DİZİGÜNCEL

Yapıyı Söker “Gibi”

Son zamanların fazlaca dikkat çeken platform dizilerinden birisi Feyyaz Yiğit’in Aziz Kedi ile birlikte senaryosunu yazdığı ve başrolünü Kıvanç Kılıç – Ahmet Kürşat Öçalan ile paylaştığı Gibi oldu. Özellikle de gençlerin ilgisini bir hayli çeken, sevenlerinin sosyal medyada komediye dair tartışmalarda güçlü bir şekilde savunduğu ve sahiplendiği bu yapımı başarılı kılan ne olabilir? Arkadaşımın ilk izlediği zamanki şaşkınlığını anlattığı şu cümleleri hatırlıyorum: “İzledim, bölüm bitince bir süre ekrana baktım, bu dizi bir şey yapıyor ama ne yapıyor diye bir süre öylece düşündüm.” Evet, Gibi bir şey yapıyor, bu şey onu diğer komedi dizilerinden ayırıyor, ama ne? Üzerine düşünmeye değer bir soru. Bu yazıda biraz buna eğilip kendi önerimi ileri süreceğim.

Diziyi beğenenlerin sıkça dile getirdiği “Çok samimi, çok doğal” ya da “acayip absürt” yorumlarının bir adım ötesine geçmek, konuyu biraz daha eşelemek ve biraz da teorik boyutta ele almak için bu yazıyı yazmak istedim. Çünkü izleyenler fark etmiş olmalı ki Gibi, “çok samimi” herhangi bir diziden biraz farklı olmasının yanında zaten zor bir tür olan absürt komedinin diğer örneklerinden de bir şekilde kendini ayrıştırmayı başardı. Samimi ise neden samimi, absürt ise neden absürt ve bu ikisi bir arada nasıl olabiliyor?

Lafı uzatmadan, önce varmak istediğim yeri söyleyeyim: Bana kalırsa Gibi, herkesin harcı olmayan yapısökümcülüğü becerebilen bir dizi olduğu için başarılı. Bununla ne demek istediğimizi anlatabilmek için biraz yapısöküm nedir, ona bakmamız gerekecek. Okuyucuyu teoriye boğmak niyetinde olmadığım için, bu kısmı olabildiğince yüzeysel olarak ele alıp meseleyi örnekler üzerinden netleştirmeye çalışmak sanırım daha iyi olur.

Yapısöküm dediğimiz yaklaşım, özellikle edebiyat eleştirisinde karşımıza çıkabilecek bir kavram. Bir yandan da 1960’lar sonrası sosyoloji, psikoloji, dilbilim, tarih, siyaset bilimi gibi alanların tamamını etkilemiş bir dil teorisinin; yani “yapısalcılığın” etkisiyle ortaya çıkıyor. Yapısalcılığın önerisi kısaca şu: İçinde yaşadığımız dünyadaki “şeyler”, tek başına birer anlam taşıyıcısı değillerdir; bir araya geldikleri zaman anlam kazanırlar. Bu bir araya geliş ise bir sistem dâhilinde gerçekleşir ve onların anlamlı olmasını sağlayan bu sisteme “yapı” diyebiliriz. Örneğin; “at” kelimesi ile üzerine binilen hayvanın mı, satranç oyununda L şeklinde ilerleyen bir taşın mı, yoksa bir şeyin fırlatılmasına tekabül eden bir eylemin mi kastedildiğini belirleyecek olan; kullanıldığı bağlamdır. Bu bağlam bir cümle olabileceği gibi bir dönem de olabilir, bir durum da. Sadece kelimelere değil, hayatın akışı içinde karşılaştığımız herhangi bir örüntüye de bir yapı olarak yaklaşabiliriz. Bir film yayınlandığı döneme ve yere göre anlamlandırılabilir. Bir tarihî belgeyi yorumlamak için yazıldığı dönemin özelliklerini bilmemiz gerekir. Bir ritüelin neye tekabül ettiğini, içinde bulunduğu kültüre göre anlamlandırırız. Dolayısıyla parçalar, arkasında onları anlamlandıracak ama kendisi başlı başına elle tutulur, gözle görülür olmayan soyut sistemlere, yani “yapı” dediğimiz şeye bağlıdır.

