FİLMGÜNCEL

Uzaklığın Yakınlaştırdığı: Bir Sanrının İzini Sürmek

Sıra dışı bir durumla karşı karşıya kalındığında deneyim, önce kendi içine hapseder insanı, idrakini ise çok sonradan, biz ancak yabancı bir gözün bakışını ödünç aldığımızda bahşeder. Reha Erdem, Mubi platformunda yayımlanan Seni Buldum Ya (2021) adlı deneysel filminde işte bu dış-yabancı gözü edinebilme imkânını tanıyor bize. Hâlihazırda gündemimizde yer eden -içsel ve dışsal- pek çok konuyu işleyen film, hiç yüz yüze gelinmeden, Zoom uygulaması üzerinden çekilmiş başarılı bir post-sinema örneği. Öncelikle bir “Covid-19 filmi” oluşuyla dikkat çekiyor Seni Buldum Ya. Kısa bir zamanda benimsediğimiz olağanüstü koşulları mizahi bir üslup ve oldukça keyifli müzikler ile tahkiye ederek kendimizi aniden içerisinde bulduğumuz için yeterince kavrayamadığımız bir süreci “oturmuş”, “alışıldık” kılıyor. Film, bize anımsamanın yapısındaki “artık bir hikâye sahibi olduğumuz için geçmiş zorluğun kıymet kazanarak zihne ve dile düşüşü” ile deneyimin bir nostalji ögesine dönüşerek kabul edilir ve hatta övünç duyulan bir anıya tekabül etme potansiyelini gösteriyor.

Reha Erdem, bir yaşantının kavrayışını, yaşantı henüz sonra ermeden önümüze sunuyor, önceki yaşantımızdan kalan bir göz ile seyrettiriyor bize mevcut hâlimizi. Hikâyede Serkan Keskin’in oynadığı Felek adlı karakter, insanların bilgisayar kameralarına izinsiz bir şekilde bağlanıyor. Bu kişiler günlük yaşantılarını sürdürürken aniden bilgisayarlarında kendileriyle konuşan bir yüz görerek izlendiklerinin farkına varıyorlar. Pandemi döneminde yaşantımızın şahit olunmasını istemediğimiz pek çok kesitinin bazen elimizde olmayan nedenler sonucunda bazense kendi isteğimizle aşikâr edilişi tıpkı bizde olduğu gibi filmin karakterlerinde de alışılmış bir durum olarak gözlemleniyor; özel alan ihlalinin pek yadırganmadığını görüyoruz. Filmin her bir oyuncunun bilgisayar ekranından çekilmiş olması seyircide kendisinin de özel bir alana girdiği, görmemesi gereken bir âna şahit olduğu hissini uyandırıyor. Erdem, seçtiği bu gösterme biçimiyle, hâlihazırda son derece alışkın olduğumuz bir bağlam ve kamera bakışıyla seyirciyle beyaz perde arasındaki uçurumu silikleştiriyor ve bunu yaparken merak duygusunu da gündemde tutuyor. Bu durum -artık eskidiyse de- akla Byung-Chul Han’ın değişim geçirdiğini de öne sürerek günümüz toplumuyla ilişkilendirdiği, mahkûmların yirmi dört saat boyunca izlendikleri Bentham’ın “panoptikon” adlı hapishane sistemini getiriyor akla. Han, insanların eskiden çarptırıldıkları bu cezayı modern insanın kendi eliyle ve isteğiyle kurduğunu öne sürüyordu, [1] bugün ise modern insanın örtüsüzlük arzusu yerini biyopolitika ile yönetilen toplum düzenindeki gibi dışarıdan gelen zorunlu bir dikizlenmeye, yeniden bir cezaya devrediyor gibi görünüyor. Ev, gün boyu ruhu aşındıran bakışlara maruz kalan kişi için bir sığınaktır; nihayet pozunu silebileceği, daima izleniyor olduğu hissinden kurtulabileceği tek bölgedir. Filmde evdeki bu “ikinci göz” ile karşılaşan bazı karakterlerin yalnızlığı bu durumdan âdeta bir memnuniyet duymalarına neden oluyor ve bir yabancıyla çekinmeksizin dertleşmeye, sohbet etmeye başlıyorlar. İçinde bulunduğumuz zamanın bizi sürüklediği hâletiruhiye, bazı absürt nüanslar da katılarak karakter tasvirine yer yer dokunaklı bir şekilde katılmış. Filmin, biçimsel özgünlüğünün ve sanatın mevcut ağır gerçekliği katlanılır ve masalsı kılma işlevini yerine getirmesinin yanında benim için en dikkate değer kısmı ise ismiyle başlıyor: Seni Buldum Ya!

