DİZİ

Unutaydım Ölür Müydüm?

*gırtlağımda bir harf büyüyor

buna dayanacağım 

dişlerim kamaşıyor yıldızlardan

buna da.

[1]

Hatırlamak ve unutmak ya da bendeki vücut buluşlarıyla “ya hatırlamaya olmak” (hatırlayamamak) ve “ya unutmaya olmak” (unutamamak)… Yazmayla daha sıkı irtibat kurduğum son dönemimde beni tutuklu kılan, hayatım hakkında etki sahibi iki kavram. Peki ya söz uçar yazı kalır deyişiyle nasıl bir ilişkileri var? Bu atasözü bize ilk intibasıyla yorumlandı hep. Yani sözün uçabileceği bundan ötürü bir şeyleri unutmamak için yazmak gerekliğinin altı çizildi. Bu böyle midir peki, bu kadar tek katmanlı mıdır? Unutmamak için yazmak matah bir şey midir? Onun yerine bu söze şöyle yaklaşmayı yeğ buldum: Sözün tabiatı uçmasıyla yazı ise sâbitesiyle kaimdir bunu bil ve sonra sözünü uçurmamak için gayretli ol ve kalmaması gereken şeyi de yazma. Tabiri caizse bir nevi verilen sözde ve yazılan yazıda tutumlu olmak. Bunu da bu toprakların kültüründe söz konusu bir hakikat dahi olsa bunun teşhir (icbar) yoluyla değil tasvir (çağrışım) yoluyla aktarılmasının makbul görülmesine dayandırıyorum. Bir nevi muhatabına seçim payı vermek aslında fakat hakikatin üzerine düşünmeye pay bırakmak değil, bu karıştırılmasın. Sinemanın kurucu zihninde bir şeyleri ortaya dökmek mahir bir iş gibi algılanıyor. Bilhassa da günümüzde buna Türk Sineması’nın ve dizisinin kendini fazlaca kaptırdığını hissediyorum. Hissetmekle de kalmayıp maruz kalmaya zorlandığımdan biliyorum ama buna sabredeceğim.* Bu bağlamda mottosu “unutursan ölürsün” olan Şahsiyet dizisi üzerinden yukarıda mevzu bahis olan kavramlara değinmek isterim.

bir gün 

söz ile eylemin arası 

açıldı da unuttu insan

ne olduğunu

Burada unutma ile ölüm arasındaki somut bağ Alzheimer hastalığı üzerinden kuruluyor. Şahsiyet’e konu olan olay, küçük bir yerleşim yerinde bir adliye memuru olan Agâh Beyoğlu’nun şahitlik ettiği üstü örtülmüş çirkin olaylardan yıllar sonra öç alma arzusu. Bunun için birkaç defa yelteniyor ancak kararlı olduğu nokta Alzheimer’a yakalandığını ve bu hastalığın kendini ölüme sürükleyeceğini öğrendiğinde başlıyor. Sadece kendi intikamıyla de yetinmeyip tüm bunları onun memuriyeti esnasında henüz küçük bir kız çocuğu olan, şimdilerde ise polis olmuş Nevra’ya göstererek onu ilgilendiren bir olayı anımsatmaya gayret ediyor. Olayların geçtiği yöre insanının neden bağnaz ve kaskatı gösterilmeye çalışıldığı ayrı bir inceleme olabilir. 

 