Yapısalcı yaklaşım, parçaların tek başlarına anlamlarıyla işte bu yüzden ilgilenmez. Parçaların bütün içinde kazandığı anlama bakarak bütünsel gerçekliği anlamaya çalışır. Yapısalcıları takip eden yapısökümcüler ise, bütüncül bir yapı içerisinde bile bazı parçaların nasıl bütünden ayrışarak akışı sekteye uğrattığına dikkat çeker. Onlar daha ziyade sistemi bozan bu parçalara odaklanır, böylelikle aslında yapı denilen şeyin mükemmel olmadığına ve sistemin kendi içindeki tutarsızlıklarına dikkat çekmiş olurlar. [1]

Lafı fazla uzatmaya gerek yok. Tartışma elbette ki bundan çok daha derin ve felsefî, ama bu yazı için şimdilik teoriyi yüzeyde tutmak yeterli olacaktır. Gibi dizisinde yapısökümcü bir yaklaşım olduğunu neden iddia ediyorum? Çünkü dizi, içinde yaşadığımız dünyada akışın içinde çok da farkında olmadığımız bazı sistemlerin, yani “yapı”ların parçalarını tespit edip yerinden oynatarak, onlar üzerinde ufak tefek değişiklikler yaparak önce küçük bir şok etkisiyle onların farkına varmamızı sağlıyor; sonra da üzerinde oynayarak onları absürt bir tabana çekiyor. Bu aslında hiç kolay bir iş değil. Çünkü yapıları, onların içinde akıp giderken ve bir parçası olmuşken fark etmeyiz ve sorgulamayız. Bu diziyi ise başarılı kılan şey bence senaryo yazarlarının bu kalıpları fark ederek akışı bozabilecek parçaları tespit edebilmeleri, ardından ise onlar üzerinde istedikleri gibi oynayarak yapının ta kendisini sarsabilmeleri. Yani tam anlamıyla bir yapısökümcülük.

Dizide izleyicilere samimi gelen şeyin de aşina olduğumuz bu kalıplar, yani “yapılar” olduğu tespitini sanırım artık yapabiliriz. Diziyi diğer samimi yapımlardan ayıran ise bunları bozarak absürtlüğü sağlaması demiştik. Peki hangi yapılardan bahsediyoruz ve bunlar nasıl söküme uğratılıyor? Şimdi izleyenlerin hızlıca hatırlayacağı sahneler üzerinden birkaç yapısökümcülük örneği inceleyelim.

Gündelik hayatın yapısı ve sökümü

Gündelik hayatın kendi içinde bir akışı ve düzeni vardır. Bu akışı genellikle dizilerde, filmlerde görmeyiz ama kendi hayatımızda da var olduğunu fark etmeyecek kadar doğallığına alışmışızdır. Gün içinde telefonumuz elimizde rastgele uygulamalar arasında gezerken ya da televizyon izlerken kanepelere uzanma alışkanlığı çoğu insanda vardır. Gibi dizisine kadar daha önceden fark etmediğim bir nokta, ekranda izlediğimiz dizi ya da filmlerde herkesin genellikle ayakta ya da en azından oturur vaziyette, bir aksiyon halinde olmasıydı. İzleyenlerin dikkatini belki çekmiştir, Gibi karakterleri genellikle ev hâlindeyken ya yemek yiyorlar yahut bir yerlere uzanmış hâldeler. Gündelik hayata dair bu türden bir yapıyı tespit edip dizinin içine taşımak hem gündelik bir samimiyet uyandırıyor, hem de farkında olmadığımız bir davranış kalıbının farkına varmamızı sağlıyor.

