REJİ'DENSİNEMAYA DAİRSÖYLEŞİ

Senarist ve Yönetmen Selman Kılıçaslan ile Söyleşi

Sayın Selman Kılıçaslan,

Öncelikle röportaj talebimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Günümüz sinema ortamında genelde oyuncular ve yönetmenle röportaj yapılıyor. Senaristleri, film ekibinden başka birini pek dinleyemiyoruz. Bir taraftan da Türk Sineması’nın bugün en önemli sorununun “senaryo” olduğu hemen her fırsatta dile getiriliyor. Bu nedenle Dilsiz (2019) film haricinde senaryo yazımı ile ilgili birkaç soru yönelterek başlamak istiyorum. Ülkemizde son dönemde çekilen filmleri takip ediyor musunuz? Sizce de sinemamızda bir “senaryo” sorunu var mı?

Sorunun tam nerede düğümlendiği üzerine etraflıca düşünmek gerekiyor. Seyircinin sorun diye tanımladığı birçok mevzu aslında yapımla ilgili olabiliyor. Yazdığınız senaryoyu yapımcı kendi imkanları ile gerçekleştiriyor. Dolayısıyla orada bazı kayıplar olabiliyor. Umulandan başka bir şeye dönüşebiliyor. 

Senaryo sorunundan kasıt tam olarak ne? Temel dramaturjiye uygun senaryo yazamamak mı? İnandırıcılık problemi mi? Üzerine kalem oynatılan konularda yeterince derinleşememek mi? Kendi insanına, memleketine alıcı gözle bakmamış, oradan hikâye devşirme konusunda tecrübesiz kişilerin kalem oynatmasından dolayı mı bir sorun var? Bunların hepsi birer sorun olarak sıralanabilir. “Bizim yazacak yetişmiş insanımız yok. Bu yüzden iyi senaryolar çıkmıyor.” gibi bir cümleyi fazla karamsar buluyorum. Yetişmiş iyi senaristlerimiz var ama yapım aşamalarında senaryoya verilen önem oldukça az. Yurtdışından kıyaslanan iyi örneklerde uzun bir süreç içerisinde, ciddi emek sarfedilerek senaryolar çalışılıyor. Ama ülkemizde bu süreç es geçilerek hızlıca sonuca gidilmek isteniyor. Bu bir sektör alışkanlığı… Senaristler, hayatlarını idame ettirecekleri genişlikte ve süreklilikte işler bulamıyorlar. Suistimal edile edile yıpranıyor insanlar düzenin içinde. Bütün kaygılardan azade olarak hakkını vererek yazabilmek az kişiye nasip olan bir şey… Yani Türk sinemasını daha ileri bir noktaya taşıyacak bir saç ayağı olarak senaristler diye kendi imkan alanını ve yerini açmış bir topluluktan bahsetmek pek mümkün değil. Aslında ortada sektörleşememe sorunu var. Her seferinde yeniden başlanıyor sanki mesleğe, tekrar düzen çatılıyor. Türkiye’nin kendine has hikayesi içinde kronik kültürel problemleri var. Buna bağlı olarak yazar yetişmiyor diye yorum getirmeden önce bu gerçeği de görmek gerekiyor. Bu sorunun farklı tezahürlerini Türkiye’de bütün alanlarda görmek mümkün aslında. Bu coğrafyada oldukça kuvvetli bir cereyan ve hikaye çeşitliliği var. Gösterişli işler yapabilmenin ötesinde “biz kimiz” sorusuna cesaretle cevap arayan zihinlere uygun zemini sağlamak gerekiyor. Bir türlü bulamadığımız, bu sakinlik ve kendinden eminlik galiba…

Türkiye öteden beri kamplaşmış bir ülke olduğu ve ideolojik baskılar üzerinden zihinler şekillendiği için herkes ne anlatmak istediğini bulmak konusunda hep geç kalmış. Bu işi yapmak isteyen kişiler belli çevrelere aidiyet duygusuyla gelişip, serpilmiş. Belli mevzular klişeleşmiş kalıplar içinde anlatılagelmiş. Bir yandan da bu bağlamdan tamamen kopamasa da yeni nesiller yetişiyor, yeni tavırlar ve duruşlar ortaya çıkıyor. Kesin hükümler vermeden değerlendirmeli… Kendi insanına, memleketine alıcı gözle bakmak, anlamaya çalışmak gerekiyor. Anlamaya çalışmak için de kendi namıma söyleyebileceğim çözüm: Sevgi ve merhamet duymak. Öyle bir yerden bakmalı.

