SÖYLEŞİ

Kudret Sabancı ile Röportaj

Günlerden cumartesiydi. Akşam 19:00 için randevulaştık. Benim ilk röportajımdı bu yüzden acemiliğimin getirdiği farkındalıkla çok heyecanlıydım. Kudret Bey Taksim 45’likte oyunculuk eğitimi veriyordu. Ben de karşısındaki bir kahve dükkanında zamanın dolmasını bekleyerek sorularımı pekiştiriyordum. Bu tarz randevulara 15 dakika öncesinden gitmek gerekiyor diye tam 18:45‘te bulunduğu mekâna giriş yaptım. İçerisi çok kalabalıktı. Genç bir kadın oyununu sergiliyor herkes pürdikkat onu izliyordu. Bir iki oyun daha izledikten sonra birlikte içerideki küçük bir odaya geçtik. Mütevaziliği ve samimi tavırları beni biraz sakinleştirdi. Sevgili Kerem Evcil’den büyük koşturmalar neticesinde aldığım ses kayıt cihazını çalıştırdım ve böylece röportajımız başladı…

 

Kudret Bey’in çocukluğundan, sinemaya dair türlü konulardan söz ettik. Röportaj esnasında beni çok heyecanlandıran konuşmalar cereyan etti:

 

– Türk sinemasında 90’lar dönemi etkisi nasıl başlamıştı? 

 

– Sinemayı 7. sanat olarak kabul ettik. Peki ya gerçekten sinema; resim, heykel, müzik gibi bir sanat dalı sayılabilir miydi? 

 

RTÜK yasakları sadece o filme, o diziye veya programa mı sansür uyguluyor yoksa bu meselede toplumu da ilgilendiren bir şeyler var mı?

 

– Bir yönetmen için dizi yönetmenliği  ve sinema filmi yönetmenliği gibi bir ayrım mümkün mü?

 

– Dünyada filmlerle kamuoyu oluşturmak meselesi. Peki kendi tarihimiz bu atmosferin neresinde?

 

Gelin cevapların peşine birlikte düşelim.

 


 

 

Sinema ile ilgili konuşmaya başlamadan önce biraz sizinle ilgili konuşmak istiyorum. Sizinle ilgili araştırma yaparken çok yönlü bir adamla karşılaştım. Türkiye’nin en büyük çizgi roman koleksiyonlarından birine sahipsiniz. Yanı sıra saat, maket ve şapka koleksiyonunuz var. Çeşitli müzik aletleri çalıyorsunuz. Fotoğraf, karakalem bir de off-road tabii. En merak ettiğim konu bu tutkularınız mı sizi sinemaya yönlendirdi yoksa sinemayla birlikte gelişen tutkular mıydı bunlar?

 

Beni sinemaya yönlendiren şey çizgi roman. Sinemaya en çok benzeyen ne var dersek bu tabii ki çizgi roman olur. Replikler, montaj, ışık, senaryo…

Peki çizgi roman tutkunuz ne zaman başladı?

 

Çocukken başladı, yazmayı öğrenmeden. O zaman çizgi roman her şeydi. Daha televizyonlar her evde yoktu. Ben kasabada büyüdüm. O zamanlar haftada iki film oynardı. Çizgi romanlara o dönem cep sineması derdik. Orada resimlerden hikâyeyi takip ederdik. Nasıl ki bazı filmlerde ses olmadan da izleyebiliyorsunuz çizgi romanda da resimlerden hikâyeyi çıkarabilirsiniz.

Çizgi roman sizin hayal gücünüze epey etki etmiş diyebilir miyiz?

 

Sinema okumamın temelinde o var. Hikâye anlatmak… Kimisi yazarak, kimisi fotoğraf çekerek anlatır hikâyesini. Bana da en yakın bu geldi. Film yapmak…

Siz aynı zamanda senaryo da yazıyorsunuz.

Evet. Ama film çekmek daha kolay geliyor.

 

Hem sinema hem dizi yönetmenliği yapıyorsunuz. Bu ikisini konuşmaya başlamadan önce çok bilinen ve ilk belgeseliniz Daylak (1990) zannediyorum. Bunun öncesinde neler var?

87 girişliyim GSF Sinema Televizyon bölümüne. Daylak’tan önce birkaç kısa film var.

İlk filminiz Laleli’de Bir Azize (1999). Proje nasıl geldi?

