist bir kod gibi rastgele yerleştirme âdetine aradan geçen bunca yıla rağmen yeni bir düzenleme gelmemesi, hâlâ özensiz ve bilgisizce yerleştirilmiş İslamofobik alışkanlıkları devam ettirmesinin ise artık gülünç boyutlara ulaştığını itiraf etmek gerekir.

Filmde Müslüman yönetiminde olan Sudanlılar ise Afrikalıların taşıması gereken bütün ilkelliklerin günah keçisi olmuştur. Muhaberat adı verilen askerî teşkilattan havaalanı görevlilerine, belediye görevlilerinden hükümet yetkililerine kadar hepsi rüşvetçi ve ahlakî anlamda düşük kişiler olarak az gelişmişlik kalıpları ile resmedilirler. “Red Sea Diving Resort” adında bir dalış merkezi maskesi altında illegal bir amaç için kullanmak üzere oteli satın almaya gelen ajanların “kutsal görev” dâhilinde gerçekleştirdikleri insan kaçakçılığı, paravan işletme kurma gibi hukuksuzlukların meşru bir kahramanlık maskesi altında sunulması ise ironik şekilde Sudanlıların sözde kanunsuzluğunu dahi geride bırakır. Diğer taraftan ajanlarına sahip çıkan İsrail işgal topluluğu, kendi deyimleriyle “iyi eğitimli suikastçilerinin” bir sahil otelinde harcanıp gitmesine başta karşı çıksa da otelin işlerlik kazanmasıyla mecburen durumu kabullenir ve operasyonların devam etmesine ses çıkarmaz. Gerçek olaylardan yola çıktığı not edilen bu hikâyede bu kadar uzun süre faaliyette bulunmuş, aynı türden yasa dışı yollarla mülteci transferinde kullanılmış bir işletme herhangi bir Amerikan ya da Avrupa sahilinde var olsaydı yine bir kahramanlık hikâyesi olarak filmlere konu olur muydu sorusu da akılları kurcalamaya devam eder. Öyle görünmektedir ki Batı dışı ülkelerde yasalara uyma zorunluluğu yoktur; kurallar delinebilir, yerel yönetime ve güvenliğe karşı hesap verilmek zorunda değildir ve her türlü ahlakî kriter ve erdem buralarda çiğnenebilir.

Kötünün kim, iyinin kim olduğunun ön kalıplarla çoktan belirlendiği ve rollerin buna göre dağıtıldığı filmde bu rollerin mantıksal ve vicdanî zemine çok da oturmaması gerçek anlamda hassasiyet sahibi seyirciyi yorar. Siyahîler Yahudi ise mağdurdur, Müslüman ise oralardaki az gelişmişliğin günah keçisidir ve iyi olan hiçbir yanları yoktur. Beyazlar ise; “kahraman kurtarıcı” İsrail ajanları ve “daha kahraman” ve hatta ajanların dahi yardımına koşan Amerikalılar olmak üzere ikiye ayrılır. Öyle ki kendilerinden şüphelenerek illegal işlerini denetlemeye gelen yerel yönetimin askerlerini öldürebilir ve bu herhangi bir vicdanî sorun teşkil etmez. Hâlbuki filmde aktarılan “Bir canı kurtaran bütün dünyayı kurtarır” ayetinin devamı, “Bir canı öldüren ise bütün insanlığı öldürmüş gibidir” şeklindedir; ancak her nedense bu kısım filmde zikredilmez.

Diğer taraftan otele istila edercesine konaklamaya gelen ilk tur yolcuları ise tesadüf o ki Almanlardır. Herhangi bir beyaz-Avrupalı turist grubu otele gelebilecekken veya gelen turistlerin nereli olduklarına hiç değinilmeden geçilebilecekken, bu detaya yer verilmesi anlamlı görünmektedir. Nitekim başroldeki ajanlardan biri otele gelen rastgele bir turisti “kıllı Nazi” diye adlandırırken bir diğeri de işlerini baltalayan bu turistlerden duyduğu rahatsızlığını dile getirir: “Tabii ki Almanlar olmalıydı, hep Almanlardır zaten.” Filmin sonuna doğru Amerikan kargo uçaklarının yardıma gelmesiyle işletmeci-ajanlar dâhil olmak üzere Etiyopyalı mültecilerden oluşan son bir grup daha ülkeden canhıraş çıkarılırken, geride otelde bırakılan ve ne çeşit bir mağduriyet yaşayacakları kimsenin umurunda olmayan turistlerin akıbetinin ne olduğuna değinilmez. Bütün bunlar ışığında filmde Yahudi milliyetçiliğinin bütün ideolojik kalıplarına göre rollerin dağıtıldığını, başka ırkların nedenselleştirilmeden işaretlendiğini ve bunların filmin akışı içerisinde herhangi bir karakter gelişimine uğramadan sabitlenmiş bir şekilde devam ettirildiğini görürüz. Kurtarıcı hep kurtarıcıdır, yargıları sabittir ve film boyunca değişmez; kötüler ise işlerini iyi yapsalar bile hep kötüdür ve içlerinden hiçbir iyilik çıkmaz. İllegal yollarla işlerini halleden “kahraman iyiler” kazanır, filmde hiçbir şekilde temellendirilmeyen, basitçe “iç savaş” diye geçiştirilen bir sebepten dolayı onlara rastgele(!) düşmanlık eden “kötüler” ise kaybeder.