Ancak burada beni cezbeden nokta Agâh karakterinin hatırlatma eylemini neden bu kadar arzulu ve icbar eder bir şekilde benimsediği ve bu hikâyenin gerçekten doğrultucu bir payının olup olmaması. Bunun için hatırlamaya dair benimsediğim ayrımı açmak isterim. Bunların ilki hatırda kalan yani hatırda kalması elzem olan şeyler. Bunları yazmayacaksın ki hatrın o ihtimamı hiç eksiltmesin o “şey” üzerinden ve derinleştirsin. Dürüst olmak ya da yemek yemek mesela. Bunları yazmanın eylem hâline geçmeyle hiçbir bağlantısı olmadığı gibi eyleme karşı olan hassasiyeti köreltebilir de. Bir şeylerin izini bir yerlerde bırakmış olmak insana bir gevşeme imkanı sunar, fotoğraf çek(in)mek gibi. Yani hatırda yer etmesi gerekenler hatırda kalmalı bir başka ortamda değil. Diğeri ise hatıra gelen. Hatırlamanın bu boyutu için anımsatıcıların varlığı gerekli hale gelebilir, yazmak gibi veya parmağının ucuna bağlanan kırmızı bir kurdele gibi. Ama dikkat ki uyuyup uyanınca farklı bir vücutta bulmasın kişi kendini. Nedir farklı bir vücutta bulmak? Hatırlatıcının varlığında yok olmak.

her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği…

[2]

İnsan, yaşama edimiyle hayatının idamesini kolaylaştırmak için birtakım şeyleri ötede tutarken bir diğer takımı öne çeker. Ha bunu ne kadar bile isteye ne kadar gayri ihtiyâri yapar orası müphem, müphem de kalmalı. Ama yine aynı âciz insan tabiatına hükmederse artık bir üst katmana belki de Tanrılık iddiasına erişebileceğini sandı. Burada bahusus modern insan tabirini kullanmayacağım çünkü insan haddizatında hep aynı insanı temsil etmiştir, modern kavramının eleştiri dahlinde dahi kullanımının insanı Tanrı’dan koparan bir bağlama hizmet ettiği kanaatindeyim. Yani sanki Rönesans’tan Reform’dan veya Sanayi Devrimi’nden önce insanları Tanrı yaratıyordu da bu aşamadan sonra insan kendini yaratır oldu anlayışını yaygınlaştırıyor. Şimdi şu denebilir: “Ne güzel kopabiliyorsak kopalım özgürlüğümüzü bir şekilde satın alalım.” Lakin mevzu Kur’an’da bahis olan İblis’in mühlet istemesinden [3] başka bir şey değil. Tanrı’nın varlığından en haberdar olan, varlığını diğer insanları bîhaber kılmaktan alır. Her neyse fazla laf da âşık usandırır. Şimdi bu Agâh Efendi illa da ben bu kızcağızın geçmişini kurcalayacağım da bak sana neler yaptılardı da senin haberin yoktu, bunları fark et öcünü al ve daha güçlü daha kendi olmuş bir halde yeniden yarat kendini diyerek sürekli yeni vukuatlarla Nevra’nın önüne bir yol çizmeye çalışıyor. Nihayetinde o yolun sonuna da çekiyor Nevra’yı. Peki ne oluyor? Hiç, hani denir ya koca bir hiç.

Acaba

İyi veya kötü şey

Aynı zamanda yerli yerince ve uygun mu?

[4]

Sonun neden hiç olduğu sorusuyla başa dönersek Nevra’nın çocukluğunda yaşamış olduğu olaya varmış oluruz. Tam bu noktada şu tepki kavuşmaya can atacaktır: Ne yani bu kızın yaşadıklarını tasvip mi edelim, üzerini örtüp susalım mı? Susmak bu durumu karşılayan bir eylem değil, konuşmak da keza. Sahici olan yerini ve zamanını bilmek olmalı. Yaşanan olaya ne tepki verileceği konusunda herkesin bir siyâseti vardır ancak olayın biraz dışında durmayı, orayı gözlemeyi yeğ buldum. Agâh Bey’in verdiği bu tepkinin kendi, en az olay kadar vehâmetli değil midir? Hepimizin başından iyiye ve kötüye dair olaylar geçmiştir. Hatta zaman bir koza gibi incelip ağdalandıkça iyinin ve kötünün izi birbiri içerisinde kaybolur. Kazıdıkça bulanıklaşır ağ içine hapseder hale gelir. O halde arzumuz yolumuz üzerine oturmakla [5] neleri kaçırmamızda kendisine hayat buluyor? Hülâsa Nevra hatırladığıyla daha makbul daha kendi olan bir duruma mı yükseldi, hayır. Bu hatırlatmaya icbâr onu belki de ömrünün geri kalanında bir lütuftan mahrum bıraktı. Unutmanın lütüfkâr yaklaşımına kabalık etmemek lazım gelir. Bu olaylar neden başımıza geldi?

