
II. Millî Sinema Günleri’ne Dair İzlenimler
Geçtiğimiz sene Afyonkarahisar’da ilki gerçekleşen Millî Sinema Günleri’nin bu sene İstanbul’da ikincisi gerçekleşti. Üç gün süren program dâhilinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Zeytinburnu Kültür Merkezi ve Rami Kütüphanesi olmak üzere çeşitli mekânlarda sinemaya dair pek çok etkinlik gerçekleştirildi. Bunlar arasında film gösterimleri ve alandaki önemli isimlerle gerçekleştirilen söyleşiler yer alıyor. Oldukça hareketli geçen üç günün ardından etkinliklerden bazılarına dair izlenimlerimi aktarmak istediğim bu yazıda, “Millî Sinema” kavramının izini yazılı kaynaklarda sürerek hangi dönemde tartışılmaya başlandığına da kısaca değinmek istiyorum.
“Millî Sinema” Ne İdi?
Millî Sinema tartışması aslında 1970’li yıllarda ortaya atılan ve fikrin temsilcileri tarafından sınırları ve yönü tayin edilmek istenen bir tartışma. Kavramın ortaya çıktığı bağlamda derli toplu bir biçimde yazıya dökülmüş tanımını Mesut Uçakan’ın Türk Sineması’nda İdeoloji [1] adlı kitabında görebiliyoruz. Kitabın 1977 tarihli birinci baskısında henüz genç bir sinemasever olan Uçakan’ın o zamana kadar Türkiye’deki sinema tartışmalarını yakından takip ederek mevcut akım ve ideolojileri eleştirel bir bakış açısıyla ele aldığını görüyoruz. Bununla da kalmayıp belli bir ideolojiyi temsil iddiasıyla yapılan filmlerin detaylı değerlendirmeleri de kitapta yer alıyor. Uçakan’ın çalışması 70’ler ve öncesinde tartışılan ideolojik akımların yanında Türk Sineması’nın tarihine, sektörel dinamiklerine, filmlerin içeriklerine eleştirel bir bakış açısı getiriyor. Aynı zamanda yerli sinemanın nasıl olması gerektiği ve hangi kavramla ifade edilebileceği sorusunu, kendisiyle aynı derdi paylaşan bir grup genç ile yaptıkları toplantılarda tartışarak bir bildiri hâlinde kitabın sonuna yerleştiriyor. [2]
Türk Sinemasında İdeoloji, tartışmalar henüz diriyken, yani 70’lerin hareketli ideolojik ortamında taze bir gözle kaleme alınmasından ötürü oldukça kıymetli bir çalışma. Hiçbir fikrin ya da bilginin ezbere kaydedilmediği, hepsinin gerçek manada eleştirel süzgeçten geçirilerek sorgulamaya alındığı cesur bir girişim. Bunu yaparken de o dönemde yazılan birincil kaynakları referans alarak tarafsızlığını korumaya gayret ettiği anlaşılıyor. Örneğin, Halit Refiğ tarafından ortaya atılan Ulusal Sinema kavramı, Refiğ’in o dönemde yazmış olduğu kitap ve dergilerde yayınlanan yazılarına dayandırılarak ele alındıktan sonra yine bu bağlamda üretilen Haremde Dört Kadın (1965), Bir Türk’e Gönül Verdim (1969) gibi filmlerin detaylı analizleri yapılarak ideolojinin gerçekten pratikte karşılık bulup bulmadığı sorusunun peşine düşülüyor. “Ulusal” kavramının halk düzleminde neye karşılık geldiği sorgulamaya açılarak onun yerine “Millî Sinema” adlandırmasının yerli film diline neden daha uygun olduğu tartışılıyor. Uçakan’a göre “ulus” kelimesi yapaylığı dolayısıyla halkı temsil etmekten uzak olduğu için, halk tarafından kullanılmadığı ve dönemin entelektüel paradigmasının ürettiği bir kelime olduğu için, onun yerine halk dilindeki karşılığı olan “millet” kelimesinden türetilmiş bir kavramın devreye sokulması daha yerinde görülüyor. [3] Benzer şekilde 60’lardaki “Toplumsal Gerçekçilik” akımı başlığı altında üretilen filmler, 1970’lerde Yılmaz Güney çevresinde gündeme gelen “Devrimci Sinema” akımına dâhil edilen filmlerin gerçekte ne kadar devrimci olduğu ve sol ideolojiyi temsil konusundaki yetersizlikleri gibi tartışmalar da atlanmayan konular arasında.

Pratikte Millî Sinema Mümkün Müydü?