Dostoyevski’de bunu görürüz. Örneğin şu anda okuduğum Can romanında Platonov, Rusya’yı çok acımasızca tarif ederken bir taraftan da oraya karşı derin bir sevgi hissediyor. [1] O toprağa, o toprağın insanına bağlı olmak gibi derinde yatan bir duygu var. Belki de bu bakış yeni bir tavrın habercisi olabilir. 

 

Yeşilçam’dan beri senaristlerin kafelerde, otobüslerde kulak misafirliği yaptığına dair bir şehir efsanesi vardır. Senarist hikâyesini halktan mı alır? Halka rağmen yazar mı?

Senaristin karşısına konuşlanmış “halk” diye bir topluluk yok aslında. Bir topluluk içinde yaşadığı için doğal haliyle ortaya çıkmış şahitliklerinden söz edebiliriz. Bu şahitlikler de kopyala yapıştır şeklinde senaryoya aktarabileceği şeyler değillerdir çoğu zaman. Şahitlik ya da gözlem bir kapı açar. Olduğu hali ile alınıp senaryoya konulmaz. İlham verdiği, ufku ve düşünceyi açtığı yerler olur. Senarist hayatta şahit olduğu bir parçayı hangi bağlamda hikâyesine yerleştirileceğini bilecek maharettedir. O parçayı bulduğunda onu bir zemin ve bağlam dahilinde nasıl bütüne katabilir? Senaristliğin gerektirdiği maharet öyle bir maharettir. Bunun yanısıra öyle bir hayat hikayesine rastlarsın ki, oturup dinlersin baştan sona… Buradan da bir senaryo çıkabilir pekâlâ… Tek bir yöntem ve biçim yok yani. 

Yazım sürecinde kendinize sansür uygular mısınız?

Sansür denilince bir iktidar, erk, kurumsal yapı toplumun menfaati adına bir müdahalede bulunuyor gibi bir anlam ortaya çıkıyor. Böyle bir şey benim başıma gelmedi ama otosansür üzerine kafa yormak lazım. Otosansür derin bir konu. Hangi mevzuya eğildiğimiz, neleri anlatmayı tercih ettiğimiz üzerine düşünmek gerekiyor cesaretle… Daha gündelik düzeyde cevaplarsak, böyle bir hissiyat içinde yazmıyorum. Senaryoyu talep eden yapımcıların o işe ikna olması gerektiği bilgisiyle hareket ediliyor ister istemez tabi ki… Onun için aklınıza gelen bazı hikayeleri ertelemek ya da daha uygun zamanda çekmek gibi bir yol haritasını benimseyebiliyorsunuz.

Yazmanın doğal sürecinde perdeleme olmasından kaynaklı, hesaplı bir sansür hep var aslında… Yazmak eylemini şahsi bir uğraş olmaktan çıkaran şey, hikayenin ana bağlamı. Yazarın bir hikayeyi niye anlatmak ve hangi duyguyu geçirmek istediğinden emin olması gerekiyor. Hikayeyi kurduktan sonra artık o bağlamın etrafında bir ağ örmeye başlıyorsun çünkü. Ona sadık kalmak üzere bir yol çiziyorsun. Hikaye senin dünyandan çıkmış olsa bile bu süreçte mesafe kazanıyorsun. Bu mesafe de yazmayı mümkün ve sağlıklı kılıyor bence. Sağlık kısmı şöyle, benim de anlatacaklarım var diye ortaya atılmanın ötesinde insanın kendisine anlatıcı payesi vermesinin düşünsel bir bedeli olmalı diye düşünüyorum.

Seyirci olarak filmi izlerken içimizi titreten, hayrete düştüğümüz anlar var. Senaristi olduğunuz filmi izlerken neler hissettiğinizi bizimle paylaşır mısınız? Yazdığınız filmi ekranda görmek nasıl bir şey?

Muhakkak ki en başta bir şükür vesilesi. Çokça emeğinin olduğu bir senaryo, elini taşın altına sokan diğer insanların da gayretleriyle bir filme dönüşüyor. Günümüz şartlarında birçok olmazın bir araya gelip de insanın hikayesini bir film olarak seyretmesi, bir fikirden yola çıkılan günler düşünüldüğünde hayretlik bir durum gerçekten… Rasyonel şekilde değerlendirmeye bu hayretin ardından sıra geliyor. Ben, senaryosunu yazdığım filmi çok rahat seyredemiyorum. Seyrederken senaryoyu ve filmi ortaya çıkaran diğer unsurları, “Başka türlü olabilir miydi?” diye tekrar tekrar yoklarken buluyorum kendimi… Seyirci gözüyle seyredip duygusal bağımla ilgili es geçebileceğim gerçek tepkilerimi aradığım anlar oluyor. Tabi doğal olarak defalarca izlediğim için hepsinde farklı hisler, düşünceler olabiliyor. Sonunda bir kader icabı ortaya çıkanı hatasıyla sevabıyla kabul etmek kalıyor. Ardından da hep aynı yerde dolanmamak için filmden uzaklaşma meyli ortaya çıkıyor. Yeni mecralar bulabilmek için takılmadan devam etmek gerekiyor çünkü.

