FİLM

Kalemimiz Kırıldı

Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?

Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?

-Yaşama!

-Ya bileydim?

Yazar: Mıydım

Hiç: Şiir.”

İsmet Özel

2020 İstanbul Film Festivali kapsamında 21 Temmuz gecesi izlediğimiz “Ceviz Ağacı” filmi, Faysal Soysal’ın 2013’de yine bir takım önemli sorunları kendisine dert edinerek bizlerle buluşturduğu “Üç Yol” filminden sonraki ikinci uzun metraj filmi. Sinematografik açıdan ve oyunculuklar açısından da oldukça başarılı bir film. Yüzeyde kadın cinayetleri ile ilgili görünse de oldukça katmanlı ve derinlikli okumalara müsait olan film, izleyiciye başkarakterimiz edebiyat öğretmeni Hayati ile ilgili ipuçlarını daha ilk sahnelerde gösterilen kitapların hem isimleri hem de içeriklerini anımsatarak veriyor. Sıradan hayatları olan insanların ruhunu çözümleyen, hiçbir durumu tahlil etmenin o kadar da kolay olmadığını öğreten, okuru sorgulamaya iten, izleyiciye özdeşleştirme kurdurmayı başaran ve acıları konu edinirken insana dair umudun kapılarını aralık bırakan büyük yazarların eserleri film boyunca da karşımıza çıkıyor.

Filmde karakter seçimleri ve o karakterlere verilen isimler incelikli bir çalışmanın ürünü. Bu özenli seçimler konu bütünlüğünü besleyen ve anlatımı güçlendiren unsurlar olarak göze çarpıyor. Yönetmenin filme yedirdiği bazı yan konular da var; gençlerimizin durumu; sanat, sanat eseri ve gerçek sanatçı hakkında önemli tespitler gibi.

Film, insanı etkileyen farklı unsurları çeşitli şekillerde göstermektedir. Yönetmenin bu bağlamda ara ara vurguladığı önemli bir konu da elâlem meselesidir. Kahvedeki birkaç adamın konuşmalarının olduğu sahneler toplumsal durum hakkında önemli ipuçları vermektedir. Teşvik ediciliğin toplumda yapıcı bir unsur olarak güçlü bir yer kapladığını bu sahnelerde seziyoruz. Kahvede konuşanlar her gün her akşam evlerimizdeler. Duyduklarımız ve gördüklerimiz farkında olsak da olmasak da davranışlarımızı manipülatif bir şekilde etkiler.

Filmin insan ruhuna ve benliğine dair en baskın vurguları baba figürüyle yapılandırılmış sahnelerde karşımıza çıkar. Ağaç metaforu da sırtını yaslamak istediği babasını işaret ediyor. Baba; köklü, güçlü ve büyük bir ağaç gibi sırtını yaslayabileceğin, böylece insana şefkat ve güven veren biri olmalıdır. Babanın rolü, insanın kişiliğinin inşasında en çok da özgüveni etkileyen ana hayat damarıdır. Böyle olmadığında her yoksunluk gibi, farkında olunsun ya da olunmasın, hayat boyu bir prangaya, kafese dönüşür. Çünkü yoksulluklar bir lokma ekmek ile giderilebilirken yoksunluklar “insanın” temel ihtiyaçları olduğundan kişinin derinliklerine demir atar. Onu oradan vurgun yemeden çıkarmak ise oldukça zordur.

Hayati’nin balıkçı kulübesinde yazdıkları hem birey hem toplum hem de bunların da ötesinde medeniyet olarak güçlü olmak ve güçlü kalmanın önemini, uzun yaşamanın bir hak etme sonucu gerçekleştiğini izleyiciye edebî bir dille sezdirerek kaderciliği reddediyor. Çünkü kadercilik; kolaycılık, tembellik ve dolayısıyla zayıflıktır ki zaten film bizim olaylara böyle bakarak sorumluluktan kaçışımızı eleştirmektedir.

Hayati’nin gördüğü rüya, onun bizi finale doğru taşıyacak olan kararının fitilini ateşlemiştir. Kendi kaderine iliklediği babasından kendini özgür kılma kararı. Sürreal bir sahnede Hayati ve babasını izleriz. Ardından yönetmen film boyunca birkaç kez yaptığı gibi bizi yine ters köşe bir şekilde şaşırtır.

Finale yaklaşırken Hayati’nin Ahmet ve Serap ile konuşmaları oldukça önemli ve etkili sahneler olarak karşımıza çıkar. Filmin çarpıcı final konuşması ise karakteri ve olayı aşarak hepimizin kalemini kırar.

Filmin temel meselesi her yerde ve her zaman karşımıza çıkan şiddetin kaynağı ve kötülük problemi. Yüzeyde ise kadın cinayeti sorununu görmekteyiz. Yönetmen temeldeki ve yüzeydeki bu karmaşık ve rahatsız edici konuları şiirsel bir biçimde işlemeyi başarmış. Konuya bakışı özgün ve derinlikli. İzleyicinin zihninde birçok doğurgan soru bırakan film; tempo, ışık, ses ve müzik, karakterler gibi çeşitli sinematografik unsurlarla gerginliği de izleyiciye hissettirmiş. İnsanların dışından çok içine ayna tutan, böylece sonuçlardan çok sebeplere yönelerek çözümden yana bir tavır koyan yönetmen, olması gerekeni olanın aynasında esinliyor.

