FİLM

Asabiyet Kavramı Bağlamında The Godfather (1972) Filmine Dair Bir Yorum Denemesi

Bir sinema eserine, filme, felsefi açıdan bakmak ne anlama gelir? Bu soru, dünden bugüne hem düşünürleri hem de sinema üzerine yazı yazmaya çalışanları meşgul etmiş bir sorudur. Bu soruyu akılda tutarak ve bu sorunun ağırlığı altında ezilmeden bu konudaki duruşumuzu açıkça ifade edelim. Felsefe, her ne kadar teorik bir disiplin olsa da soru ve sorunlarını insan hayatından ve düşüncesinden alır. İlk etapta çok net bir şekilde görülmese de biraz üzerine düşünüldüğünde felsefenin sorunlarının insan düşüncesinin sorunları olduğu görülebilir. İşte bize göre, felsefe ve sinema arasındaki birliktelik ya da kesişme tam da bu noktada başlamaktadır. Çünkü sinema, hayatın belirli bir kesitine odaklanan ve bir tema etrafında şekillenen olayları bir “anlam” etrafında birleştirmesi nedeniyle, felsefenin sahasında iş görür. Fakat sinema eserinin gerçekten ne yaptığını, insan için ne ifade ettiğini tespit edebilmek, diğer bir deyişle o eseri yorumlayabilmek de felsefi bir gözlük takmadan neredeyse mümkün değildir.

Bu yazımızda bu çerçeveden hareketle, Francis F. Coppola’nın efsanevi filmi The Godfather (1972) üzerinde durulacaktır. Bu yazıda ele alınan konuları, şu şekilde özetleyebiliriz: i) The Godfather filminin, konusu, mesajı, amacı, problemi nedir? ii) Hangi felsefi kavramlar bu filmin insani ve felsefi çerçevede yorumunu yapabilmeyi mümkün kılar? The Godfather filminin ilk bakışta beliren konusu; Corleone ailesinin veya suç örgütünün hayatta kalma mücadelesidir. Bu konu etrafında; güç, hayatta kalma, din, asabiyet, cesaret, sadakat, ahlak, ahlaksızlık konuları işlenir. Fakat bize göre temel mesele hayatta kalma mücadelesidir. Fakat bu bireysel bir formatta, hayatta kalma mücadelesi veya galip gelerek gücü koruma çabası olmaktan çok, bir ailenin “tüzel” kişiliğinin inşa edilerek korunma çabasıdır. Diğer taraftan, bu temanın yanında filmin üzerinde durduğu konuların başında, bu güç ve hayatta kalma mücadelesinde ahlakın konumu ve bir fiili ahlaklı veya ahlaksız yapanın ne olduğu meselesidir. Örneğin filmin II. partında, Vito Corleone’nin hayatından kesitler ve Micheal Corleone’nin mücadelesi, yaşanan bu gerilimi çok net bir biçimde sergilemektedir. Filmde bu gerilim bağlamında üzerinde durulan hususlara dikkat edilirse, anlatılmak istenenin bir fiilin tek başına iyi ya da kötü olarak nitelendirilemeyeceği fikri olduğu ileri sürülebilir. Bu, filmin felsefi pozisyonunun bütünüyle bir görecelilik savunusu olduğunu iddia ettiğimizi düşündürmesin. Tam tersi, bizim okumamız açısından, filmin ahlaki pozisyonu oldukça “Mutezili” yani genel geçer ve evrensel bir ahlakı savunan fakat bunu ahlaki yasa üzerinden yapan, ahlaki yasanın zeminin ise hayat mücadelesi üzerinden kurulduğu bir duruştur. Bu ifademizi film üzerinden daha somut hale getirecek olursak, filmde bu bağlamda birçok örnek bulabiliriz. Örneğin, filmde Vito Corleone’nin Don Cicci’yi öldürmesi üzerinde duralım. Diğer taraftan, Micheal Corleone’nin ağabeyi Fredo’yu öldürmesini de ahlaki bağlamda, bir “öldürme” fiili olarak ele alalım. İlk etapta bakıldığında, filmin örgüsü içerisinde birçok kişi, Vito Corleone’nin Don Cicci’yi öldürmesini ahlaki olarak nitelendirmeyecektir. Zira öncesinde Don Cicci, Vito Andolini’nin (Corleone adını almadan önceki soyadı) bütün ailesini öldürdüğünü, hatta küçük Vito’nun Don Cicci tarafından öldürülen babasının cenazesinde yine Vito’nun ağabeyinin öldürülmesini düşününce Vito’nun Amerika’da iş güç sahibi bir mafya haline gelip, İtalya’ya döndükten sonra yaşlı Don Cicci’yi öldürmesini gayr-i ahlaki ve “kötü” bir fiil olarak nitelendirmekte zorlanacaktır. Diğer taraftan, filmin öyle güçlü bir örgüsü vardır ki ve bizi bu örgünün içerisinde düşünmeye o kadar güçlü bir şekilde zorlar ki bir kardeşin ağabeyini öldürüşünü dahi, basitçe “kötü” bir eylem olarak nitelendirmeye izin vermez. Çünkü tüm bu öldürme fiillerinin altında, tehdit edilen ve korunması gereken şey “hayatta kalma içgüdüsüdür”. Don Cicci örneğinde düşünürsek, Vito’nun ailesinin yaşama hakkı elinden alınmıştır. O halde o da bunu yapanın yaşama hakkını elinden almak isteyecektir. Aynı şekilde, Fredo’da bütün aileyi tehlikeye atması nedeniyle, ailenin yaşam mücadelesini riske atmış ve Micheal’ın gazabını üzerine çekmiştir.

