FİLM

Nitelikli Bilim-Kurgu Edebiyatından Ucuz Korku Sinemasına: Doktor Moreau’nun Adası

“Viviseksiyon” dünyanın gelişmekte yahut henüz gelişmemiş kabul edilen bölümü için yabancı bir kelime. Canlı hayvanlar üzerinde yapılan cerrahi deneylere verilen genel bir isim olan ve Türkçe’ye tam manasıyla çevrilememiş, kimi zaman “açımlama” denilen ancak bilim çevrelerinde hâlâ orijinal ismiyle kullanılan viviseksiyon kavramı Avrupa ve Amerika için bilimsel olduğu kadar politik de bir geçmişe sahip.

İnsan vücuduna dair merakın tarihi milattan önceye kadar dayanıyor; tarih boyunca hayvanlar her zaman insanın hizmetine mamur yahut insandan aşağı sayıldığından bu merakın malzemesi haline gelmişler. Ancak hepimizin şu an içinde yaşadığı ve ürünlerini kullandığı gelişmişliğin temelleri bilhassa Avrupa’da yapılan hayvan deneylerine dayanıyor. Tıbbın ve geçmiş yüzyılda da deneysel psikolojinin geldiği seviyenin asıl mimarının bu acılarla dolu tarih olduğunu söyleyebiliriz. 1800’lü yılların ortalarında Amerika’da anestezik maddelerin bulunmasına kadar uyuşturmadan yapılan diri kesimler kendi dönemlerinde de tartışmalara neden olmuştur. Hayvanların acı çekmediğine ya da basit düzeydeki duyulara sahip olduğuna dair yaygın kanı nedeniyle pervasızca yapılan deneyler sonraları hayvanların da acı duyduğunun kanıtlanmasına rağmen uygulanmaya devam etmiştir. İnsanoğlunun tüm engellere ve zorluklara karşın gelişmeye dair tutkusu kendi yolunu bulmuş ve zamanla etik düzenlemelerin getirildiği daha kontrollü çalışmaların içine sığdırılmaya çalışılmıştır. Etik kuralların delindiği gizli araştırmalardan her zaman bahsedilse de örneklerini ancak edebiyat yahut sinemada görürüz.

Usta bilim kurgu yazarı H. G. Wells tarafından kaleme alınan Doktor Moreau’nun Adası’nın (1896) yazıldığı dönemde Avrupa’da evrim kuramı ve deneysel yöntemler bilim çevrelerindeki esaslı tartışma konularındandır. Her zamankinden daha çok teknik donanıma sahip ve ilerleme tutkusuyla yanıp tutuşan Batılı bilim adamları için viviseksiyon, insanı anlamak adına büyük bir imkandır. Dönemin İngiltere’sinde irili ufaklı pek çok laboratuvar vardır ve her çalışma yeni bir tıbbi verinin kayda düşülmesini mümkün kılar. O yüzden çalışmaların ivmesinin tartışmalardan daha yüksek olduğunu söylemek zor değildir.

H. G. Wells kendisi de biyoloji eğitimi almış bir yazardır. Bunun etkisini kitaplarında açıkça görürüz. Varlıkların detaylı fiziksel tarifleri ya da bilimsel derinliğe sahip uzun diyaloglar (bazen düşünceler) eserlerinde yadsınamayacak ölçüde bir hacme sahiptir. Doktor Moreau’nun Adası isimli eserine adını veren Doktor Moreau İngiltere’de viviseksiyon çalışmalarıyla ünlü ancak sınır tanımayan bir bilim adamıdır. Anestezi kullanımının yaygınlaşmaya başlamasına rağmen acı duyusu ile alakalı uçuk fikirleri ve gaddar tavrı sebebiyle hayvan ameliyatlarını tamamen canlı halde yapmakta ve tepki çekmektedir. Laboratuvarına teknikerlik yapma bahanesiyle giren iflah olmaz bir gazetecinin yayımladıkları ve derisi yüzülmüş halde acılar içinde bağıran bir köpeğin firar ettiğine tanıklık edenlerin yüksek sesli tepkisiyle Londra’dan kovulmuş, bilim dünyasından dışlanmıştır. Çalışmalarına ıssız bir adada devam etme kararı alır. Kitabın merkezinde işte bu ada ve içindekiler vardır.

Wells’in kitabı başka pek çok bilim kurgu eser gibi sinemacıların ilgisini çekmiş günümüze kadar aynı veya farklı isimlerle pek çok uyarlaması yapılmıştır. Bunların sonuncusu da 1996 yılında çekilen ve başrolünde Marlon Brando’nun yer aldığı aynı isimdeki yapımdır.

Uyarlama denince kitabı birebir kopya etmek anlaşılmıyor elbette. Yönetmen kendi dokunuşu ve bakışıyla eseri bambaşka bir cisme büründürebilir. Esere tümüyle bağlı kalmak da bir seçimdir yalnızca esinlenmek de. Doktor Moreau’nun Adası’nın bu bağlamda nerede durduğunu söylemek epeyce zor. Filmi izlediğinizde kitabın birebir uyarlandığı hissine kapılıyorsunuz fakat karşılaştırmalı incelediğinizde uyumun yalnızca görünüşten ibaret olduğu açıkça kendisini gösteriyor. Önyargılara sebebiyet vereceğini göze alarak yine de söylenebilir ki film, uyarlama kimliğinden bağımsız izlendiğinde de oldukça başarısız. Oyuncu seçimine bakıldığında yönetmenin ortaya çıkacak ürünü riske atmak istemediği çok belli ancak hem kurgu hem de çekimler (oyunculara rağmen) filmin puanını aşağıya çekmiş.

Kitabın temel meselesi canlıların evrimine müdahale ederek onların daha da gelişmesi, gündelik değersiz davranış ve duygulardan arındırılarak ileri varlıklar yaratılması gibi görünüyor. Kitapta bunu destekleyecek uzun diyaloglar ve biyolojik tartışmalar da mevcut. Filmde yansıtıldığı gibi Doktor Moreau’nun, kendisine “yapılmış” bir halk oluşturarak yönetmek yahut tanrılık etmek gibi yine ilkel sayılacak hırslardan öte kitapta; bilime sırtını dayayarak canlıları bulundukları konumdan daha üst bir seviyeye taşıma kaygısı var. Filmin başarısızlığı tam da burada kendisini gösteriyor çünkü çizilen Moreau imajı ya da tavır ve davranışlarına (kimi zaman anlattıklarına) bakıldığında yönetmenin kafa karışıklığı göze çarpıyor. Doktorun bu çalışmaları yapma sebebi, yardımcısı Montgomery’nin neden doktorun yanında bulunmayı tercih ettiği ya da Hayvan Halkı’na dair nasıl bir gelecek öngördükleri hiçbir şekilde anlaşılmıyor. Film apar topar ve bazen komik şekilde ilerliyor. Siz anlamlandırmaya çalışırken de sona eriyor.

Doktor Moreau’nun Adası da tıpkı Mary Shelley’in Frankenstein’ı gibi zenginliği yansıtılamamış eserlerden. Bu eserlerin talihsizliklerinden biri de şu ki genel kitle tarafından korku romanı olarak biliniyorlar. Kolajlanmış, yeniden üretilmiş varlıklar bu kitaplarda bir tür eleştiri nesnesi yahut varlığa dair sorgulama mekanizmaları işlevi görmüşler. Kitaplar dönemlerinde sarsıcı etkilere sahipler ve arka planda yoğun bir düşünce birikimini barındırıyorlar. Kurguyu, tabiri caizse ucubeler üzerinden yapmış olmaları onları muhtemelen hiç ummadıkları bir yere, korku senaryosuna getirip dâhil etmiş. Yönetmenler izleyiciyi korkutarak filme bağlamak gayesi gütmüş ama ne yazık ki görsel efektlerin ve kurgunun çekildiği yıla kıyasla dahi çok zayıf kalması bu etkiyi çok kısa ve geçici kılıyor. Damakta kalan yapaylık hissi ise hiç geçmiyor.

Doktor Moreau’nun Adası dönemin bilimsel yaklaşımını görmek adına epeyce önemli bir yere sahip. Film uyarlamaları ise sinema adına bir süreci izlememizi sağlıyor. Film tavsiye listesine giremese de gözlem yapmak adına önemli bir örnek sayılabilir.

Fatma Büşra ÇANAK

Karadeniz kıyısındaki küçük bir kasabada doğdu. Büyümesine eşlik eden İstanbul’un, hayata ve bilhassa edebiyata bakışına en az dünyaya geldiği yer kadar etkisi oldu. Yazmak bünyesinin ayrılmaz bir parçasıydı ve ondan hiç vazgeçemedi. Fizik ve mühendislik eğitimleri aldı. İki çocuğunun büyümesini yakından izledi. Bu ona bütün bir hayat tecrübesinden daha fazla içgörü ve hayret kazandırdı. İzlemeye, düşünmeye ve yazmaya devam ediyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

53  +    =  62

Başa dön tuşu