Dilsiz filmi özelinde aklıma ilk gelen etkileyici sahne: Selma’nın zarureten Sami’nin evinde kalması nedeniyle Sami’nin montunu alıp evden çıkması; çıktıktan sonra evin dışından, ışığın yandığı penceresine doğru bakması bende bir duyguyu temsil ediyor. Gönlünde bir duygunun yeşermeye başladığı zamanlar… Ertesi gün evine döndüğünde masasında Selma’dan hatıra olarak elif harfini buluyor. Bunlar Sami’nin yandığı anlar… Hikayenin ana bağlamına da oturuyor: “Aşk olmadan meşk olmaz.”

Bir senarist olarak film izlerken ya da günlük hayatınızda takıldığınız hususlar oluyor mu? Meslek hastalığınız var mı? Nasıl bir şey?

Bir filmi, bir diziyi senarist refleksiyle izlemekten kasıt: “Yanlışı bulmaya çalışarak izlemek” demek oluyor. Ben sürekli yanlışı bulmaya çalışarak seyretmiyorum ama bazen de yanlış, gayret sarf etmeden gözünün önüne geliyor. Oyunculuklar, oyuncu yönetimi filmi daha özgür bir şekilde seyretmeyi engelleyebiliyor. Tabii ki insan zihni bunların hepsini yaparken bir yandan da duyguya odaklanabiliyor. Seyretmek, bu kadar teknik bir süreç değil yani benim açımdan…

Yazma sürecinde acele ettirilmekten pek hoşlanmıyorum. Yazarken, dışarıdan bakıldığında çok bir şey yapmıyorsun gibi görünüyor. Hikayeyi kurarken, düşünürken, insanlarla konuşup mekan gezerken; dışarıdan bakıldığında hiç yorucu bir eylem içinde değilmişsin gibi gözüküyor. Ama, aslında çok içerde, dışarıdakilerin göremediği yoğun bir telaşe hali oluyor. Bir anlam arayışı üzerine, parçaları uyumluca bir ipe dizmek gayreti… Bu telaşe içeride sürüp giderken bir de dışarıdan gelen “acele çağrısı” rahatsız edici olabiliyor. Yoğunlaştığınız bir işin, bir an önce “paketlenip” bir yerlere sunulması, sete yetiştirilmesi istenebiliyor. Profesyonellik deadline gerektiriyor muhakkak ama acelede her halükarda toparlanır bakışıyla senaryoyu küçümseyen bir taraf sezdiğimden heralde, diken üstünde hataya daha açık hale geliyorum.

Ben, tam bir gece insanıydım. Artık gündüze çekmeye zorluyorum kendimi. Şartlar, haller insanı değiştiriyor. Bir yazıhanem var.  Yazmaya oraya gitmeye çalışıyorum. Evde, aile telaşesi içinde zor olabiliyor. Sessizlik ve kapanma gerekiyor. Ama bunun dışına çıktığım da oldu. Mesela Tahta Kılıç isminde, Kosova’da geçen bir senaryo yazdım. Film çekilirken bir sahne eklemek üzere yönetmen Emre Konuk ile konuştuk. Sahnenin çekildiği evin bahçesine geçtim. Orada bir sandalyede oturup gereken o sahneyi yazabildim. Aslında bu bir odaklanma meselesi… İnsan şartlara uyum sağlıyor. Mustafa Kutlu’nun kalabalıkta, insanların içinde yazdığını duymuştum mesela…

Kosova Savaşı zamanında babası kaybolan “Haydar”ın arayışına odaklanan ve Emre Konuk’un yönetmenliğinde Kosova’da çekilen “Tahta Kılıç” filmi, sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. (Kaynak: Musa Alcan – Anadolu Ajansı)

Bülent Oran bir kahvede farklı masalara farklı senaryolar koyup aynı günde yazıyor. Bir masada birini yazıyor. Öbür masaya oturuyor diğerini yazıyor. Sonra üçüncü masasına oturuyor başka birini yazıyor.

Yazarlık yalnızlık demek. Yani öyle bir tarafı var. O yalnızlıkta, insanların canına tak ettiği bir yer de var. Belki topluluk içinde yazmak, yalnızken kolayca kaybedilen neşeyi diri tutuyor. Yeni şahitliklerle beraber bir şekilde akış sağlıyor olabilir.