Kitapta “Millî Sinema” kavramının şekillendiği ve düşünsel altyapısının oluşturulmaya çalışıldığı son kısımda ise bu bağlamda yapılan filmlerin o yıllarda henüz oldukça az sayıda olması dolayısıyla somut örneklendirmelerin eksik kaldığını görüyoruz. Uçakan’a göre millî sinemanın fikrî altyapısını İslamî değerler oluşturmalıdır, bu yüzden kitabın bu bölümü sinema diline dair bir tartışma ortaya sürmektense bu değerlerin anlaşılmasına ayrılmış gibi görünüyor. Ne var ki o yıllarda pratikte henüz karşılığını bulamamış bu sinema anlayışının tek-tük örnekleri, (Mesela Yücel Çakmaklı’nın 1970 yapımı Birleşen Yollar filmi, Salih Diriklik’in 1975 yapımı Gençlik Köprüsü filmi gibi) aradan yıllar geçince bazı araştırmacılar tarafından yeni adlandırmalarla ele alınacaktır. Örneğin, Berke Göl sonraları “Beyaz Sinema” adıyla anılacak bu filmlerin klasik Yeşilçam geleneğinin kalıplarından çok da uzaklaşmadığına dikkat çeker. [4]
“Millî Sinema” kavramıyla yakından tanışma fırsatı bulduğum doktora araştırmalarım sırasında Türk Sinemasında İdeoloji kitabını 1977 yılında yapılan ilk baskısından okumak benim için oldukça zihin açıcı bir süreç olmuştu çünkü bugün aradan yarım asır geçmişken bizim zamansal mesafeye dayanarak yaptığımız tespitlerin çoğu, o dönemde henüz içinde yaşarken bir gencin kaleminden (Mesut Uçakan’ın kitabı kaleme alırken henüz 20’li yaşlarında olduğunu göz önünde bulundurursak) oldukça derli toplu bir kitap halinde yazıya geçirilmiş ve yayınlanmıştı. Üstelik ideolojik çatışmaların zirveye tırmandığı bir dönemde sinema “otoritelerini” cesur eleştirilere tabi tutan, bunu bugün belki de ulaşılması çok zor olan süreli yayınlarda o zamanın güncel demeçlerinden takip ederek sağlam temeller üzerine inşa eden bir çalışma günümüz araştırmacılarına oldukça yararlı veriler sunuyordu. Diğer taraftan kitabın yazıldığı yıllarda “Millî Sinema” kavramının pratikteki karşılığını ele alabilecek kadar film yapılmamıştı henüz. Dolayısıyla bu da acaba 1960’lardaki “Toplumsal Gerçekçilik” tartışması gibi bir dönem ortaya atılıp tartışılmış bir konu muydu, o günkü meselenin ne kadarı bugüne ne kadar ulaşabildi gibi sorular zihnimi kurcalarken, geçtiğimiz sene Millî Sinema Günleri’nin ilkinin düzenlenmesiyle kavram yeniden gündemimize gelmiş oldu.
40 Yılın Ardından Millî Sinema Günleri
Bu yıl ikincisi düzenlenen Millî Sinema Günleri’nde kavram yeniden pek çok veçhesiyle ele alındı. Hem tarihsel sürece hem de günümüzdeki yansımalarına değinen, teoride ve pratikte gelinen noktaya işaret eden pek çok tartışma yeniden gündeme getirildi. Aradan geçen zaman dolayısıyla üretilen örneklerin çoğaldığı ve yeni tartışmaların kaçınılmaz olduğu gerçeği, konferanslarda fark edilen temaların başındaydı.
70’lerin sinema çevresinde bu fikrin ortaya çıkışına dair izlenimlerini paylaşan Kurtuluş Kayalı, tartışmaların bugüne ulaşırken sekteye uğrayışını 80’lerin kültürel iklimine ve Türkiye’nin liberalleşme hikâyesine bağlayarak ele aldı. 80’lerden sonra daha İslamî bir tonda ilerleyen Milliyetçilik söyleminin ürettiği sinema dilinin bu süreçte aynı zamanda küresel dinamiklerin ön plana çıkmasıyla “evrensel” bir yöne doğru evrildiğinden bahsetti. Kayalı’ya göre ilgi çekici hususlardan bir diğeri ideolojiler yükselirken o ideolojiyi temsil eden sinema dilinin düşüşe geçmesi. İyi film yapmanın yolunun biraz da baskı altında yükselen duyarlılıktan geçtiğini iddia ederek son zamanlarda bu tarz ideolojik filmlerin sayıca azalmasını “derdi olan sinemacıların ve seyircilerin” azalmasıyla ilişkilendirdi.