Peki Sudan yönetiminden sözde “kurtarılan” Etiyopyalı Yahudilere gerçekte ne olmuştur? The Guardian gazetesinin 2013 yılında yayımladığı bir habere göre göç ettirilen Etiyopyalı kadınlara  rızaları olmadan İsrail yönetimi tarafından doğum kontrolü uygulandığı ve kısırlaştırıldıkları not edilmiştir.[4] Habere göre Etiyopyalı kadınlar, kendi rızaları alınmaksızın İsrail kliniklerinde her üç ayda bir kendilerine enjekte edilen bir ilaç sonucu doğum oranlarının yarıya indiğinden ve erken menapoz yahut kısırlık gibi sorunların mağduru olduklarından şikayetçidirler. Hükümet sorumluluğu üstüne almamaktadır; ancak mağdurların ifadesine göre enjeksiyonlar Etiyopya’dan bu topraklara geçiş sürecindeki operasyonlar sırasında henüz mülteci kamplarındayken başlamış ve doktorlar tarafından sorgulanmadan yıllarca devam ettirilmiştir. Gazetenin raporuna göre mağdur kadınlar, kendilerine grip aşısı başlığı altında enjeksiyonların uygulandığını belirtmişlerdir. Geçiş kampları süresinde hamile olan bir başka mağdurun ifadesine göre ise kendilerine mevcut şartlar altında doğum yapmaları zor olacağı için doğum kontrolü uygulanacağı söylenmiş, ancak kadınlar bunu kesinlikle reddetmiş, buna rağmen hayatî konularda tehdit edilerek enjeksiyonları kabul etmeye zorlanmışlardır. The Independent’te aynı yıl yayımlanan bir haber de aynı konudan bahsetmekte, ek olarak Benjamin Netenyahu’nun bugün kendilerinin işgal ettikleri topraklara Afrika’dan gelen göçmenleri bir “tehdit” olarak gördüklerine dair sözlerini de not etmiştir.[5]

Filme dönecek olursak, her ne kadar karakterler operasyon sonrası sahilde dertleşirken birbirlerine “Hepimiz mülteciyiz zaten, değil mi” gibi klişe laflar etse de “hepimiz” ile kastedilenin kim olduğu net değildir. Daha da ötesinde “işgal” ile “iltica” arasındaki devasa farkı böylesi bir cümle ardında maskelemek basit bir akıl tutulmasıyla açıklanacak kadar masum değil, algı yönetimine açık bir örnektir. “Dünya çapında şu anda 65 milyondan fazla yerlerinden edilmiş mülteci var.” şeklinde havada kalmış bir epilogla son bulması dahi filmin güncel mültecilik sorunu bağlamında bir yere oturmasına katkıda bulunmaz. Çünkü filmde anlatılan hikâyenin mültecilik meselesiyle uzaktan-yakından alakası yoktur. Bugün İsrail adı altında bir grup Yahudi’nin kendilerine ait olmayan topraklara yerleşmeleri iltica değil, işgalci koloni başlığı altında ele alınabilir. Diğer taraftan filmdeki Etiyopyalı Yahudiler ise mülteciler değil, “sahip çıkılma” başlığı altında buraya illegal operasyonlarla kaçırılarak getirilen ve nihayetinde etnik bir temizliğe kurban giden mağdurlardır. Filmde iki Yahudi grup arasındaki bağ soydaşlıkla açıklanmaya çalışılarak bir kahramanlık kurgusu altında sunulmaya çalışılsa da hikâyenin gerçek yüzü, kendi dindaşına dahi dehşete düşürücü bir soykırım uygulayan zihniyetin satır aralarından sızar. İnsanları “yerlerinden etme” konusunda oldukça deneyimli bir ideolojinin temsilcilerinin filmde böylesi bir epiloğu rastgele kendine mâletmesi ve fütursuzca kullanma hadsizliğini göstermesi gerçekten şaşırtıcıdır.