Pek çok izleyicinin beğenisini kazanan Vatka adlı bölümde aslında gündelik hayatın içinde ağırlığını kaybetmiş ama yine de gerilimi devam eden, çoğu zaman kahvehanelerde ya da arkadaş arasında muhabbete konu olan “gündelik siyaset” tartışması örneği izliyoruz. Herhangi bir görüşü beğenebilir ve benimseyebiliriz, delillendirmeden ya da mantıksallaştırmadan savunuyor olabiliriz. Feyyaz Yiğit’in canlandırdığı Yılmaz karakteri, bölümde böyle bir konumdadır ve sadece “80’ler modasını sevdiği ve vatkalı ceketleri beğendiği” için arkadaşları ve toplum tarafından eleştirilir, dışlanır. Neden vatkalı ceketleri bu denli savunduğunu temellendirmemesi bir tarafa, arkadaşlarının sırf bu yüzden onu dışlamaları da bir o kadar havada kalır. Birbirlerini ötekileştirirler, dışlarlar, gruplaşırlar; sadece bu sebepten dolayı birbirlerine karşı “faşist” gibi yakıştırmalarda bulunurlar ve kavga ederler. Konuşulanlar aslında gündelik hayatta oldukça aşina olduğumuz yüzeysel siyaset tartışmalarına, memleket meselelerini konuşma biçimimize çok benzer. Bu türden tartışmalar bir kişiyi ya da görüşü savunmak üzere olduğu zaman bize normal gelir, şaşırmayız. Ancak bu örüntünün parçalarından birini söküp yerine siyasî bağlamdan kopuk bir başka şey, mesela “vatkalı ceket” koyarsak tüm bu yüzeysel politik tartışmalar anlamsız ve havada kalır. Hem yapının farkına varırız hem de ne kadar kırılgan ve absürt olduğuna.

Gelenek, en belirgin yapılardan biri

Gelenek de buna benzerdir. Kan Parası adlı bölümde aslında yanlışlıkla öldürülen kişi için ailesine diyet ödeme geleneğine ve bunun taraflarca nasıl sömürülebilir hale gelebileceğine dikkat çekilir. Belki yerel kültürlere saygı duymak, belki de geleneği karşısına almamak için şehir hayatında bile bu türden adetlere uyum sağlandığını görebiliriz. Herhangi bir dizide ya da filmde, sokak arasında yapılan bir düğünde seken kurşun yüzünden birinin hayatını kaybetmesi ve bunun karşılığında ailesinin diyet talep etmesini bir başka dram senaryosunda, bir taşra ya da kenar mahalle hikâyesinde izlersek garipsemeyiz. Aşina olduğumuz kalıp budur çünkü. Ama ölüm biçimini değiştirelim, parçayı oradan söküp başka bir parça getirelim mesela. Fantastik denecek kadar da gerçek dışı ya da büyülü olmasına gerek yok, gerçekliği olan ama bulunduğu yerde çok da anlamlı durmayacak bir parça: Çay tabağı yere düşer, bir amcanın çıkan sesten ödü kopar, kalp krizi geçirir ve oracıkta ölür. Bizde şok etkisi yapan parçaların gerçek dışılığı değil, yapıyı bozacak şekilde bir araya getirilişleridir. Ne çay tabağının düşmesi gerçek dışıdır, ne yaşlı birinin kalp krizi geçirmesi, ne de ölen birinin yakınlarının kan parası talep etmesi. Ancak bu parçaların her biri ayrı yapıların parçalarıdır ve rastgele bir araya getirilişleri gerçek dışı bir etki oluşturur.

