FİLM

Yuvayı Keşfetmek

Göç, özetle bireylerin yaşadığı coğrafyanın sınırları ötesine, kendi topraklarının dışındaki alanlara ya da toplumların içine yaptığı kalıcı hareket olarak tanımlanıyor. Göç genellikle tercih sebebiyle değil savaş, kıtlık, afet gibi zorunlu sebeplerin etkisiyle gerçekleşiyor. Göç ile yerinden edilmiş kişiler, sığındıkları topraklarda yığılmaya neden oluyor. Bu şekilde mülteci, sığınmacı, vatansızlar olarak adlandırılan insan toplulukları ortaya çıkıyor. Kimi zaman göç yerinden edilen insanlar için umuda yolculuk, yeni bir yuvaya kavuşmak ya da daha iyi şartlarda yaşama umudunu besleyen eylemsel bir hareket oluyor. Peki gerçekten umuda koşulan yerde yuva bulunuyor mu?

 

 

Ömer Dişbudak Sahnenin Dışandakiler [1] kısa filmi ile yukarıdaki soru bağlamında göçmenlere neden kayıtsız kalınmaması gerektiğine dikkat çekiyor. Yönetmen göç karşısında çoğu zaman kalınan sessizliği sessizlik ile konuşturuyor. Bunu sağlayan, kahramanın sesinin hiç duyulmaması ama hareketleri ve mimikleriyle çok şey anlatması. Filmde gönüllü zorunluluk nedeniyle göç eden bir mültecinin hayatından kesit izleniyor. Karton toplama aracı ve bir çift kız bebek ayakkabısı ile karton toplayan filmin kahramanı, ev olarak kullandığı terkedilmiş bir fabrikayı işinin enstrümanları ile şekillendiriyor; yani kartonlarla. Topladığı kartonlardan yaptığı anlaşılan buzdolabı, sandalye, beşik, yatak, koltuk ve televizyondan oluşan dünyasına tavandan sarkan bir kafes ve içindeki kuş da eşlik ediyor; bunlar da gazete kâğıdından.

 

 

Kâğıt toplamadan dönen kahramanın evine girişi, bebek ayakkabılarını beşiğe koyuşu ile film başlıyor. Sonra yaptığı yatağa uzanan kahraman, beşiğin içindeki ayakkabılara bakarak uykuya dalıyor. İzleyici, kahramanın gördüğü rüya ile geçmişinden bir ana taşınıyor. Bu rüyayla yönetmen, mülteci olmasına neden olan olayı gösteriyor. Göçmüş bir bina, birbirine girmiş, kırılmış, parçalanmış ev eşyaları arasında arayış içinde kahraman. Aradığının ne olduğu tahmin edilemiyor ama bulduğu bir çift bebek ayakkabısını alıp, koynuna götürerek sarılması çok şey anlatıyor. Kahraman uykusundan irkilerek uyanıyor, izleyici de silkinerek.

 

Harabe evine git gel yapan kahramanın yolu üzerindeki bir ağaca tüneyen kuşla bakışmasına şahit olunuyor. Ta ki bir gün kuş görünmeyene kadar. Ağacın çıplak olduğu, yaprak tomurcuklarının sivrildiği, tomurcukların yaprak olarak görüldüğü günler gelip geçiyor ama kuş geri dönmüyor. Kahraman o ağacın önünden her geçtiğinde gözleriyle hala kuşu arıyor. Yönetmen kuş ile kahraman arasında bağ kurarak hayatın devam ettiğini gösteriyor belki. Herkes bir yerlere gidiyor, yuvasını arkasında bırakarak diyor. Yuvaya dönüş var ya da yok, bilinmiyor. Ama dönüş yoksa yeni yuvan sana ne verirse versin orada yaşamayı öğrenmelisin diyor sanki. Çünkü asıl geldiğin toprakların şimdikinden daha iyi olacağını bilemezsin ki değil mi? Hele de göçün sebebi savaşsa, kıtlıksa ya da yıkımsa…

 

Mülteciler için yeni yuvayı benimsemek zor. Çünkü dâhil oldukları yeni toplumun sosyal, siyasi, iktisadi, kültürel ve başka noktalarına hemen ünsiyet kurmaları güç. Ama bu durumun toplumsal bir gerçeklik ve çoğu zaman mülteciler için sorunlar içeren bir durum olduğu hakikat. Mülteci olarak adlandırılan bireylerin etkileşime girdikleri yeni toplumda kendilerini her yönden keşfetmeleri, başka maddi ve manevi değerleri tanımaları ve bakış açılarını yeni olgu ve olaylara göre iyileştirmeleri gerekiyor. Bu mültecilerin tek başlarına yapabilecekleri bir şey değil. Onlar için daha olumlu şartları sağlayacak teorik ve pratik bilgiler, tecrübeler aktarılmalı. Dâhil oldukları toplumun onlar için yapıcı faaliyetlerde bulunması gerekli.