Yukarıda bahsettiğim Türk Sinemasında İdeoloji adlı kitabın yazarı ve aynı zamanda Türk Sineması’nın yönetmenlerinden Mesut Uçakan da Millî Sinema Günleri’nin konuşmacıları arasındaydı. Uçakan, 70’lerde ve 80’lerde maddî imkânları kısıtlı bir grup genç olarak film yapmanın zorluklarından bahsederken kendisini en çok endişeye sürükleyen konunun filmlerin tamamlanabilmesi için gerekli bütçeyi denkleştirmek olduğunu aktardı. Bu durumun filmlerin içeriği üzerine düşünmesine dahi imkan bırakmayacak kadar zorlayıcı bir mesele olduğunu hatıralarından örneklerle birleştirerek dinleyicilerle paylaştı. Döneme dair söyledikleri arasında dikkat çekici unsurlardan biri de o zamanlar bugün olduğu gibi “Türk Sineması için bir anlatı dili geliştirmek” çabasının öncelikli gündemleri arasında yer almadığı, onun yerine en büyük meselenin seyirciye ulaşabilmek olduğu yönündeki aktarımıydı. Yazının başında ele almaya çalıştığım Türk Sinemasında İdeoloji adlı kitabının tamamı aslında bu arayışın öncül bir çalışması olarak ele alınabilse de, kitabın “Millî Sinema” başlıklı son bölümünde bu konuda net bir çerçeve çizilmemesi de konuyla bağlantılı düşünülebilir. Nitekim kitabın bu bölümünde Millî Sinema’nın ne olduğundan ziyade İslam’ın ne olduğunun anlaşılmasına dair başlıklar göze çarpıyor: “İslâm’ın Düşünce Yapısı”, “İslâm’ın İktisadî Yönü”, “İslâm’ın Hukukî ve Siyasî Yönü” gibi. [5]

Bu bağlamda bir sonraki oturumun konuşmacılarından yönetmen Murat Pay’ın söyledikleri de dikkat çekiciydi. Murat Pay’a göre ise mesele aslında zaten biraz da burada düğümleniyor: O yıllarda Millî Sinema tartışmasına olan ilgiyi üretilen örneklerin başarısında ve yetkinliğinde aramadığını söyleyen yönetmen, asıl yankı bulanın Müslümanların meselelerinin sinemaya taşınması olduğuna dikkat çekti. Bununla birlikte bugün bir sinema dili oluşturma meselesi gündeme geldiğinde İslam sanatlarıyla ilgili kavramların çoğunlukla gelenekselci ekolün çizdiği çerçevede şekillenmesinin belli başlı etkileri olduğuna işaret etti. Kavram setlerinin sabit bir sanat alıcısı (sinema bağlamında izleyici olarak ele alaınabilir) üzerinden düşünüldüğü, ancak gerçekte tek bir alıcıdan bahsetmenin mümkün olmadığını hatırlattı. Kendi filmlerinde bu kavramlar üzerine düşünen bir yönetmen olarak konuya dair yorumu, gelenekselci ekolün sunduğu kavram setinin sabit kalem kabul edilmesinin günümüze dair kavramlar üretme noktasında bir tıkanıklık oluşturduğu yönündeydi.

Konuşmacılardan Sadık Yalsızuçanlar, Türkiye’de sinemanın tarihine dair genel bir çerçeve çizdikten sonra “Millî Sinema” kavramını evrensellikle birlikte düşünmeye davet etti. Bu bağlamda aygıtın Batı kaynaklı olması sebebiyle sinema çevresindeki kavramsal tartışmaların da buradan devşirildiğine dikkat çekti. Normal şartlarda sinemaya dair teorilerin üretilen örnekler üzerinden geliştirilmesi doğal süreç iken Türkiye’de bunun tam tersi yönde bir sürecin işlediğine dair yorumu ilgi çekiciydi. Millî Sinema kavramı da dâhil olmak üzere önce kuramsal çerçevesi çizilen, sinemanın ne olduğu ve nasıl olması gerektiğine dair fikir geliştiren, sonra bunu pratiğe dökmeye çalışan bir yaklaşımın benimsenmesinin en baştan sınırlandırıcı bir durum oluşturduğuna dair bir noktaya ışık tuttu. Gerçekten de Türkiye’de sinema tarihi boyunca ortaya çıkmış ekollerin tamamında bunu görmek mümkün: 1960’lardaki Toplumsal Gerçekçilik akımı, 1970’lerin Devrimci Sinema geleneği, nihayetinde ise Millî Sinema kavramını düşündüğümüzde hepsinin ortak yönünün pratikten önce kuramsal çerçevenin belirlenmesi olduğunu görüyoruz. Belki sadece Yeşilçam Sineması önce pratiklerini veren, kavramsallaştırması ve teorik tartışması çok sonraları, ancak 2000’lerde literatüre dâhil edilen bir örnek olarak bu bağlamdan ayrı tutulabilir.

Oturumun konuşmacılarından Yusuf Kaplan’a göre ise mesele tamamen kimlik üzerinden şekilleniyordu: “Kendisi olmayan bir sinemanın dili olamaz” diyen Kaplan’a göre Batı’nın ürettiği kavramlarla kendine bakan bir milletin ne görebileceği (ya da göremeyeceği) sorusu ön plandaydı. Bu bağlamda Türk Sineması’nın “küresel başarısı” kabul edilen uluslar arası ödüllerin de aslında Batı’nın penceresinden kendi kimliğine bakmanın bir sonucu olarak yorumlanabileceğini söyleyen Yusuf Kaplan, en önemli soru olan “Biz kimiz?” sorusunun cevapsız kalmasının izlerini sinemada görebileceğimize dikkat çekti. Bununla birlikte (Deleuze’den alıntılayarak) felsefeyle düşünmenin artık mümkün olmadığı günümüzde “sinemayla düşünmenin” mümkün olabileceğini öne sürdü.
Özetle, Özenle
Organizasyon kapsamında üç gün süren etkinliklerde sektöre hizmet etmiş önemli isimlerin anıldığı toplantıların yanında günümüz yönetmenlerinin, yapımcılarının, sinema araştırmacılarının ve oyuncuların konuşmacı olarak ağırlandığı geniş bir yelpazedeki davetli listesiyle dinleyiciler bir araya geldi. Konferanslarla eş zamanlı olarak film gösterimleri de çeşitli salonlarda izleyiciyle buluştu. Konferansların birinci gününde “Yolumuzun İşaret Taşları” başlığı altında Mesut Uçakan, Ali Osman Emirosmanoğlu, Ömer Lütfi Mete; ilgili oturumlarda sinema araştırmacıları ve kendileriyle teşrik-i mesaisi olmuş oyuncuların katılımıyla anıldı. İkinci gün “Yerli Sinemada Dil Arayışları” ön plana çıkan başlıktı. Bu bağlamda düzenlenen üç ayrı oturumda hem önemli sinema kuramcıları hem de genç yönetmenler sayesinde teoride ve pratikte Türkiye’de yerli bir sinema dilinin izleri sürüldü. Etkinliklerin üçüncü gününde ise diziler ve animasyon filmler üzerinden belirlenen başlıklar altında önemli isimler bir araya gelerek güncel meseleleri konuştu. Katılımcılar aynı zamanda geçtiğimiz yıl düzenlenen açık oturum metinlerinin yer aldığı kitapla buluşturuldu.
Özetle Millî Sinema Günleri’nin bu yıl gerçekleşen ikincisi, üzerinde titizlikle çalışılmış bir organizasyon olduğunu her hâliyle belli ediyordu. Gerek film seçkileri gerekse alanda yetkin konuşmacıların birbiriyle oldukça ilgili oturumlar çerçevesinde bir araya getirilmesi, organizasyonun ardındaki ekibin özenli çalışmasını gözler önüne sermeye yetiyordu. Dinleyici olarak katılmış olduğum oturumlardan genel olarak edindiğim izlenim ise “Millî Sinema” başlığı altında bir dönemler ortaya atılarak tartışılmak istenen kavramın bugün hâlâ bir bulut halinde, birbiriyle dolaylı da olsa ilgili olduğu anlaşılan bir ekolü temsilen bir çerçeve kavram olarak kullanıldığı yönünde. Ancak bulutların yağmur ve bereketin habercisi olduğunu da unutmamak gerek. Bir tarafta fikir hâlinde bulunan ama bütçesi bulunamayan, diğer tarafta eldeki kıymetli kaynakları hak edecek kalitede içerik arayan öznelerin bir araya gelebildiği bu türden organizasyonların devamlılığı, yerli bir sinema dilinin oluşması yolculuğunda vazgeçilmez bir ihtiyaç gibi görünüyor. Çünkü konuşmalardan anlaşıldığı üzere temel problem iki ana damardan ilerliyor. Bir yandan finansal imkânların kısıtlılığı başlı başına bir sorun olarak görülürken diğer yandan sanatsal bir sinema dilinin oluşmaması zihinleri meşgul ediyor. Bu durum bana ister istemez Nasreddin Hoca’nın helva yapmak isteyip bir türlü yapamadığı o meşhur meselini anımsatıyor; evde un varken şeker yok, şeker varken un yok. İkisi hiç mi bir arada bulunmuyor sorusuna Hoca’nın cevabı “O zaman da ben bulunmuyorum” şeklinde. Umarım ki her ikisinin bir araya geldiği anlarda orada “bulunuruz”.

[1] Mesut Uçakan, Türk Sinemasında İdeoloji, İstanbul: Düşünce Yayınları, 1977.
[2] A.g.e., s. 185.
[3] A.g.e., s. 68.
[4] Berke Göl, “Düşmüş Bir Kadın Olarak Batı,” 70’lerin Türk Sineması içinde, haz. Zeynep Dadak ve Berke Göl, Antalya: AKSAV Yayınları, 2010, s. 68-72.
[5] Uçakan, a.g.e., s. 137-160.




