FİLM

Suçun Panoraması

Çocukluk cesaretiyle boyumuzdan büyük işlere kalkışırız bazen… Yükseğe tırmanmak isteriz, çıkarız, çıkarız… Bastığımız dalların sağlamlığına inanmışızdır ya bir kere; gözümüz aşağıdaki tehlikeye kör, kulağımız ayağımızın altındaki çatırtıya sağır… “İnanmak” inanılanın aksini reddetmektir, aksinin ol(a)mayacağını kabullenmek değil! Bastığımız dal yerinden sökülüp de kendimizi o görmek istemediğimiz gerçeğin kucağında bulduğumuzda bile bu reddediş yakamızı bırakmaz! Bu düşüşten edindiğimiz yaralarımız vardır artık. Korkarız, ağlarız… Sonra annemiz gelir öper yaramızdan, “geçti artık” der, bu sefer de geçtiğine inanırız. Oysa yara kapanır, iziyse bir ömür taşınır… Reddettiklerimiz oydukça oyar zihnimizi ve sonunda yalanların verdiği sanal huzurdan gerçeklerin huzursuzluğuna sığınırız.

Ceviz Ağacı (2019) filmi işte tam da bu huzursuz çizgide gezdiriyor bizleri. “Baba” figürünün kahramanımızın ruhunda açtığı yara kabuk bağlamış gibi görünse de her an kanamaya hazır bir şekilde hem kendi karakterini hem de ötekilerle kurduğu ilişkileri olumsuz anlamda etkilemeye devam ediyor. İntihar edenin geride kalanlara bıraktığı suçluluk duygusu kahramanımızın yakasını bir türlü bırakmıyor.

Adını “yaşam”dan alan Hayati, babasının kendi tercihiyle yürüdüğü “ölüm”ün gölgesinde cansız gözler ve iktidarsız bir ruhla geçiyor hayatın içinden. Yaşam belirtisi gösterdiği nadir anlar “rüya” ve “serap”tan ibaret. Bu iğdiş benliğiyle bozuk olanı tamir etmeyi, kuruyanı yeşertmeyi kendine sorumluluk edinmiş. Yerine bir türlü oturmayan kapaklar, bir türlü düzene koyulamayan kitaplar, yeşermeyen kuru dallar; bir gün olması gerektiği gibi olurlarsa ruhunun da yeşereceğine inanıyor belki de…

Hayati’nin içinde yeşertmeye çalıştığı bu umudun yanı sıra içindeki karanlığı inadına büyüten bir evlilik ilişkisi var. Bu ilişki onu dönüp dolaştırıp her an kanamaya hazır bekleyen çocukluk yaralarına götürüyor. Tamir edilemezliği, geri döndürülemezliği haykırıyor yüzüne. Nihayet Hayati, babasının bıraktığı yerde buluyor kendini. Tam da her şeye arkasını dönüp gitmeye hazırken, hunharca katledilmiş eşinin (ya da bir yabancının) cinayet zanlısı olarak buluyoruz kahramanımızı. Yıllarca babasının ölümünü bir yük gibi sırtında taşıdıktan sonra şimdi de başka bir ölümü yükleniyor Hayati. Bunu, kendini temize çekmek/affetmek için, sustuklarının, gözünü kapattıklarının ve yapmadıklarının kefareti olarak kabul ediyor benliğine… Hayati iyileşmeye başlıyor bizse sustuklarımız, göz yumduklarımız ve yapmadıklarımızdan hüküm giyiyoruz…

Film biterken zihnimde arka fonda Sezen söylüyor:“Masum değiliz hiçbirimiz…”

 

Nilgün KAYNAR

Sinema dünyasında gezinmeyi seviyor, izlenimlerini Günce Sinema'da paylaşıyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

7  +  3  =  

Başa dön tuşu