Dona i Homes, Didier Lourenço

Mucize beklentisinin bir çocukluk alışkanlığı olduğu söylenir. Düş kurmak, bu kurguların ve dahi beklenmedik güzelliklerin gerçekleşeceği inancı, çocuklarda “aşağı” bir ruh hâlinin sonucu değildir ne var ki. Çocuk zihni mantık sınırlarıyla çizilmediğinden ve yalnızca göz ile algılanabilen bir gerçekliğe hapsedilmediğinden henüz, “mümkünlük” çeperinden bakar dünyaya. Çaresiz ve sabırsız bir beklenti değildir onunki; çocuklar tüm genişliğiyle, bilinmezliğiyle algılar dünyayı. Mümkün olanın zuhur etme zorunluluğu yoktur bir çocuk için, mümkün olan oradadır, sere serpe; sakinliğinde. Hazır hâlde bulunuşuyla, olma ihtimaliyle yeterli ve tatmin edicidir. Çocukların, yetişkinlerin içinde var olabilmek ve günlük yaşantıda bir fonksiyon gösterebilmek için istemeden de olsa yontuldukları dünya ise zihin çeperleri ve kurallarla çalışır. Mümkün ve imkânsızın sınırları, bir “olabilecekler” ve “olamayacaklar” listesi çoktandır yerini bulmuştur bizim zihninizde. Gelgelelim tüm kurallara, yazılı ve yazısız gerçeklere, hayal kırıklığına ve acı tecrübemize rağmen mucizelere içten içe biz de inanırız. İnanmaktan geri duramayız demeli ya da. Kalbi doymayan, bir türlü tamamlanamayan kişi, yani Tanrı dışındaki herkes, her yılın yavan gündönümlerini bir işaretin kendisine ulaşması umuduyla geçirir. Kimisi doğadan, aşkın bir varlıktan bekler bu vahyi (“doğadan bir vahiy bekledimse boşuna” [2]) kimisi ise bir insanı seçer yıkımına sebep olsun diye.