Göç meselesinin ve mülteci sorununun dünya çapında gündeme çokça geldiği bir dönemde, 2019 yılında, 40 yıl önce yaşanmış olaylara değinen The Red Sea Diving Resort filmi; kendini dünyanın geri kalanından soyca ayırmaya devam eden ideolojik bir yaklaşımın hazır fırsatını bulmuşken mağdur söylemini yenilemesi, üstelik bunu gayrımeşru her türlü operasyona entegre ederek kahramanlık olarak sunması dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Bu tarz filmlerin belli periyotlarla seyirciye sunulması zihinsel bir meşruiyet zemini oluşturmaya yıllarca hizmet etmiştir. Bugün gerek Ortadoğu, gerekse Uzak Doğu coğrafyasında zulümden kaçarak başka ülkelere sığınmak zorunda kalan mültecilerin büyük çoğunluğu Müslümandır. Bu konuda ayakları yere sağlam basan bir film yapmak şöyle dursun, çeşitli medya organlarında kendini ifade etmeye çalışan mazlumları dahi baskılamak için elinden gelen imkânı seferber eden Batılı film yapımcılarının mülteci söylemine hiç olmadık bir yerden katılmaya çalışması şaşılacak bir ikiyüzlülüğün alameti olsa gerektir. Hikâyenin ardındaki gerçeği örtbas etmeye çalışan, ideolojik kalıpların klişeleşmiş söylemleriyle bezeli, ırka bağlı ayrımı yineleyen ve bunu yaparken dahi anlatının kendi ayaklarına dolanmasının önüne geçemeyen filmin tavrı, yapılan bütün usulsüz ve kanunsuz faaliyetleri kurgu dahilinde meşrulaştırmayı hedefler. Üstelik temel aldığı Yahudilik inancı karşısında basit ve komik hatalardan kurtulabilmiş değildir: Kurtarma operasyonunda işleri aksayan Yahudilerin “Jesus! Jesus! (Yüce İsa! Yüce İsa!)” nidaları, ya da ajanların deniz yoluyla yaptığı operasyonlara alternatif olarak göklerden gelen asıl yardımı Amerikalıların yapması gibi detaylar bile filmin kendi içinde kurmaya çalıştığı kahramanlık hikâyesini zayıf ve aciz bırakır.

The Red Sea Diving Resort filminin anlatısı, bütün bu konular göz önünde bulundurulduğunda kurgulamaya çalıştığı mağduriyet söylemini de, sözde erdemli kahramanlık hikâyesini de daha söze başlarken sarsıntıya uğratır. Filmde anlatılan olayların gerçeklikle bağının incelenmesine dahi gerek kalmadan kendi usulsüzlüklerini ve kanunsuzluklarını ortaya sererek ilerler. Diğer taraftan filmin üzerine kurulduğu gerçek olayların arka yüzü ise dehşet verici niteliktedir. Bu durum filme konu olan olayın dahi tarihsel bazı gerçeklerin algı düzleminde aklanması için bir paravan olarak tasarlanmış olabileceği ihtimalini gündeme getirir. Yıllar önceki bir hikâyeyi bugün gerçekten yerlerinden edilmiş onca insanın acısı karşısında yeniden kurgulamak, üstelik de bu süreçte aktif rol sahibiyken sahte bir mültecilik iddiası yaratarak söyleme tersten dahil olmaya çalışmak ise maalesef bugün Filistin topraklarında aynı işgalci güçlerin gerçekleştirdiği katliam göz önünde bulundurulduğunda tarihe düşülmüş yüz kızartıcı bir başka dipnot olmanın ötesine geçmez.

[1] Maide Suresi, 20-26. ayetler.

[2] Birebir aynı olmasa da Hz. Musa ile Hz. Harun’un tartıştıkları ayet için bkz. Taha Suresi 93-94. ayetler.

[3] Maide Suresi, 32. ayet.

[4] https://www.theguardian.com/world/2013/feb/28/ethiopian-women-given-contraceptives-israel 

[5] https://www.independent.co.uk/news/world/middle-east/israel-gave-birth-control-to-ethiopian-jews-without-their-consent-8468800.html

Z. Nihan DOĞAN

1992 İstanbul doğumlu sinema araştırmacısı. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra, Şehir Üniversitesi Kültürel Çalışmalar bölümünde yüksek lisansını tamamladı. 2018 yılında “Sinema Dergileri Üzerinden Erken Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Sinema Kültürü İnşası (1923-1928): İşletme, Yıldızlar ve Seyirci” başlıklı tezini savundu. Aynı yıl girdiği Galatasaray Üniversitesi’nde doktorasını yakın dönem Türk Sineması'na dair yaptığı tez çalışmasıyla 2023 yılında tamamladı. İlgi alanları arasında yerli sinema tartışmaları, tüketim kültürü, postkolonyal incelemeler ve göstergebilim yer alıyor. Müzik araştırmaları ve Klasik İslam Sanatlarını ilgiyle takip ediyor, tezhip öğreniyor, kamera arkasında olmayı ve fotoğraf çekmeyi seviyor. Günce Sinema'da film eleştirileri, güncel popüler kültür araştırmaları ve alandaki akademik literatüre dair yazıları ile alana katkıda bulunmayı hedefliyor.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

9  +  1  =  

Başa dön tuşu