Gelenek kendi içinde bütünlüklü bir yapıdır, modernlik ise başka kodlarla çalışan başka bir yapıdır. Bu yapılardan birinin parçasını söküp diğerine takmak, ortaya çıkan zıtlıktan da absürt bir etki yaratmak mümkün. Dizinin 21. bölümü (Eşref Hidayet Gürdal Kültür Merkezi) böyle bir noktadan yola çıkıyor. Sahnede izledikleri horon oyununun ardından Karadeniz yöresi folklor ekibiyle bodrum katında mahsur kalan iki başkarakter, oyunu sergileyen ekiple modern dans ve performans sanatları üzerine felsefî bir tartışmaya girer. Tam bu sırada mahsur kaldıkları yerin bir depo olduğu ve birkaç koli şalgam suyunun bulunduğunu fark ederler. Az önce dansın insanlık tarihindeki yerini folklor ekibiyle konuşan ekip dakikalar içinde şalgam suyu içme telaşına düşer. Kolilerden çıkan şalgam suları paylaşılırken bir yandan da başkarakter Yılmaz, orada mahsur kalan Behçet adındaki yaşlı dans hocası ile Behçet hastalığının tarihini konuşmaya başlar. Birbirinden kopuk gündelik parçalar en olmadık yerlerde bir araya getirildiğinde, bağlamdan kopup tek başlarına kaldıklarındaki anlamsızlık daha da belirgin hâle gelir.

Geleneksel kodların yerlerinden oynatıldığı ve sorgulamaya açıldığı bir başka bölüm de Gülnuray adlı bölümdür. Kırsal bölgede hâlâ sürdürülen “ağalık” sisteminin uzantısı modern kentin içine kadar uzanmıştır. İç göç yoluyla şehre gelmiş bir kadının şehir hayatında tutunma çabası, geleneksel sistemin çok dışında bir grupla karşılaşmasıyla bir çatışma unsuruna dönüşür. Hikâye bu iki kavuşmaz gibi görünen karakteri duygusal bir bağla bir araya getirecek gibi olur, Yeşilçam melodramlarından çokça aşina olduğumuz farklı dünyaların uzlaştırılmaya çalışılması gibi. Karakterlerimiz hikâyenin akışı gereği kendilerini tanışmaya davet eden “ağa”nın yanına da giderler, ilk bakışta geleneksel yapıya karşı durmazlar ve onun bir parçası gibi davranmaya çalışırlar. Ancak yanlarında tesadüfen getirdikleri badminton raketleriyle yemek yiyen ağa ve etrafında çember olmuş köylülerin arasında bir evin ortasında oynamak zorunda kaldıklarında yine zihnimizdeki yapı bozulur. Şehirli karakterin ağzından sisteme eleştiri duymak bizi şaşırtmaz, ama bu sefer ağanın kendi ağzından sisteme eleştiri duyarız: “Bazen ben de düşünüyorum, çok saçma geliyor, ama sistem… Ortada bir piramit var, en tepesinde ben!”

Dünya üzerinde belli kabilelerde var olduğu söylenen insan eti yeme, yani “yamyamlık” adı verilen alışkanlığa dair bir belgesel izlesek gayet inandırıcı ve aslında bir açıdan korkunç buluruz; ama Erasmus programı ile ülkeye gelen bir Avrupalı öğrenciden bunu beklemeyiz. Hele de evdeki yaşlı bir akrabayı yemesini. Üstelik tam da en yakın arkadaşımız bir pop müzik albümü çıkarmışken ve çıkış parçasının adı “Seni Yerim” iken. Bir pop şarkısında rahatlıkla duyabileceğimiz bu sözleri kanibalizm ile yan yana düşünmeyiz, çünkü şarkı içinde kazandığı anlam tamamen farklıdır. Halbuki yapbozun bu parçasını bağlamından söküp başka bir yapıya dâhil ettiğimizde kazanacağı anlam başkadır. Bu tarz yanlış anlaşılmalar klasik komedinin çokça kullandığı olay karıştırma yöntemidir. Ancak sözleri yanlış anlaşılmalara sebep olabilecek bu şarkıyı ilkel bir kabilenin içine yerleştirerek komedi unsurunu yakalamak yerine bir yamyamı şehrin göbeğine, üstelik Avrupa Birliği uyum süreci kapsamında yürütülen eğitim programı ile getirirseniz; bununla da yetinmeyip yamyamdan alınacak olan intikam hikâyesini yöresel bir kan davası kurgusuyla birleştirirseniz ortada ne yapı kalır, ne de anlamlı bir parça. Gibi dizisinin en beğenilen bölümlerinden Erasmusla Gelen Yamyam bölümü de yapısal kalıpları bir değil birden fazla defa böyle kırarak ve yeniden birleştirerek zihni sekteye uğratabiliyor.