Yazım sürecinde “şu kitapları okumayayım ya da kitap okumayayım, film izlemeyeyim; etkilenirim“ gibi endişeleriniz oluyor mu?

Her senaryoda böyle olmayabilir ama bir konu üzerine yoğunlaşmış bir hikâyeye çalışıyorsan, muhakkak o konuyla ilgili bir vukufiyet kazanmaya çalışıyorsun. Dilsiz’de hatla ilgili, o dünyayı tanımak için okumalar yaptım. Kosova hikayesini yazarken hem tarihsel hem de oranın bugünkü gerçekliğini anlamaya dair okumalar yaptım. Bunlar zaten doğal mesai… Onun dışında, tamamen serbest okuma yapmak; o yoğunlaşma içinde dünyana başka bir şey sokmak, benim açımdan zor olabiliyor. Fazla yoğunlaşınca da bütün dünyanın o hikaye minvalinde dönmediğini hatırlamak gerekiyor. Böyle zamanlarda yoğun kurmaca yapılardan çok, kalbe dokunan metinleri tercih ediyorum.

Dilsiz filmin fikri nereden gündeminize düştü?

Bütün Saadetler Mümkündür (2017) filminin senaryosunu Semih Kaplanoğlu Hoca ile paylaşmıştım. Ben Kaplan Film’in ofisine gidip gelirken Murat Pay ile orada tanıştık. Semih Hoca, filmi çekmek konusunda beni şevklendirdi. Küçük küçük adımlar atmaya başladım. Murat Abi ile de o süreçte görüşmeye başladık. Bilim Sanat Vakfı’ndan merhabamız vardı. Kaplan Film’deki karşılaşmayla beraber; bu, bir arkadaşlığa dönüştü. Birbirimizle gündemlerimizi paylaşır olduk. O sıralar Murat Abi, Maşuk’un Nefesi’ni (2015) henüz tamamlamıştı. Hat sanatı üzerine yoğun okumalar yapıyordu. Maşuk’un Nefesi gibi kurmaca-belgesel tarzında bir iş yapmayı arzu ediyordu. Murat Abi’nin teklifi ve teşviki ile “Bu filmi birlikte yapabilir miyiz?” gibi bir düşünce doğdu. Dilsiz için masanın başına oturduk. Uzun süre çalıştık, araya başka işler de girdi. İki celsede yazdık diyebilirim. En baştaki kurmaca-belgesel formatı yerine, filmin tamamen kurmaca olmasını kararlaştırdık. Mevlid’in devamında ikinci bir adım olarak; yine bu minvalde bir işle devam etmek, Murat Abi’nin gönlüne düşmüş bir arzuydu. Ben o arzuya eklemlenmiş oldum. Bu süreç içinde, onun kendine sorduğu sorular; benim de sorularım haline geldi. Onun yönlendirmesiyle hat sanatıyla ilgili okumalar yaptım.

Hat sanatı üzerine kafalarda oluşmuş belirli imajlar var. Herkes kıymetini teslim ediyor ama hikmetinin nereden kaynaklandığıyla ilgili düşünsel bir gayret gerekiyor. Filmi, yazarken muhatap olarak “Beni esas alalım.” dedim. Hat sanatının önemli olduğunu düşünüyorum ve buradaki estetiği görme konusunda gayretkeşim ama “Hat sanatı bizim gibi modern dünyanın içine doğmuş çocuklar için niye anlamlı olsun? Bunun hikmeti nerede? Biraz bunu anlatmaya çalışalım, gayret edelim.” diye düşündük. Onun için hikayeyi kurarken hat sanatı geleneğini kesintisiz şekilde devam ediyormuş gibi yapmayalım dedik. Çünkü kesintiye uğradı. Türkiye’nin yakın tarih macerasının dışında, insanlar artık yüzlerini daha kolay tüketebilecekleri mecralara çevirdiler. “Hat sanatı niye kıymetli?” sorusu üzerine düşünürken nostaljiye kapılmak gibi bir tuzak vardı bir taraftan da… Ne nostaljiye teslim olalım ne de bugünün gerçekliği içinde ortaya çıkabilecek çabaları es geçelim diye düşündük. Tabi bu bir denge meselesi. Sami’nin, Eşref Hoca tarafından reddedildikten sonra babaannesinden kalan kitapta okuduğu üzere, kalemini Şeyh Hamdullah’ın kabrine gömmesi, birçok kişice romantik bulunabilir. Babannesinden kalan sandığın içinden çıkanların Sami’yi etkisi altına aldığını düşünürsek, Sami’nin kendi çıkışsızlığını görerek böyle bir hamle yapması gayet mümkün başka bir bakış açısıyla… Her insanın hayatında ipin ucunu bıraktığı böyle “mistik” anlar olabilir.