İşte tam da bu nokta, The Godfather filmini asabiyet teorisi bağlamında incelemeyi mümkün kılar. Çünkü filmdeki bütün kötülüklerin, cinayet ve suçların temelinde aslında, “asabiyet” duygusu yatmaktadır. Burada büyük ölçekli ve toplumsal bir asabiyetten değil, daha reel ve küçük ölçekli insan türünün İbn Haldun’un deyimiyle toplumsal biçimde varoluşunu mümkün kılan bir asabiyetten bahsedilebilir.

Filmde Vito Corleone’un Solozzo ile yaptığı görüşmedeki ifadeleri önemli bir gerilime işaret eder. Bu görüşmede Vito Corleone uyuşturucu işine karşı çıkmasının gerekçesini sunarken şöyle demektedir: “Bir adamın ailesini nasıl geçindirdiği, ailesini geçindirdiği sürece önemli değildir”.

İşte bu nokta, bize göre Coppola’nın bu filmin gerilim noktasını ifade ettiği yerdir. Daha açık bir şekilde ifade edecek olursak bu gerilim noktası, toplumsal bir varlık olarak insanın asabiyet özelliği ve ahlak arasındaki çatışmada görülebilir. Bu bağlamda asabiyet kavramı üzerinde açıklayıcı bir biçimde durmak faydalı olabilir. Asabiyet kavramı, temelinde insanın doğa karşısındaki güçsüzlüğünü barındırır. İbn Haldun bu kavramı açıklarken; insanı diğer canlılarla kıyaslar ve diğer canlıların kendilerini savunma özelliğiyle güçlü bir şekilde donatıldığını fakat insanın diğer canlılara kıyasla doğa karşısında daha donanımsız olduğunu ileri sürer. Bu acziyet durumu karşısında insan, İbn Haldun’a göre, hemcinsleriyle yardımlaşmak zorundadır. “Teavün” (yardımlaşma) kavramıyla karşılanan bu yardımlaşma zorunluluğu ahlaki içerikten yoksundur ve sadece hayatta kalma amacına matuf bir yardımlaşmadır. Sadakat, cesaret gibi en insani erdemler de bu “teavün” sayesinde gelişir. Diğer taraftan, birlikte yaşama ve yardımlaşma sonucunda ortaya çıkan birliktelik şuuru, asabiyeti daha da güçlendirir ve besler. Sonuç olarak, insanların küçükten büyüğe aile, kabile, boy ve millet olarak organizasyonu mümkün olur. Yardımlaşma ile başlayan süreç, güç istencine doğru evrilir. Doğa ve düşman topluluklar karşısındaki mücadele sonucunda gelişen asabiyet, insanın diğer canlılık özelliklerini karşılayabilmek için bir tür örgütlenme olan kabilesel devlet şeklini alır. Daha sonra, hanedanlık haline gelecek olan bu ilkel (bedevi) devlete mensup kabilelerin temel yönlendiricisi, hayatta kalma ve güvenlik gibi zaruri ihtiyaçlardır. Sonrasında giyinme ve barınma gibi zaruri olmamakla birlikte kendileri olmadan yaşamanın neredeyse imkânsız olduğu ihtiyaçlar ve lüksler olmak üzere üç kısma ayrılır. İbn Haldun’a göre, ister topluluk ister birey halinde olsun, insanın bütün eylemlerini yöneten üç temel kategori bu sayılanlardır. Asabiyet bağı, doğa ve düşman kabileler karşısında daha zor koşullarda yaşayan ve zaruri ihtiyaçları için dahi savaşmak zorunda olan insan toplulukları için daha kuvvetli iken, yerleşik hayatta ve lükslerini tatmin ederek yaşayan insan toplulukları için zayıflar. Çünkü güç bir kere ele geçmiştir ve artık asabiyetin güç istenci boyutu ortadan kalkmıştır.