Yapısöküm yönteminin Gibi dizisinde gündelik hayatta alışageldiğimiz kalıplar üzerinde nasıl kullanıldığını sanırım anlatabilmiş oldum. Buraya kadar bahsi geçen örnekler elbette ki çoğaltılabilir. Ama özetleyecek olursak denilebilir ki gündelik hayatın kendi akışı belli yapılar dâhilinde gerçekleşir ve içinde yaşarken bunların çok az farkına varırız. Onları oluşturan parçalar yerinden oynadığında, yerlerine orada olmasını beklemediğimiz başka yapıların parçaları geldiğinde ancak var olduklarını fark eder ve onlara yabancılaşırız. Peki, gündelik hayat ve gelenek dışında başka nerelerde yapılar vardır ve bunları dizide nasıl okuyabiliriz?

Kelimelerin ötesinde

Yapısalcılara sorarsanız size her şeyin zaten yapıdan oluştuğunu söyleyeceklerdir. Yapısalcılığı kendisine dayandırdığımız Ferdinand Saussure dil bilimciydi, dolayısıyla açıklamalarını da dilin yapısı üzerinden örneklendirerek yapmıştı. Ancak bu yazıda Gibi dizisinin dil üzerinde yaptığı oyunları sıralamaya kalkarsak detaylarda boğuluruz. Zannederim dizinin ismi bile (bir edatın bir isim, hele ki bir başlık olarak kullanılması ilk defa karşılaştığımız bir özellik sanırım) bize bir ipucu veriyor. Diğer yandan bazı bölüm isimleri de ilk okuyuşta alışageldiğimiz akışı bozuyor ve tek başına ne anlama geldiğini anlayamıyoruz, ancak dizinin içinde oturduğu bağlamı gördükten sonra bir anlam verebiliyoruz. İşte post-yapısalcılığın üzerine basmak istediği nokta tam da bu: Parçaların tek başına bir anlam taşımadığına dikkat çekmek. Ayırtma Yenilemesi, İki İçi Dışı Bir Kişi, Yılmaz Bey Banyo, Birinci Kabak gibi bölüm başlıkları bence buna güzel örnekler.

Biçim üzerinde yapısökümcü oynamalar

Sinema filmi, televizyon dizileri gibi medya ürünlerinde de işin yapım tarafındakilerin farkında olduğu ama izleyicinin -özel bir ilgisi yoksa- çok da fark etmediği sistematik yapılar vardır. Mesela bir trajedide dramatik yapıyı güçlendiren duygusal geçişler, epik bir eserde kahramanca konuşmalar ve onlara eşlik eden güçlü müzikler, sanat sinemasında karşılaştığımız hızlandırılmamış/durağan zaman akışı gibi. Gibi dizisinde yer yer bu unsurların da bağlamından koparılarak kullandığını, yeni bir düzene göre yerleştirildiğini görüyoruz. Örneğin, postmodern bir sanatçının eserinin rağbet görmemesi ve toplum tarafından anlaşılmaması sonucu hezeyana kapılmasını, ağlayarak haykırışını bir dramda görmek bizi şaşırtmaz. Ama evin duvarına 20 lira karşılığı badana yapmak üzere gelmiş yaşlı bir adamın, badanası beğenilmediği için ağlayarak histeri krizi geçirmesi ve ardından gelen katarsis bu yabancılaşmayı sağlayabilir. Keza vatkalı ceketleri yüzünden toplumdan dışlanmış bir karakterin ıssız sokaklarda oraya buraya yalpalayarak gezmesi, kulağında ona verilen nasihatlerin yankılı bir dış ses şeklinde çınlaması, yağmurlu bir gecede çamurlar içinde sürünerek kendini terzinin kapısında bulması da başka bir türün yapısal unsurları olduğu için, sökülüp buraya yerleştirilmeleri garip gelir.