Eşref de, Selma da biraz Sami gibi… O yüzden Sami’yi açanın onlar olmasını ben çok mantıklı buluyorum. Onlar da bir şekilde kendi köşelerine çekilmiş insanlar oldukları için Sami’nin derdi, dilsizliği, yarası neyse; sanki çaresini de yine kendisi gibi kişilerden bulabiliyor.

Sami, talebeliğe kabul edildikten sonra, Eşref Hoca’yla meşk süreci başlıyor. Netice olarak hoca talebe ilişkisi gelenekte hep saygı ve tâbiyet esaslı bir ilişki. Filmin sonunda bunun dışına çıkıp Eşref’e yüklediğimiz bazı zaaflar üzerinden hoca-talebe ilişkisini bozduğumuz bir yer de var: Sami’nin Eşref hocaya çıkıştığı yer. Aslında nazikçe bir çıkıştı. Duygu olarak yüksek bir hisle söze girdiği için o sahneyi çokça yazdık, değiştirdik. Nasıl bir ton tutturacağımız üzerine epey düşündük. Sami’nin geleneksel dünyanın kodlarına sahipmişçesine hareket etmesini arzu etmedik. Tam da bu noktada hocanın da kendi zaafını görebildiği, kendi zaafı ile yüzleşebileceği bir zemin olsun istedik. Eşref karakteri netice olarak kusursuz, kâmil mürşid diye kurguladığımız biri değildi. İnsanlar hayat içinde, bazı sebeplerin neticesinde küskünleşebiliyorlar. Mesleğe karşı, insanlara karşı, aileye karşı, topluma karşı… Küskünleştiklerinde, aslında o işi niye yaptıkları ile ilgili temel anlamı yitirmenin eşiğine gelebiliyorlar. Küskünlük, bir tür kendini tekrar var edebilme, düştüğün yerden kalkabilme gayretine tekabül etse de birçok değer de aşınmış olabiliyor bu süreçte. Alınganlık bir tarafıyla hastalık. Başına gelenin sebebini, ona sebep olan kişi tarafından bilme, sebeplere takılıp aslolanı görememe hali… Bir tarafıyla da kolay… İnsani bir durum ve hepimizin çokça düştüğü bir hata. Eşref böylesi bir küskünlük içindeydi. Durumu bize oldukça etkileyici göründü: Masasının altından bir tane müzayede kataloğu çıkarıp kendi eliyle yazdığı icazetnameyi gösterip “Bak! Bu iş pazara düştü ve ben buna kendi gözümle şahit oldum” diyor. Bu durum nasıl savunulabilir ki? Sami de diyor ki, “Doğru hocam, kimse bunu savunamaz ama biz bu işi niye yapıyoruz? İnsana dokunmayacaksak, insana dair bilgimiz genişlemeyecekse biz niye bu harflerle meşgulüz?”

Hat sanatına dair bir vukûfiyetim olduğunu söyleyemem. Süreçte karşıma çıkan önemli bir metinde, bir zatın anlatımı sayesinde konu biraz olsun zihnimde toparlanabildi. “Kelam-ı ilahi yani vahiy, Allah’çadır. O kelam-ı ilahi, Resul’ün kalbine harfsiz ve sözsüz olarak iner. Vahye muhatap olmuş Peygamber onu kendi diliyle ifade etmeye başladığı zaman o sözsüz, Allah’ça ihtizaz, titreşim; bir kelama, söze, harfe döner. Onun için, harfler o asıl anlamın sembolleridir, karşılıklarıdır. O harflerin ruhuyla, dünyasıyla meşguliyet; bizi tekrar o asla götüreceği için kıymetlidir.” Anladığımı iddia edemem kesinlikle. Kendi kabımızca idrak etmeye çalıştığımız bir hikmet bu.

Filmi izlediğimde, papağanın Hüdhüd’ün soyundan geldiği halde bugün dilsiz bir kuşa dönmesine atıfla “Dilsiz” isminin verildiğini düşündüm. Senaryonun ismi de mi Dilsizdi?