 

Sevgiye, kültüre, bireylere, topluma, toplumsal huzura, doğaya, dile, yaşamak için gerekli olan tüm ihtiyaçlara karşı duyarlı olmak ve olunmasını istemek, birlikte zaman geçirmeyi gerektiriyor. Bu nedenle toplum kendisine dâhil olan yeni bireylerden bir şeyler beklerken kendisinin de bir şeyler yapması gerektiğinin farkında olmalı. Ev sahiplerinin mültecilere yansıttığı duyguların empatik olması ve doğru biçimde aktarılması önemli. Dışlanma ve ötekileştirmeye dayalı yaklaşımlar iki tarafın da insani duygularının yıpranmasına hatta kaybolmasına neden olabilir. Mülteciler, farklılıklara saygıyı barındıran, eşitliği getiren, paylaşma ve dayanışmayı ön plana çıkaran, güven duygusunu güçlendiren yaklaşımlarla kucaklanmalı. Bu tutumlarla toplum içinde mültecilere karşı oluşması muhtemel olan ötekileştirme ve ayrıştırmaların önüne geçilebilir. Nihayetinde onlar yuvalarını kaybetmeyi, başka dünyalara sığınmayı talep etmediler. Hayat getirileri olduğu kadar götürüleri de içinde barındıran bir şey, bunu yaşadılar.

 

Filmde kahramanın yukarıdaki satırlarda yer verilen birçok şeyi yaşadığına tanık olunuyor. Kartonlardan yapılan eşyaları kullanarak hayatını devam ettirmeye çalışıyor olması ötekileştirildiğini, elinden tutulmadığını gösteriyor. Film boyunca hiç kimse ile iletişim kurmaması, mutluluğu bir kuşun suretinde araması bir başka gösterge. Kuşun ağaçtan gitmesi ise hayatın getirisi. Kahraman kuşun gitmesine öyle üzülüyor ki kendi yaptığı kafes içindeki kâğıttan kuşu ağaca konduruyor. Ona yeni bir yuva sunuyor. Bir felaketle geldiği yeni bir yuvada kayıplarının acısıyla yaşayan kahraman, kendince yeni bir yoldaş ediniyor. Arkadaşını evsiz bırakmıyor ya da evi insansız bırakmıyor. Zaten biri olmadan diğerinin olması da bir anlam ifade etmiyor, değil mi? Giden yoldaşın yerine onu hatırlatacak, yaşatacak bir şey koyması ile mutlu sona erildiği düşünülebiliyor. Gerçekten mutlu son mu peki?

 

Somut kayıplar, mültecinin gülümseyen yüzü ve kâğıttan bir arkadaşa kanlı canlı gerçek ağaçtan yeni yuvanın bulunması filmde dikkat çekici sahneler. Filmde kahramanın yüzünün gülmesinin kaynağının, sığındığı toplum olmaması trajik. İnsanın özlemini duyduğu bazı duyguları bir hayvan üzerinden gidermeye çalışması gerçekten de trajik bir sonla karşı karşıya olunduğunu hissettiriyor. Demek ki mülteci kabul eden toplumların kendilerine zorunlu olarak sığınan bireylere karşı, topluma ait olma duygularını desteklemesi gerekli. Bunun için öncelikle ortak bir dilde buluşmak gerekiyor sanki. Çünkü anlaşmayı, iletişimi sağlayacak yegâne unsur o. Deleuze ve Guattari dil konusunda şu güzel cümleleri sıralıyorlar, göçmenleri de atlamayarak:

 

“Kendilerinin olmayan bir dilde yaşayan ne kadar insan vardır günümüzde? Kendi dillerini bile bilmeyen ya da henüz bilmeyen kaç insan vardır? Ya kullanmaya zorlandıkları majör dili de iyi bilmeyen? Göçmenlerin ve özellikle de çocuklarının sorunu. Azınlıkların sorunu, minör bir edebiyatın sorunu, ama aynı zamanda hepimizin de sorunu: Dili eşeleyebilecek ve bunu yalın bir devrimci çizgi boyunca ilerletebilecek minör bir edebiyat, öz dilden nasıl çekip çıkartılır? İnsan nasıl kendi öz dilinin göçebesi, göçmeni ve çingenesi olur?” [2]

 

[1] 2017, 9.10.

https://www.youtube.com/watch?reload=9&v=rpAIZxWrVog&ab_channel=G%C3%B6steriSanatlar%C4%B1Akademisi

[2] Gillez Deleuze; Felix Guattari, Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, çev: Işık Ergüden, Dedalus Yay., 2015, s. 51.

Betül SEZGİN

Denizli doğumlu. Öyküleri Post Öykü, Muhayyel, Türk Edebiyatı ve Mahalle Mektebi dergilerinde yayınlandı. Kitap ve film değerlendirmeleri, muhtelif yazıları ve yaptığı röportajlar çeşitli yayınlarda ve sitelerde yer aldı. Eğitimine İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü Doktora Programı’nda devam ediyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

65  +    =  74

Başa dön tuşu