Benzer şekilde, fantastik filmlerde görmeye alışkın olduğumuz “kötücül bir gücün serbest kalması sonucu acilen konuyla ilgili kahramanların toplanması” sahnesini izlemek bize başka bir filmde, mesela Yüzüklerin Efendisi’nde komik gelmez. Ama bu türden bir toplantıyı bizim yan mahalleye yerleştirirseniz, sokaktaki bir anaokulu inşaatının temel kazısı sırasında serbest kalan bir “karanlık güç” yüzünden yapılan bir apartman toplantısı hâline getirirseniz yine böylesi bir etkiyi yakalarsınız. Diğer taraftan özlü sözleri filmlerde bilgelerden duymaya alışkınızdır mesela, ama böylesi bir dizinin gündelik kahramanları kahvaltıda pijamalarıyla çay doldururken söylediklerinde ya da piknikte çekirdek çitlerken varoluşçuluk üzerine konuştuklarında komik buluruz.

Zaman çizgisinin unsurlarına müdahale

Anakronizmi yabancılaştırıcı bir unsur olarak kullanarak da yapısökümcü bir etki elde etmek mümkündür. Güncelin penceresinden, bugünkü değer anlayışımızla geçmişe bakarak parçaları birbirine karıştırmak Gibi dizisinin her sezonun son bölümünde yaptığı oyunsallıklardan. Birinci sezonun son bölümü Atın Bulunuşu’nda olay avcı-toplayıcı dönemde geçmektedir ve kahramanlar daha önce hiç karşılaşmadıkları bu hayvanı tanımlamaya uğraşmaktadır. “Vizyon sahibi olmak”, “siyasetin şeffaf olarak yürütülmesi” gibi güncel insanın meselelerini bugünden sökerek kabile hayatının içine yerleştirdiğimizde yapının akışı bozulur. İkinci sezonun son bölümü olan Vita Brevis’te ise Antik Roma’da geçen bir hikâyeyi bugünün gözlüğüyle izler, yine günümüz insanının dertlerinin o dönemin bağlamına yerleştirildiğini görürüz: Moda, psikolojik sorunlar, slogan siyaseti vs.

Üçüncü sezonun son bölümü ise Ortaçağ Fransası’nda bir panayırda geçer. Kraliçe ile görüşme yapmak için bir yığın badire atlatan karakterler en nihayetinde onunla karşılaştıklarında gündelik meselelerden; arazi tapusu, çocuk kralın kaçıncı Louis olduğu, çoluk-çocuğuna isim koymak gibi konulardan konuşurlar. Bu bölümde ilginç olan ise ilk bakışta absürt gibi görünen çoğu unsurun aslında gerçeklikle bağlantısı olmasıdır. 1600’lerde değil belki ama, 1720 yılında Osmanlı ilk defa Fransa’ya elçi gönderecektir ve o zamanın kralı XV. Louis henüz 11 yaşında bir çocuktur. Elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin bu ziyarete dair anılarını, o dönem yazdığı seyahatnamesinden okuyabilir ve bu bölümde absürt gibi görünen donelerin bu sefer de gerçekliğe bu kadar yakın olmasına şaşırabilirsiniz:

Birkaç günden sonra Lala Merşal, ziyafet tertib edüp bizi davet eyledi. […] “Kralı görmeden hazzeder misiniz?” deyu sual eyledi. […] Kralı daha önce Name-i Humayun’u teslim ederken buluştuğumuz Divanhânede, tahtında bulduk. Birkaç beyzade ile sohbet ederlermiş. Lalasıyla bizi görünce tahtından inüp bize doğru döndü, buluştuk. Ayak üzerinde birçok dostane sözler söyleştik, latifeler ettik. Hançerimizi, elbisemizi birer birer temaşa eyledi. Lala Merşal, “Kralımızın güzelliğine ne dersiniz?” deyu sual eyledi. “Maşallah” dedik. “Henüz on bir yaşında, dört aylıktır. Şimdi bu boyu bosu ile hiç güzel olmaz mı? Hem saçları da takma değildir, bakın?” deyu kralı tutup arkasını çevirdi. Biz dahi saçlarını okşadık. “Yürüyüşü dahi güzeldir. Şöyle yürüyünüz, görsünler!” dedi. Kral dahi Divanhâne ortasına kadar yürüyüp yine avdet eyledi. “Daha süratli hareket eyle, koştuğunuzu da görsünler!” dedi. Kral dahi tekrar koşarak Divanhâne ortasına varıncaya kadar seğirtip avdet eyledi. Merşal: “Beğendiniz mi?” deyu sual eyledi. Biz dahi “Barekallah” deyu cevab eyledik. [2]

Osmanlı devlet adamlarından Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa sarayında dönemin çocuk kralı XV. Louis ile arasında geçen bu muhabbeti seyahatnamesinde birinci elden okuduktan sonra Gibi dizisindeki kurgusal dünyanın zannettiğimiz kadar uçuk olmadığını, aslında bazı gerçeklere referans verdiğini de göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Zaten yapısökümcülüğün dikkat çekmeye çalıştığı konu da bu: Gerçek hayatın sistemi zannettiğimiz kadar düzenli değil, yapıbozumcu unsurlar aslında her yerde ve dizi bunları yüzeye çıkararak onların farkına varmamızı sağlıyor.

Popüler akımların yapısına eleştiri

Güncel hayatta bir anda parlayıp kaybolan modalar, yeni nesil akımlar ve bunların gündemi bir anda sararak herkese normal gelmesine de Gibi’den bir eleştiri sesi duymaktayız. Mesela Yanlış Mentor adlı bölümde başkarakter kendisini gece bir grup yankesiciden tesadüfen kurtaran ve sislerin içinde kaybolup giden ihtiyarın peşine düşer. Uzakdoğu kökenli dövüş sanatlarına benzer bir eğitim sisteminin talebesi olduğu zannıyla uzun süre ihtiyarın çırağı olur ve onun gündelik işlerini halleder ama hikâyenin sonu hüsranla biter, çünkü karakterin peşinde olduğu “öğreti”, yine İstanbul’un şehir hayatının içine yerleştirilmiştir: Eğitim için kütük bulmak ve taşımak zordur, doğada eğitim yapacakları sırada zabıta gelir ve onları bölgeden uzaklaştırır, antika mobilyalarıyla klasik Türk ev ortamı akro-yogaya benzer hareketler yapmaya çok müsait değildir.

Yine son zamanda hem dijital hem de konvansiyonel medyada çokça popüler olan “sokak röportajı” alışkanlığına da dizide dikkat çekilir. 16. bölümde, gerçek örneklerinde olduğu gibi içeriğinin hiçbir önemi olmayan bir sokak röportajı yüzünden kahramanımız toplum tarafından linç edilme tehlikesiyle yüz yüzedir. Bu unsuru gerilim dolu bir kovalamaca-kaçış senaryosunun içine entegre ettiğinizde, hatta karakterlerin akıbetini toplumsal hayattan izole olup mağarada yaşayacak kadar öteye götürdüğünüzde yine iki ayrı yapının parçalarını sökmüş ve başka bağlamlarda yan yana koymuş olursunuz.