Senaryoyu ilk çalıştığımız dönemde konuşurken, Murat Abi’nin görüştüğü hattatlardan, okuduğu metinlerden topladığı notlar vardı. Onlardan bir tanesinde kuşun suluğundan yazının üstüne su sıçratması, yazının bozulması ve bunun üzerine hattatın bundan anlam çıkarması üzerine kısa bir not vardı. Bu not minvalinde düşünürken Eşref gibi yalnız ve küskün bir adamın yanına böyle hikmetli bir kuş figürü eklenmiş oldu. Eşref’in onu önemseyişindeki hikmeti ön plana çıkarmak için onu suskun kılmayı tercih ettik ve “Dilsiz” dedik. Zaten Eşref de o hikayeyi anlatıyor. Tahir daha derinden girip “Hüdhüd’ün soyundan” diyor. Konuşup konuşmamasından ziyade hikmet sahibi olmasıyla ilgili, bir silsilenin devamıymışçasına atıfta bulunuyor Tahir. Bu bağlamda “Dilsiz” ismi, orada bir anlam öbeği oluşturdu. Bunun isim olarak filme teşmil edilmesi fikri ise eşim Esra’nın fikriydi. Bir senaryo yazarken, henüz tamamlanmamış olmasına rağmen anlam dünyasını genişleten bir isme sahip olması, benim için önemli oluyor. Senaryoyu erken aşamalarından itibaren “Dilsiz” ismiyle anmaya başladık. Sonrasında da başka bir isim arayışına girmedik.

Senaryo, izleyenin bakış açısına göre farklı katmanlara geçebileceği bir yapıdaydı. Ayrıca diyaloglar çok akıcıydı. İnce işlenmiş birçok detay vardı. Bir kaç örnek verirsem filmin selam ile başlaması, ertesinde Peygamberimize salavat getirilerek cümle geçmişlerimize dua edilmesi, sandık, bisiklet, kalemin kâğıda dokunduğunda çıkardığı ses, mürekkep, yazıların güzelliği, derin anlamlı beyitler, aynada kendini tanımak, hakkından feragat edip incinmemenin aslolduğunun hatırlatılması ve sonunda filmin “hiç” yazısı ile tamamlanması… Bir aşk hikâyesi, kendi değerlerine yabancılaşmış bir gencin çocukluğuna dönüp kendini bulması, hocanın bir talebesinden öğrenilecek bir şey bulması… Bunların tamamının doksan dakikaya sığdırıldığı bir filmin günümüzde yapılıyor olması Türk Sineması adına umut verici.

Film sonrası konuştuğum birçok kişiden hareketle de söylüyorum. Filmde özlediğimiz o kadar çok şey varmış ki… Mesela kimisi bisiklet sahnelerini çok sevdi. Kimisi havuzlu evi, kimisi hat levhalarını çok sevdi. Kimisi Eşref Efendi’yi kimisi de Tahir’i… O yüzden “Devamı gelsin. Bitmesin. Bunun kitabı çıkar mı? Romanı olur mu?” gibi tepkileri seyircilerden sık sık duyduk. Dilsiz filmin, kendimizi içinde bulmak istediğimiz bir dünyası var. Böyle bir dünya kurmuşsunuz gönlünüze, kaleminize sağlık.

Teşekkür ederim.

Filmdeki karakterlerden günlük hayatımızda karşılaşma olasılığımızın en düşük olduğu Hattat Eşref Bey karakterini yazmak zor olmadı mı? Eşref Bey kaç kişinin toplamı, izdüşümü?

Muhakkak ortada olup da görünür olmayan hayatlar, varoluş biçimleri var. Eşref, gelenekli bir damardan gelmiş bir adam. Artık kendisinin çok faydalı olamayacağını düşünüyor. Kendi dünyasına kapanmış… Biraz melâmi-meşrep bir tarafı da var. Çok rastlanmasa da bunu bir tavır olarak taşıyan insanlar var. O melâmi-meşrep tavır, Eşref’in küskünlüğüyle de ilişkileniyor tabi. Her şeyin hızla pazara düşüp ucuzlamasından rahatsız… İşinin ehli olan insanlarda ortak bir tavır bu. İnsan yetiştirme konusunda tecrübe sahibi olan insanlar, tamamen merhamet üzerine inşa etmiyorlar tavırlarını… Bir süre sonra şöyle bir noktaya geliyorlar: “Gerçekten kabiliyetin varsa ortaya koymalısın. Ben sana yetemem. İçinde bir tutku ve arzu varsa bunu ortaya çıkartmak durumunda olan sensin. Kusura baksan da bakmasan da ben gerçeği söylemekle mükellefim.” Eşref de hocalık vasfıyla bu minval üzere tavır alıyor. Küskünlüğe giden damar da böyle bir hakkaniyet kaygısından neşet ediyor zaten. Onun için gerçekçi. ‘Talebe kabul etmiyorum” diyor. Varsın oraya hevesle gelmiş bir adamın hevesi kırılsın. Çünkü, çok hevesli insan görmüş. Filmde diyor ya: “Heveslisi çok ama talibi yok.” Gerçekten talip ise bir şekilde dönüp dolaşır gelir.