 

Bu tek bir film olarak başladı. Önce Önder (Çakar) ve Serdar (Akar) dâhil oldu sonra ben. Yazdık yazdık bir filme sığmadık. Biz bunu niye şu şekilde yapmıyoruz dedik. Aynı hikâyenin iki farklı açısını anlatan iki film çıktı ortaya. Birisi gemiciler tarafından biri karadakiler tarafından.

İlk gemide mi çekildi?

 

Hayır ikisi aynı anda çekildi. Aynı anda set kuruldu. Aynı günlerde de hem set bitti hem post-prodüksiyon aşaması.

Türkiye’de böyle çapraz okumalı filmler pek yok.

Evet daha önce yapılmamıştı.

 

Dijital Film ve Sinema

 

90‘larda artık analog filmlerden çıkıp dijital filmlere geçiş yaptığımız bir süreç yaşandı. Bazı camialar bu durumun sinemanın sonunu getireceği düşüncesine kapılıp gitse de sizin özellikle CGI teknolojisini Türkiye’de en etkin kullanan isimlerden biri olduğunuzu biliyoruz.

 

Laleli’de Bir Azize pelikül film kullanarak çektiğimiz bir filmdi. Bu korku, kitap okuyucularında da var. Önemli olan içerik. O filmin size ne anlattığı önemli. Hangi medyayla anlattığı önemli değil. Seyirci zaten bunu bilmez. Seyrettiğimiz çoğu şeyi dijital seyrediyoruz artık. Doktor Jivago (1957), Star Wars (1977), Malta Şahini (1946) gibi filmler dijital dönemden çok önce çekildiler ama artık bunları da dijital kopyalarından izliyoruz. Neden buna ayak direyelim?

 

CGI teknolojisini ben bütün filmlerimde kullandım. İlk kullandığım iş Karaoğlan’dı (2013). Eski dönem işleri olduğu için Hürkuş (2018) ve Filinta’da (2014) efekt kullanımı çok yoğundu. Ama günümüz işlerinde de sıklıkla kullandık. Bugünün Saraylısı (2013) dizisinde kullandığımız yalının biri Beylerbeyi’nde diğeri Sarıyer’deydi. Senaryo gereği bunların yan yana olması gerekiyordu. Zaten yalı sayısı belli. Hadi iki tane yalı bulduk bir de yan yana olması gerek. Nasıl bulacaksınız? Biz de CGI teknolojisini kullanarak bu iki yalıyı yan yana gösterdik ancak günümüz işi olduğu için pek algılanmadı. Bir sürü iş artık bu şekilde yapılıyor.

 

Sinema filmlerinize baktığımız zaman masalsı bir dünyayı daha gerçekçi bir yapıta dönüştürüp farklı bir anlatı ortaya koyuyorsunuz. Bu bir Kudret  Sabancı tarzı mı? 

 

Bu durumda çizgi romanların etkisi var. Karaoğlan direkt çizgi roman uyarlamasıydı. Hürkuş’a baktığınız zaman Süperman gibi bir adam.

 

Hürkuş demişken biz Vecihi Hürkuş karakterini bir Ertem Eğilmez (Gülen Gözler, 1977) filmiyle tanıdık ve izledik. Sizin için Vecihi Hürkuş’un tarihi bir karakter olarak beyaz perdeye yansıtılması gerekliliği nasıl ortaya çıktı? 

 

1912’den 30’lara kadar Cumhuriyet’i kuran kadro, altın nesil. Bütün bilim adamları, askerler, eğitimciler, subaylar hepsi yeniden bir ülkeyi kurmuşlar. Biz; sinemacı, hikâyeci, çizgi romancı, edebiyatçı olarak bir şeyi tasarlarken hayal gücünüzün götürdüğü yere kadar gidiyor ve fazla uçtum galiba deyip bir yerde bırakıyoruz. Ama o döneme baktığınız zaman çok daha fazlasını zaten yaşamışlar. Vecihi Hürkuş bunlardan bir tanesi. O kadarını hayal etmek bile sizi korkutuyor. Çok basit bir örnek. Büyük Taarruz’u düşününün… 26 Ağustos’ta başlıyor. İki haftada Afyon’dan İzmir’e kadar yürüyebiliyor musunuz? Bunu hikâyeleştirmeye korkarsınız. Bunu on dört gün değil yüz kırk gün filan yapayım dersiniz. Mahmut Kaptan Rusya’dan Türkiye’ye cephane getiriyor. Yunanlıların eline geçmesin diye gemiyi batırıyor, tehlike geçince batan gemiyi tekrar çıkarıyor. Baktığınız zaman çok fantastik bir olay. Kuşçubaşı Eşref hikâyesi… Hicaz Demiryolu… Bunların anlatılması lazım. Unutulmaması lazım. İttihat ve Terakki çok önemli bu ülkenin kaderinde. Siyasi yaklaşımın dışında konuşuyorum. İttihat ve Terakki olmadan Abdülhamit’i anlayamazsınız. Abdülhamit’i anlamadan bugünleri nasıl anlayabilirsiniz? Tarihimizde her yer hikâye kaynıyor. Plevne… Biz buna destan diyoruz, insan yenildiği şeye neden destan der? Harp okullarında çok uzun yıllar bütün dünyada Plevne Savunması, ders olarak okutuluyor. Neden?