Felaket, umutsuzluk ve panik anlarında ruhsal çöküntü yaygınlaşır, ihtiyaçlar ön plana çıkar. Düzen bozulduğunda bir yaşama güdüsüyle herkes ilk bulduğuna sarılır. İnsanın bir yıkımda kurtarılma ihtimali her zamankinden daha az ve umut etme zorunluluğu dolayısıyla her zamankinden fazladır. Yıkıntılar arasında gizli özne için iki seçenek bulunur: Ölmek ya da bir aracı vasıtasıyla göğe yükselmek. İnsanların kameralarına bağlanarak yüklü bir para karşılığında suçlarını kayıttan sileceğini söyleyen dolandırıcı rolündeki Felek, işte bu türde bir içsel hazırlık sonucunda kapılır bir kadına. Diğer müşteriler işlediği küçük veya büyük suçlardan arınma güdüsüyle kendisine inanırken kandırılamayan tek kişi -tek masum müşteri- bir hata sonucunda başvurulan bu kadındır. Masumiyet, bu defa gözü açıklıkla birlikte bulunur: ta ki hikâye sonlanana kadar. Felek ile kapılırlar birbirlerine. Sanal bir gerçeklikte, kamera üzerinden yaşanan bir aşk. Gerçekte sanal oluşudur onu aşk kılan, kamera bir resim görevindedir; karşıdaki tutulamaz, erişilemez, hissedilemez konumu sayesinde hayalde daha derinlere kök salar. Görülebilirlik dünyayı ayaklarımıza getirir, ama aynı zamanda durmaksızın bu imkânın içinde kaybolma tehlikesinde olduğumuz bir dünya olduğunu da hatırlatır bize. “Görülebilir”, sahip olduğu uzam sayesinde yitimi durumunda dünyayı bizden alıp götürür de. Bu bağ, iki yüzlü olmasına karşın bağların en patolojiye açık ve sağlam şeklidir belki çünkü kökünü kişinin öznel yaratımından ve duygusal yatırım kabiliyetinden alır- kimse sahte diyemez ona. İç yaşantı yöneltilenden bağımsız bir biçimde kendi kendine filizlenir, büyür ve yine kendiliğinden, yatırımın bitimiyle, bu enerjinin bir başka nesneye yöneltilmesiyle sonlanır. “İç uzamın koruyuculuğu içine insan Anlam’ı yerleştirir, korur, geliştirir, yıkar ve yeniden kurar.” [3]  Mesafenin, duvarın, bir kameranın kolaylıkla sağladığı imaj, kapılmaya her zaman daha elverişlidir. Bu iki karakter bilinmek istemeyen bir gerçeği örtercesine bir ekranda buluşmak üzere randevulaşır her gün, karşılıklı danslar edilir, sohbetler ve sözler sonra… Ardından sahip olunan yüklü miktardaki para, gizlenmesi için sorgulamaksızın bir diğerinin hesabına geçirilir. Aslında her ikisi de farkındadır gerçekliğin, fakat “çocukluk ederek” kendilerini oyalamasına izin verirler. Kapılmaya, düşünmemeye salıverirler kendilerini. Kameraların, profillerin, umutsuzluğun ve eve kapanmış tüm diğerlerinin arasından o eli yakalayabilmiş olmak hevesi, bastırıldıkça tozu kalkan kir gibi iki aşığın da imgelemlerini kaplar ve bir gün, düşler Felek’i tatmin etmeye yetmeyecektir. Kapılmaya, tatlılıkla avutulmaya duyulan istek hakikati gözün arkasına itmiştir bile. İnsanların gönül hoşluğu uğruna avutulmaya böylesine razı oluşları hakikat ve nesnel realite ile kurdukları bağın kırılganlığına, acziyetlerine ve naiflikliklerine işaret eder bir bakıma. Ve “Bulmak” fiili ancak “tutunmak” ile tamamlayabilir kendini. En nihayetinde gözler açılır, sevilen kadın gerçeği açık yüreklilikle itiraf eder. Dolandırıcı karakterimiz tutuşun, tutunuşunun farkına varır fakat esiri olmaz, imrendiren bir vakarla yüzleşir onunla. Ava giderken avlanılmıştır: suçlu masum, masum ise kendini suçlu konumunda bulur. Sanrı gerçekliğe güzellikle, düşmeyi meşru kılan bir duygunun hatırıyla teslim edilir.

“Kötü mü oluyor sence böyle bir son?”

“Bilmem, ama aşkla bitiyor sonuçta.” [4]

[1] Byung-Chul Han, Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, çev: Haluk Barışcan, Metis Yay., 2019.

[2] İsmet Özel, “Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü”, Erbain, Tiyo Yay.,2017, s. 171.

[3] John Berger, Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü, çev: Zafer Aracagök, Metis Yay., 2016, s. 58.

[4] Reha Erdem, Seni Buldum Ya, 2021.

Zeynep KANTARCI

1999 yılında Yalova'da doğdu. İlk ve ortaokulu Suudi Arabistan'ın Cidde şehrinde, liseyi Yalova'da bitirdi. Çeşitli yazı ve çevirileri Yedi İklim, Cins, Skyroad ve Şiir Versus dergilerinde yayımlandı. Hâlen İstanbul Üniversitesinde İngiliz Dili ve Edebiyatı okumaktadır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

5  +  1  =  

Başa dön tuşu