Yesârî Mehmed Esad’ın ta‘lik mâil kıtası. (Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi)

Yesari Mehmed Esad Efendi sağ tarafı felçli ve eli çolak olarak doğduğu için ancak sol eliyle yazabiliyor. Bu sıkıntısı yüzünden devrin üstadı olan hattat tarafından talebeliğe kabul edilmiyor. Talip olan yolunu buluyor bir şekilde. Esad Efendi’nin üstün yeteneği inkişaf ettikten sonra onu reddeden üstat, “Cenab-ı Hak bu zatı bizim burun büyüklüğümüzü kırmak için yollamış” diyor.

Eskilere nazaran daha bireyselleştiğimiz bir dönemde yaşıyoruz. O yüzden fimdeki karakterlerin günümüz insanını doğru yansıttığını düşünüyorum. Bu yönüyle de Selma karakterini daha gerçekçi buluyorum.

Selma, içli bir kadın. Eşref ile aynı damardan beslenmiş biri. Ölçülü… Dünyaya dair kanaatleri net. Bu yüzden hüzünle söylüyor söyleyeceğini. Karakteri gerçek kılan şey, toplumda daha sık rastlanır olması değil. Halinin gerçekliği… Bu bakımdan bence de gerçek bir karakter Selma. Hayatındaki sorunlarla uğraşırken de dramatize etmeden yol alıyor. Bakışında, halinde bir sır varmış gibi… Sami’nin de peşinde olduğu sır…

Dilsiz film hakkında gerek yazılı ve görsel medyada gerek sinema salonu çıkışında seyircilerce senaryodaki iki tercihe eleştiri yapıldı. Birincisi filmin bu şekilde bitmemesi gerektiğine dairdi. Devam filmini yazacak mısınız? Filmin senaryosunu hikayeleştirmeyi yada romanlaştırmayı düşündünüz mü?

Filmin devamının çekilmesi genelde ticari sinemanın çarklarına uygun bir yapı. Hat sanatı ile daha anlatacakları olduğunu düşünen birisi, bu hikayeyi farklı şekillerde devam ettirebilir. Ama Dilsiz için böyle bir düşüncemiz olmadı.

Açıkçası romanını yazma ihtimalini de düşünmedim. Senaristlik ve romancılık arasında ciddi farklar var. Kendimce hikaye karalamalarım var ama kalemimin meşgul olduğu temel alan senaryo. Yani hemen roman yazabiliyormuş gibi davranmanın da alemi yok. Romancılara da haksızlık etmeyelim.

Senaryoya ikinci eleştiri ise özellikle Hattatlardan geldi: Sami’nin hocası Eşref’e karşı çıkıp “incinmemek” diyerek dersi bıraktığı sahne. İlk defa Hat Sanatı ile ilgili bir film çekiliyor. Klasik olarak hocanın talebeyi eğitmesi beklentisiyle filmi izlerken bir noktada hocanın da öğrenmesi gereken bir şey olduğu ile yüzleşmesi, seyircinin hayal kırıklığına uğradığı bir sahneye dönüşebiliyor. Bugün olsa yine aynı sahneyi yazar mıydınız?

Eşref, küskün bir adam. Küskünlüğünde haklı. Ama bazen haklı olmak yetmiyor. Çözümün tek bir yolu mu var? Sami bunu soruyor. Evet hocam haklısınız ama bunun tek yolu karşındakine ders verip ona haddini bildirmek midir? Evet, had bilmek önemli; yeri geldiğinde haddini bildirmek de… Ama böyle bir durumda, gönüllerin karşılıklı olduğu bir mecrada haklı çıkmak çok da önemli olmuyor. Bu sahneyi yadırgatıcı olduğunu bilmemize rağmen filme koymak istedik. Özellikle olsun istedik. Bu, filme dair net bir karar.

Orada şöyle kafa karıştıran bir durum da var. Eşref, Karacaahmet’te Sami’nin kalemi Şeyh Hamdullah’ın kabrinden çıkardığını görüyordu. Ve bu denk geliş üzerine onu talebeliğe kabul diyordu. Senaryoda böyleydi bu durum. Her cuma, Eşref’in Şeyh Hamdullah’ın kabrini ziyaret etmesi, Eşref’in bir rutini… Murat Abi sadece -Eşref’in bakış açısından- öznel kameranın olduğu parçayı filmde kullanmayı tercih etti. Aslında Eşref’in Sami’yi uzaktan izlediği an da var. Öznel kamerayı fark edemeyen seyirci, buradaki anlam kaybı nedeniyle sonrasındaki durumları yanlış yorumladı bence. Eşref için “Adam keramet sahibi neredeyse…” gibi yorumlara rastladım. Emirgan’daki çay bahçesinde Sami’yi bulması da öyle yanlış anlaşılıyor. Oysa vapur sahnesinde Sami, hocaya bunu günlük rutini olarak anlatıyor. Aslında kerametli bir durum yok. Ama yanlış anlaşılma şöyle bir düşünce oluşturuyor sanki: “Bunca kerametli adam, talebesi tarafından haşlanıyor.” Bu yanlış anlaşılma hayal kırıklığını da perçinliyor. Murat Abi’nin niyeti altını çizip vurgulamamaktı sadece. Keramete atıfta bulunmak değildi. Ama yine de sahnedeki gerilim insani bir durum. Sahnenin özü değişmiyor.