 

Sokakta birini çevirip Vietnam Savaşı’nı kim kazandı diye sorsak çoğunluk Amerika der. Halbuki kaybeden taraf Amerika. Ama bize bunları filmleriyle anlattılar. Filmlerle tarih yazıp kamuoyu oluşturdular. Filmlerle bizi uzaylıların kötü olduğuna inandırdılar ve filmleriyle bize istediklerini satıyorlar (saat, araba, pantolon…). Onlar bizim dünyaya bakışımızı etkiledi. Hollywood bizi hep Amerikalıların üstün ve kahraman olduğuna inandırmaya çalıştı. Oysa ben ondan çok daha kahramanım. Hatta benim 5000 senelik bir tarihim var onun 400-500 senelik. Yapmamız lazım anlatmamız lazım. Bunları filmlerle anlatabiliriz dünyaya.

 

Türk Sineması’nda varolan bu yoksunluğun sebebi özellikle Yeşilçam filmlerinde sıklıkla karşımıza çıkan zengin kız fakir oğlan gibi hikâyeler olabilir mi?

 

Tabii bunlar bütçe isteyen işler. Diğerleri biraz figüran, bir kadın, bir erkek, bir konakla çekilebilecek işler. Diğer türlü tanklar, tüfekler giriyor devreye.

 

Televizyon Dizileri ve Yeni Projeler

 

Filinta Türkiye’de çekilmiş ilk ve tek Osmanlı polisiye dizisi. Ben izlediğim zaman sanki bir kitapta satırları okuyorken kendi hayal dünyamın renklerinin, mekanlarının ekrana aktığı hissine kapılıyorum. Bu dokunuşlarda yine çizgi roman etkisi var mı?

Tabii mutlaka. Renklerde çizgi roman laciverti dediğimiz bir ton var fark edersiniz.

 

 

Sizden bu tarz tarihi dizi ve film görmeye devam edecek miyiz?

İnşallah… Bu dönem ekonomik olarak olabilir mi ben de bilmiyorum.

Yine de bu tarz yapımlarla daha sık karşılaşmaya başladık.

 

Evet ama bunlar TRT ölçeğinde kaldı. Özel kanalların buna girmesi lazım. RTÜK diye bir kurum var. Ne kadar reklam alacağınızı belirliyor. Bir kafe işletiyorsunuz ve size bir kurum gelip dakikada şu kadar çay verebilirsin diyor. Bu ne kadar tuhafsa bir kanalın ne kadar reklam alacağına yön verilmesi de o kadar tuhaf. Buna başka bir formül bulabilseler…

 

Örneğin RTÜK öncesi dönemde programın içine reklam alınırdı. Bunu durdurdular. Oysa durdurulan şey sadece yapımcının ya da kanalın buradan bir miktar gelir elde etmesi olmadı. Bu markaların yurt dışında tanıtılmaları da durmuş oldu. Dizilerimiz artık dünyanın dörtte üçünde izleniyor. Kıvanç Tatlıtuğ, Halit Ergenç gibi isimler artık dünyanın büyük bir kısmında star. Tersten düşünün Brad Pitt’e istediğini giydirip onu sattırıyor. Neden Türk markalarını bu starların üstünde bütün dünyaya tanıtmıyoruz? Neden turistik bölgelerimizi, tesislerimizi bu dizilier ve starlar aracılığıyla tanıtmıyoruz?

 

Örneğin Amerikan filmlerinde kötü adamlar Amerikan arabası kullanmaz. Hepsinin sebebi var. İnsanlar James Bond benim saatimi kullansın diye sıraya giriyorlar. Dünya bu şekilde dönüyor. Ekonomisiyle, turizmiyle bütün bir çark…

Sinemanın doğuşuna baktığımızda propaganda gücü fazlasıyla kullanılmış değil mi zaten?