Burada The Godfather filmi bağlamında öne çıkan husus; hayatta kalmak ve asabiyeti korumak söz konusu olduğunda, insan eylemlerini ahlaki temellerin yönlendirmediği gerçeğidir. Daha açık ifade etmek gerekirse, örneğin bir kişi kardeşinin sokak ortasında öldürülürcesine dövüldüğünü görse, ona yardım etmek için acaba haklı mı haksız mı diye düşünmez. Çünkü aradaki bağ (asabiyet) insanı böyle bir durumda doğrudan davranışa sürükler. Benzer bir minvalde filmde Fredo, Moe Green ve Michael Corleone arasındaki diyalog hatırlanabilir. Burada, Fredo, Micheal’ın Moe Green’e haksızlık yaptığını düşünerek, Mike ile Moe Green arasındaki tartışmada Moe Greeni destekler. Fakat daha sonrasında, Mike Fredo’ya bir daha aileye karşı başka kimseyi savunmaması gerektiğini ifade eder. Ailevi asabiyetin Micheal’ın birçok sahnede kırılma noktasını teşkil ettiğini görmek mümkün. Örneğin Kate’in, Micheal’ın Corleone ailesini legalize etmek için seyahatini fırsat bilip, çocuğu aldırması da bu bağlamda düşünülebilir. Micheal ve Kate arasında aldırılan çocuğa bakış arasındaki farkın da bu noktada yattığını düşünüyorum. Çünkü, Kate’in çocuğu aldırırken sunduğu gerekçe bu dünyaya bir tane daha suçlu ve katil adayı getirmemekti. Fakat, Micheal olaya yine güç ve asabiyet cihetinden bakarak, çocuğun erkek olup olmadığını soruyordu. Çocuğun erkek olduğunu öğrenince de Kate’a tokat atıyor ve büyük bir buhranın içerisine düşüyordu. Buradaki zıtlık, Kate’in Micheal’ın en önemli savunma mekanizması olan “aile” mefhumuna karşı göstermiş olduğu tavırda görülebilir. Çünkü Vito ve Micheal’ın ortak özelliklerine bakıldığında her ikisi de aile, din ve gelenek gibi, suç ve kötülük ile birlikte düşünülmeleri oldukça zor olan mefhumlara büyük saygı gösteriyorlardı. Fakat filmde bu saygı da yine yukarıda işaret ettiğimiz asabiyet çerçevesinde gerçekleşen bir saygı olarak tebarüz eder. Örneğin, filmin üçüncü kısmında, Micheal Corleone’nin Kiliseye yaptığı büyük bağış, karşılıksız ve salt imana dayalı bir bağış değil; ailenin menfaatlerini korumak ve Corleone ailesinin legalize edilmesini sağlamaya yönelik bir bağıştır. Fakat yine de Vito, Corleone ve Micheal Corleone’nin aile, din ve geleneğe bakış açılarını bütünüyle pragmatik bir şekilde yorumlamak doğru olmaz. Burada, söylenmek istenen tıpkı İbn Haldun’un ifade ettiği gibi, “asabiyet inanç ile birleştiğinde gücüne güç katar”. Bir dostluk, belki değerlidir fakat vaftiz edilme ile kazanılan baba-oğul ilişkisi, neredeyse kutsal bir ilişkidir ve insanlar arası ilişkileri belirler.

Sinema filmleri, her zaman insanlar arası ilişkileri ve felsefi paradoksları konu edinmeyebilir. Fakat bize göre her sinema filmi bir metin olarak görülebilir ve bu metne felsefi bir şekilde yaklaşmak mümkün olabilir. Bir filmin felsefe problemleri bağlamında nereye tekabül ettiğini gösterebiliyorsak bu filmi felsefi olarak yorumlamaya ilk adımı atmışız demektir. Örneğin The Matrix (1999) filmini ele alalım. Gösterime girdiğinden bugüne çeşitli araştırmalara konu olan The Matrix filminin en temel felsefi sorusu, gerçeklik problemidir. “İçinde yaşadığımız dünya gerçek mi? Gerçek kavramı nedir?” gibi soruları göz önünde bulundurarak bu film yorumlanabilir. The Godfather filminde ise en temel soru; ahlak, hayatta kalma çabası ve toplum arasındaki uyuşmazlık meselesidir. Bu konu, İslam düşünce tarihinde İbn Haldun ve Fârâbî gibi düşünürlerin ahlak ve toplum teorilerinde detaylı olarak üzerinde durdukları bir konudur. Özetle Coppola’nın işaret ettiği temel sorun, hayatta kalma ve güç karşısında erdemin nasıl tanımlanacağı meselesidir.

Rıza Tevfik KALYONCU

Aslen Rizeli olmakla birlikte doğma büyüme İstanbulludur. Tam bir İstanbul ve Bursa tutkunudur. Temel çalışma alanı İslam felsefesi olup diğer çalışma alanları genel felsefe ve sinema teorileridir. Hayat felsefesini özetleyen cümle ise şudur: “Sâbit ol azminde dehr-i bî sebâtın rağmına.”

İlgili Makaleler

Bir Yorum

  1. Gercekten harika bir yorumlama olmus. Devamini bekliyoruz. Tebrikler. Bu acidan yaklasimlara daha fazla ihtiyacimiz var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  +  13  =  18

Başa dön tuşu