Rızasız bahçanın gülü derilmez.

Bir tutum ancak “o” nesneye tutukluk arz etmediği, yanıyla yöresiyle alakalı olmadığıyla sahicilik arz eder. Bu vakayla da alakalı olarak şunu savunmayacağım; bu Agâh Efendi ne yaptıysa hodri meydan ben zıddını yapıyorum. Bu, beni o eylemin nesnesi hâline getirecektir. Akıllı olmayı ve ne sunulursa sunulsun, ki sunan kişinin kendi de olabilir, bir yutturma eyleminin her an vâki olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak tabiri caizse diken üstünde o sekîneti kovalamayı kendine pay biçen durup diyecektir ki; biz ne desek ne yapsak noksandır [6] bunu bilmek bunu unutmamak yolu buldurur ve nispeten de doğru tutuma yöneltir. Yaşadığımız dünyada dikte edilen ve hâkim olan bakış açısı karşılaştıklarımızın anlam dünyamızdaki yerini keşfetmektense onların sebeplerini öncelemek ve bunu yüceltmek yönünde. Bir mekandaki asimetrik bir eşyaya odaklanıp onu düzeltmeye çalışan birini gördüğünde bunu bir çocukluk travmasıyla veya bilinçaltıyla ilişkilendirmeyi gözü kapalı tercih eder. Oysa neden tablo eğridir? Bunun hiçbir önemi yok… Halbuki aslın sebeplerde olmadığını o yolu takip ettiğimizde iç dünyamızdaki çelişkiler, uyuşmazlıklar ve buhran hâli bize söyler. Oysa bazı şeylerin gizli kalması tercih edilebilmelidir velev ki bu yanlış da olsa. Yani ortada bir seçim vardır ve bu ortadan kalkarsa şahsiyet silikleşmeye yüz tutar.

Unutaydım ölür müydüm?

Fotoğraf: Hüseyin Seyyid Kaplan

Takıntı, çocukluk travmaları ve insanın kendine dair bu kadar şey bilme çabası neden? Ya da ne kadar bilebilir ki? Ki bu bilme çabasının ne kadar sağlıklı olacağı konusunda hep şüphe yer etmiştir. Geçmişi anımsarken nostalji ve melankoliden sıyrılabilmek belki bir nebze daha sağlıklı kılardı bu çabayı ancak bu çok zor. Çünkü yaratılan şey sürekli bir devinim halinde ilerliyor. 

Bu bir beton duvar dahi olsa böyle, üzeri muhakkak yosunlanır, yeşerir. İnsan Tanrı’nın bahşettiği hatırlama konusundaki özgürlüğü kendi elinden aldığında işte o zaman kendine mahkûm, altı çukurlanmış bir hayatla karşı karşıya kalıyor. Yitirilecek en kıymetli, geri dönümsüz şey insanın canı. Onun için bizde “Bunu yapsan ölür müsün?” diye bir tabir kullanır. Burada “ölür müsün sorusunun önünü birçok başka eylem doldurabilir ve şunu ifade eder: Yaşamakla kıyasa değer bir başka edim yoktur, ne ki onla eşdeğerdir işte o kıymetlidir. [7]

١ جمادی الآخر١٤٤٢

[1] Partizan, İsmet Özel

[2] Terziler Geldiler, Turgut Uyar

[3] A’raf, 14.

[4] Yusuf’un Kaçırılışıdır, Bir Yusuf Masalı, İsmet Özel

[5] A’râf, 16.

[6] “Ey cemaat siz şüphesiz, emir olunduğunuz şeye asla tâkat getiremeyeceksiniz yahut asla yapamayacaksınız. Lâkin doğrultunuz ve kolaylaştırınız.” (Ebu Davud, Müsned)

[7] Enis Ağabey’e özel teşekkür

Hüseyin Seyyid Kaplan

Kasım 1997/Receb 1418 Malatya Doğanşehir ilçesi, Sürgü Kasabası doğumludur. İlk çocukluk dönemini Konya Hâdim'de ve Sürgü'de geçirdi. Babasının memuriyeti sebebiyle ilkokul 7. sınıf sonuna kadar olan süreci Düzce'de tamamlamıştır. Daha sonra yine babasının vazifesi nedeniyle önce Antep'e ardından Malatya'ya gitmişler ve lise öğrenimini burada Malatya Fen Lisesi'nde tamamlamıştır. Bilgisayar Mühendisliği Lisans öğrencisidir. Sinemayla iki senedir yakından ilgilenmekte ve ud öğrenmektedir.

Bir Yorum

  1. Hayattaki en büyük gerçeğin ölüm olduğunu unutmadan söylemeye çalışacağım. Öncelikle izlerken çok da kurcalamadığım ve fazlasıyla kanıksadığım bu “travmayı hatırlamanın iyi olduğu” fikri veya bu hatırlamanın bir amaç haline gelmesinin doğal olduğu düşüncesini öncelemenizi oldukça kıymetli buluyorum. Unutmamanın ve hatırda tutmanın hayat kurtarıcı olacağı düşüncesiyle yoğruldum en azından bir kaç senedir. Bunun olabildiğince kıymetli olduğunu düşündük sıra arkadaşlarımızla da hep. Unutmamak önemli bir meziyetti. Lakin sizin de söylediğiniz gibi unutmanın bir lütuf haline gelmesini de boşvermiyorum elbette. Yine de özellikle unuttuğumuz bir travmanın gerisinde neler bırakabileceğini düşünüyorum daha çok. Yüzleşmiş olmanın insanı güçlü kılan bir şey olduğunu ve her insanın en az bu kadar güçlü olmayı denemeye çalışmasını önemli görüyorum. Unutmadan yaşadığımız ama her seferinde yutkunarak hatırladığımız şeyler gibi ancak “gerçeği” tenimizde hissedersek “iyileşebiliriz” diye düşünüyorum.

    Diğer yandan bunun, seçimler dahilinde kişiyi, kişiliği, şahsiyeti oluşturduğu düşüncesini ve bunların yıkımının şahsiyeti silikleştireceğini belirtmeniz ne kadar yerinde olmuş. Beni etkileyen kısmın bu olduğunu söylemeliyim. Hayatta bulunduğumuz yer her zaman seçimlerimizle kazandıklarımızdan ibaret değil. En azından Nevra unutmayı seçmiş olmamalı. Bu seçim ona mı kalmıştı ki? Küçük zihinlerin olayları böylesine büyülü yok edişleri oluyor psikiyatri içerisinde. Bunu deşmek şahsiyete de müdahaledir diyebilirim yalnız artık, sözlerinizin ardından.

    Son olarak başta söylediğim sözün etkisiyle yani ölümle bitirmek istiyorum. Ölüyor olmanın en korkutucu yanı yaşamamaktan ziyade unutulmak diye düşünüyorum. Bir fanilik alameti gibi de görülebilir unutulmak. Lakin içimizdeki “tanrı parçacığı” yahut “üflenen ruh” unutulmaya direniyor gibi geliyor bana. Yani buradan çıkacağım yer, insanın unutmaya karşı direnç göstermesi en başta kendi doğasının gereği olabilir. Unutmamanın yahut hatırlamanın bize ne getirdiğine gelince tıkanıp kalıyor gibiyim. Daha mı iyi oluyorum? Sanırım hayır. Ama daha güçlü oluyor olabilirim. Buna değer diye düşünüyorum yine de. Nevra’nın hatırlamasının karşılığı bir hiç olarak elimize düştü. Tek kazanç, biz seyircilerin “şaşırmış yüzleri” oluyor olmalı.

    Kaleminize sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

50  +    =  58

Başa dön tuşu