Yönetmen, bir yandan olaylara bakışımızın çerçevesini genişletirken bir yandan da derinlikli bir keşif yapmamızı sağlıyor. Hiçbir şey göründüğü gibi ve göründüğü kadar değildir. Filmde, görünen tek bir sorunlu ilişkinin ardında görünmeyen birçok sorunlu ilişkinin izlerini sürüyoruz. İzleyici, hem hayatta hem de filmlerde alışkın olduğu şekilde, “Erkek mi suçlu, kadın mı, yoksa her ikisi mi?”’ diye film boyunca karar değiştiredursun finalde yönetmenin, “Suçlu sensin, benim, hepimiziz. Bir kenara çekilemezsin.” diye ünlemesiyle sarsılıp kalakalıyor.

Evet, herkes suçlu. Anne-babalar, eğitimciler, hukukçular, siyasiler… Herkes, hepimiz! Aslında bedel ödüyoruz; ne yapsak ve bazen ne yapmasak dönüp bir şekilde bizi buluyor, bizi rahatsız ediyor. “Başımıza gelenler kendi ellerimizle yaptıklarımızdan” çünkü. Elimizle, dilimizle düzeltmeyi değil de her zaman en zayıf olanı, buğz etmeyi seçtik çünkü. İnsanın, hayat mücadelesinde kişiliğini iyiden, doğrudan, güzelden yana olarak inşa etmemesinin bile “kendine zulmetme” olduğu hakikatini unuttuk çünkü. “Adalet” kelimesinin zıddının “zulüm” olduğunu da unuttuk. Öyleyse her mazluma yapılan zulmün ortağı, her masuma işlenen suçun meçhul failleriyiz. Bize bunları fısıldayan sesi en üst rafa kaldırdık üstelik. En üste kendimizi koyduk bir de. Sorumluyuz. Sorumsuz olduğumuz kadar, çapımıza göre mücadele etmediğimiz kadar, hayatı elimizde bir kumandayla seyirci koltuğunda izlediğimiz kadar suçluyuz.

Dışımızda şahit olduğumuz, daha da önemlisi içimizde kaçtığımız şiddetin kaynağı nedir? Şiddeti çeşitli yollarla beslediğimizin farkında mıyız? Hâlbuki kötülükten kurtulmanın, ister bireysel ister toplumsal bağlamda düşünülsün, iki olmazsa olmaz ve eş zamanlı uygulanması şart olan yolu vardır: Kötülükten korunmak, ona engel olmak; iyilik yapmak, onu çoğaltmak.

Öyleyse hepimiz katiliz. Doğanın, hayvanların, bebeklerin, insanların katiliyiz. Açlıktan ölenlerin tok katilleriyiz.

Bedel ödüyoruz. Duyarsız susuşlarımızın, unutulduğu unutulmuş unutuşlarımızın, basit kaçışlarımızın bedelini ödüyoruz.

Akşam haberlerinde “izlediklerimiz” aslında kendi susuşlarımızdan çıkan çığlıklar, açgözlü tokluklarımızdan taşan irinler, düşünmekten uzaklaşmalarımızdan fırlayıp keyfimizin ayağına takılan taşlar, sorumluluktan kaçışlarımızdan akıp gelip bizi yakan birikmiş lavlar.

Kendine avukat, başkasına yargıç olanın kalem kırması kolaydır. Yönetmen bu rahatlamayı bize yaşatmayarak vicdanlarımıza temas ediyor. Suçluyu hep dışarda arayan hatta Tanrı’ya kadar götüren insan varlığının bakmadığı yöne, kendisine doğru bir ışık tutuyor.

Bu film, bana göre hem iyi hem başarılı filmler listesinde yerini aldı. “Vesile olan yapan gibidir.” düsturunu film boyunca sezdiren yönetmenin, vesile olduğu olumlu ve iyi niyetli çabasını yürekten tebrik ediyorum. Dilerim yükselerek ilerlediğine şahit olduğumuz sinema dünyasında daha nice filmleriyle hemhal oluruz.

“Ozan, ey bulutlardan toprağa sürgün ece,

Oklara göğüs geren, dostu fırtınaların,

Yuhlarlar yeryüzünde, seni de, gündüz gece

Uçmana engel olur, ağır dev kanatların.”  

 Charles Baudelaire

“Biliyor musun, yıllarca uçamayışımın nedenini babamın yazgısına bağladım. Doğuştan ağır, çirkin kanatlarımı bir kez olsun sevip de uçmayı denemedim hiç. Şimdi ise durum biraz farklı.”

 

Derya ENSARİOĞLU

1977'de bir bahar çocuğu olarak dünyaya geldi. Hayallerinin şehri İstanbul'da yaşamak nasip oldu. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi’nde Din Psikolojisi alanında yüksek lisans yaptı. On yılı aşkındır Din Kültürü Ahlak Bilgisi öğretmenliği yapmaktadır. Sinemayı, müziği, okumayı, öğrenmeyi, sosyal bilimleri, İstanbul'u, Bursa'yı, denizi, karbonhidrat ve şekeri, hayvanları ve özellikle kedileri çok sever. Çay ve kahve savaşında tam ortada yer almaktadır. Talebe olarak yaşamaya ve insan olmaya gayret etmektedir. Çeşitli konularda kendince bir şeyler karalamaktadır.

İlgili Makaleler

Bir Yorum

  1. Merhaba,
    Ben, sen demek yerine “biz” dersek daha kolay çıkarız”karanlıktan aydınlığa”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1  +  2  =  

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu