
Bu yazıda bugünlerde çokça konuşulan Serdar Kökçeoğlu’nun Mimaroğlu (2020) belgeselini, önce politik zemin üzerinden sonra insana dair olan üzerinden ele almaya çalışacağım. Ardından belgeselin teknik imkânlarına dair karşımıza çıkan sorulara değinip bitireceğim. Dolayısıyla bu yazı bir sorular sorma yazısı olacak.
İlhan Mimaroğlu’nun, elektronik müzik üzerine Columbia Üniversitesi’nde yürüttüğü çalışmalarının yine kendi çektiği görüntüler ve ses kayıtları ile birleştirilmesiyle yapılmış belgesel çalışmada, politik yön ısrarla vurgulanan ve dolayısıyla ilk göze çarpan unsur oluyor. Filmin açılışında dahi yer alan, Mimaroğlu’nun kendi deyişiyle bir “intihar” olarak adlandırdığı ve hemen hemen bütün tanıtım yazılarının başına kopyalanacak birkaç şık cümleden biri müziğinin politik oluşu. Peki bu politiklik nasıl bir politiklik? Öncelikle sormak istediğim soru bu. Nitekim bugün hâlâ siyasî hareket denilince bundan yarım asır evvelde kalmış sokak hareketlerine duyulan nostaljik bir hasretin ötesine geçebilen bir anlayışa pek rastlayamıyoruz. Politik bir hareketi sokağa dökülüp pankart taşımanın ötesinde algılayacağımız zamanı merak eder olduğumuz bir yere geliyoruz. Mimaroğlu’nun bunu müzikle yaptığı iddiasından yola çıkarak estetiğe kapı aralayabileceği bir noktada, filmin yine de bu yavan politizasyonun kurgusundan kurtulamayıp aynı çukura tekrar düştüğünü görüyoruz. Bu yaklaşımı biraz daha zorlarsak siyasi bir melankoli demek bile mümkün olabilir belki.
Filmin bir diğer dikkat çekici yönü de “anlaşılmamış adam” tipini bir kez daha vurgulaması. Bunu Mimaroğlu’nun kendisinden yahut onu anlatan yakınlarından da duyuyoruz. Fikir olarak anlaşılmamanın yanında bir de müzik endüstrisinde kendine yer bulamamak açısından da ele alınabilecek bir konu bu. Örneğin yaptığı avangart elektronik müziği dinleyen olmadığı için plak şirketini kapatmak zorunda kalacağını anlattığı kısımda, Mimaroğlu’nun sesinden yaşadığı döneme sitem ettiğini hissedebiliyoruz. Ancak kapitalizmin hüküm sürdüğü, reklamın son derece önemli olduğu bir dönemde Amerika’da, popüler müziğin yanında ona karşı durduğunu iddia eden bir müziğin ne kadar şansı olabileceği sorusu belli ki yakın arkadaşlarının da dikkatini çekmiş ve bunu aktarıyorlar. Böyle bir durumda tekrar o büyük soruya dönmek gerekir belki: Teknik, ideolojiden bağımsız olabilir mi? Yani hem müzik endüstrisinin imkânlarını kullanıp hem de onun doğası gereği beraberinde getirdiği kapitalist ideolojiyi reddetmek ne kadar mümkün? Müzik yapacaksınız, insanlar onu dinlesin isteyeceksiniz ama popüler olmayacak. Bu ne kadar mümkün, biz neye popüler neye marjinal diyoruz ve Mimaroğlu bunun hangi tarafında durmak istiyordu soruları da hemen arkasından geliyor. Aslında başından beri kendisini ayrıksı bir yere konumlandıran Mimaroğlu da filmin girişinde kullanılan ses kaydında, yaptığı işi intihar olarak adlandırırken sanki bunun farkında.
Bu iki insanın hikâyesinin yanında benim en çok ilgimi çekense madalyonun arka yüzü olarak düşünebileceğimiz üçüncü hikâye oldu. Güngör Hanım eşiyle beraber Amerika’ya özgür bir kadın olmaya, hem çalışıp hem de aktivist bir yaşam sürmeye giderken geride henüz çok küçük olduğunu öğrendiğimiz oğlunu bıraktığını söylüyor. İlk dakikalarda dikkatimi çeken bu çocuğun hikâyesinin peşine düşersek tam da orada daha ilginç bir anlatının çıkacağını düşündüm. Nitekim yönetmen de bu sorumuzu askıda bırakmayarak filmin son 20 dakikasında mikrofonu o çocuğa uzatıyor. Filmin en başarılı kısmı bana kalırsa bu kısımdı. Sorular ve sorunları o “geride bırakılmış çocuk” Rüstem Batum ve “giden anne” Güngör İlhanoğlu ağzından bir diyalog kurgusu içinde art arda dinliyoruz. Yönetmenin filme en çok müdahil olduğu ve kendi imzasını attığı kısım da burası olsa gerek.
Buradan yola çıkarak klasik yapım şeklinin dışında bir belgesel olarak ele alabileceğimiz bu film bize teknik bazı sorular da sorduruyor. Konuşanların yüzlerini görmediğimiz, sadece seslerini duyduğumuz bir kurgu, konusu ses ve müzik olan bir belgesel için oldukça uygun ve estetik bir tercih.
Mimaroğlu ne kadar daha konuşulur, bugün kimlere niye hitap etti, zamanında anlaşılmadığını düşünen bu müzisyen bugün ne kadar anlaşılabildi, yarına ne söyledi? Bu sorulardan bazılarını cevaplamaya çalıştığım, bazılarını ise ortaya koymakla yetindiğim bu yazı aslen filme dair nihai bir söz söylemeyi değil günceli anlamayı amaçlıyor.