Hüsn-i Hat sanatı ile ilgili çok daha fazla filme ihtiyaç duyulduğu ortada. Bu ihtiyacı karşılamak için bir senarist olarak üzerinize vazife alıyor musunuz? Dilsiz filmi bağlamında gelenek ve geleneğin bugüne yansımalarına dair düşünceleriniz nelerdir?

Hayatta kıymetli bulduğum hisleri, duyguları, halleri kendi şahitliğime sadık kalarak en sade şekilde anlatmak gayreti içindeyim. Ama belli konular, belli başlıklar belirleyip bu işlerle ilgili bir şeyler yapmalıyım gibi bir düşüncem yok. Türkiye’de gelenek ve tarihle ilgili hiç değinilmemiş, açıkça tartışılmamış birçok konu var. Kendi doğal gündemim içinde yaşarken bu bağlamda karşılaştığım hikayeleri not alıyorum kenara… Bu notları hikâye kalıbına dökmek için kafa yormaya çalışıyorum. Bunlar, dolaylı da olsa dediğiniz yere çıkacak minvalde işler.

Selman Bey, sorularımın yeterli olduğunu düşünmüyorum. Ekleyeceğiniz hususlar varsa dinlemeyi çok isteriz.

Dilsiz üzerine uzunca konuşma imkanım olmamıştı bugüne kadar. Sizin gayretlerinizle kendimi ifade imkanı bulmuş oldum. Tekrar teşekkür ederim.

Samimi cevaplarınız için teşekkür eder, yeni senaryo çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Mevlüt ÜÇPUNAR

Yeşilçam Sineması'nın TV'de gösterildiği yıllarda geçen çocukluğunda ailesiyle birlikte Fatma Girik, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Ayşen Gruda, Adile Naşit, Münir Özkul, Şener Şen, Fikret Hakan, Ediz Hun, Kadir İnanır, Sadri Alışık, Erol Taş, Cüneyt Arkın, Kemal Sunal filmleri seyretti. Doktor, mühendis olmak isteyen çalışkan öğrencinin sinema salonunda film izlemesi ancak tüm okulun birlikte gitmesiyle gerçekleşebildi. Filmi beğenmedi ama salonun başka bir dünya olduğunu fark etti. VCD cihazı ve filmler kiralayıp lisedeki TV salonunda birkaç kişilik gösterimler düzenledi. Bu gösterimlere mühendislik okumaya gittiği İstanbul'da da devam etti. Bir zaman sonra Hollywood filmlerinden sıkılıp Dünya Sineması'na merak sardı. Fransa, İtalya, Almanya, Polonya, Romanya, Macaristan, Yunanistan, Rusya, İran, Kazakistan, Çin, Kore, Japonya sinemalarından meşhur ve muteber tüm filmleri en başından bugüne değin izledi. Yeşilçam'ın küçümsendiği mevcut sinema ortamında onu uyandıran bir dostu sayesinde Ömer Lütfi Akad, Metin Erksan, Yücel Çakmaklı filmlerinin tamamını izleyip bunca zaman niye mesafe koyduğuna hayıflandı. Ülkemizde doksanlarda başlayıp devam eden yeni sinema akımına epey bir eleştirel gözle baksa da çok yakından takip ediyor; festival, online platform, DVD, vizyon filmlerinden ne bulsa izliyor. Türk Sineması diye bir form var mıdır? Nasıldır? Hangisidir? Nasıl olmalıdır? Nasıl olabilir? soruları kafasını epey kurcalıyor. Kendi başına seyrettiği sinema yolculuğunda birçok sinema meraklısı ile yolu kesişti. Bir taraftan da mühendislik yapıyor. Sinema gündemimizi başkaları değil de kendimiz belirleyelim diye kurduğumuz Günce Sinema'da sadece sevdiği, beğendiği filmler hakkında yazacak. Yazılarına açıktan ya da özelden yorum gönderilmesini arzu ediyor. Mesele ettiği şeyleri kavrama hususunda okurdan katkı bekliyor. İlgilisini bulursa filmler hakkında uzun sohbetler yapacak.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2  +  1  =  

Başa dön tuşu