Günümüz gençlerinin sosyal medya ilişkilerindeki hareket kalıplarını adlandırmak için sıkça kullandığı “love-bombing” (sevgi bombardımanına tutma), “gaslighting” (özgüvenini kırma), “ghosting” (bir görünüp bir kaybolma) gibi terimleri yaşlı bir amcanın umutsuz sevdasını anlatmak için kullandığınızda bu kavramlara pek de aşina olmayan bir önceki nesle atfederek iki ayrı yapının parçalarının yerini değiştirmiş olursunuz. Ghosting adlı bölümde sosyal medya kullanmayan, sevgisini 1990’ların başında yaygın olan bir yöntemle yani müzik üzerine şiir okuduğu duygusal klipler çekerek ve bunları video kasetlere kaydederek ifade eden yaşlı amcaya yapılan haksızlığı karakterler “love-bombing, gaslighting, ghosting” şeklinde dile getirirler.

Örnekler çoğaltılabilir. Ancak vurgulamak istediğim noktayı yeterince netleştirdiğimi düşünüyorum. Bana kalırsa Gibi dizisi, iyi bir yapısökümcülük örneği. Ancak başta da söylediğimiz gibi, yapısöküm göründüğü kadar kolay değildir çünkü önce yapıların farkına varmanız gerekir. İçinde yaşarken, varlığını hiç sorgulamayacak kadar onların bir parçası olmuşken bunu yapmak epey zordur ve nitelikli bir göz gerektirir. Sorgulayıcı bir bakış açısı belki bu imkânı verir ve çoğu stand-up yazarının yaptığı gibi bunları sadece dile getirerek de güldürü unsuru yakalayabilirsiniz; ancak Gibi tarzında bir dizi yapabilmek için bu yapıları sadece fark etmek yetmez. Hem onları oluşturan unsurlarına parçalayabilmek, hem de parçaları başka bağlamlarda ustaca yeniden bir araya getirebilmek gerekir. Demek istediğim o ki önce büyük resmi bir yapboz gibi görebilmek, sonra da bir parçasını söküp ait olmadığı başka bir yere takabilmek maharet ister; her yiğidin harcı değildir. Öyle görünüyor ki Feyyaz Yiğit’in harcı.

[1] Konuyla ilgilenenler, kısa ve derli toplu bir özet için Berna Moran’ın Edebiyat Kuramları ve Eleştiri adlı çalışmasının “Yapısalcılık ve Ötesi” başlıklı bölümüne bakabilir: Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İstanbul: İletişim Yayınları, 2011, s.185-225.

[2] Paris’te Bir Osmanlı Sefiri: Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin Fransa Seyahatnamesi, Haz. Şevket Rado, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2006, s. 45-48.

Z. Nihan DOĞAN

1992 İstanbul doğumlu sinema araştırmacısı. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra, Şehir Üniversitesi Kültürel Çalışmalar bölümünde yüksek lisansını tamamladı. 2018 yılında “Sinema Dergileri Üzerinden Erken Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Sinema Kültürü İnşası (1923-1928): İşletme, Yıldızlar ve Seyirci” başlıklı tezini savundu. Aynı yıl girdiği Galatasaray Üniversitesi’nde doktorasını yakın dönem Türk Sineması'na dair yaptığı tez çalışmasıyla 2023 yılında tamamladı. İlgi alanları arasında yerli sinema tartışmaları, tüketim kültürü, postkolonyal incelemeler ve göstergebilim yer alıyor. Müzik araştırmaları ve Klasik İslam Sanatlarını ilgiyle takip ediyor, tezhip öğreniyor, kamera arkasında olmayı ve fotoğraf çekmeyi seviyor. Günce Sinema'da film eleştirileri, güncel popüler kültür araştırmaları ve alandaki akademik literatüre dair yazıları ile alana katkıda bulunmayı hedefliyor.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

7  +  2  =  

Başa dön tuşu