 

Sinemanın dili şimdiki zamandır. Bir filmi yirmi kere seyredin o kaza sahnesi o anda olur tekrar. Şiddetli bir gerçeklik algısı vardır. Gerçeklik duygusu kahramanla özdeşleşmemizi kolaylaştırır. Kahramana özenir ve onun gibi olmak isteriz. Onun gibi davranmak, onun gibi giyinmek, onun gibi görünmek. Bu da kahramanın fikirlerini benimsememizi kolaylaştırır. Sinema bütün bu özellikleriyle propaganda için en güçlü araçlardan biridir.

 

Mussolini’nin iktidar olur olmaz İtalyan film endüstrisinin kalbi Cinecitta’yı kurdurması, Sovyet Devrimi’nin ya da Hitler’in sinemaya verdikleri önem de bu sebeptendir. Triumph des Willens (Leni Riefenstahl, 1934) ya da Potemkin Zırhlısı (Sergei Eisenstein, 1925) gibi filmler hâlâ türünün en güçlü ve etkileyici örneklerindendir.

 

Daha kendimizden bir örnek verecek olursak, Alan Parker 1978  yılında Gece Yarısı Ekspresi adlı bir film çekti. Öyle ya da böyle o yılların Türkiye’sine bir Avrupalı bakışıydı ve oldukça rahatsız edici bir filmdi. Hâlâ bu filme yanıt olabilecek bir film çekilmedi. Ya da Lawrence of Arabia (1962). İngiliz casus T. E. Lawrence’ın gerçekliği zaten tartışmalı olan anılarından yola çıkarak çekilmiş bir filmdi. Sinema olarak çok güzel ve çok güçlü bir filmdi.

 

İçlerinde İngiliz tarihçilerin de bulunduğu birçok bilim insanı bu anıları belgelerle yalanladılar.   Olayların doğrusunu anlatan; Lawrence’ın bahsettiği yerlerin bazılarına hiç gitmediğini, bahsettiği kişilerden bazılarıyla hiç tanışmadığını ortaya koyan belki bir düzine kitap yayımladılar. Ama bu kitapların hiçbiri filmin yarattığı etkinin yanına bile yaklaşamadı.

 

Bunlardan bahsetme sebebim sinemanın sadece sinema olmadığı. Sinema bir çok unsuru bir arada taşıyabilen bir araçtır aynı zamanda. İster sadece hikâye anlatmak için kullanın ister propaganda yapmak için.

Siyasal iktidarlarımız artık bu gerçeği görmeli ve gerek sinema gerek dizi sektörümüzü desteklemeli.

 

Peki, bazı yönetmenler özdeşleşme duygusundan rahatsızlık duyar ve çekim teknikleriyle seyirciyi bir anlığına o duygudan çıkarır. Siz kendi filmlerinizi çekerken böyle bir rahatsızlık duygusuna kapılıyor musunuz?

 

İzlediği şeyin gerçek olduğuna inansın diye bazen kamera hareketi bile kullanmam. Bence doğrusu bu. Bir Tarkovsky veya Fellini’yi reddedebilecek durumda değiliz tabii. Bu durumu ben biraz özel filmler ve yönetmenler için uygun görüyorum. Sinema çok pahalı bir şey. Bunun bir yatırımcısı var. Bu durumla ilgili bana en doğru gelen Alfred Hitchcock’un sinema tanımı. Ona soruyorlar sinema nedir diye, şöyle cevap veriyor: “Sinema doldurulması gereken bir sürü boş koltuğu olan boş bir perdedir. O koltukları dolduramazsan bir daha film yapamazsın.”

 

Yönetmen seyirci ile yapımcı arasındaki akışı sağlayan kişidir diyebilir miyiz ve bu durumun sizin özgünlüğünüze bir etkisi oluyor mu?

Baştan ona göre planlandığı için pek bir şey değişmiyor. Ne çekeceğimizi zaten bilerek başlıyoruz.

Peki oyuncu seçimlerinde bu durum nasıl işliyor?

 

Doğru oyuncu peşindedir herkes. O karaktere en uygun kim? Fizik ve performans olarak bakarız. Hem de en çok seyirciyi kim getirire bakarız. Reyting, ekonomik etki… Bir oyuncu doğru rolde oynarsa yıldızlaşır.

 

Her sahnenin bir duygusu vardır. Oyuncu o duyguyu oluşturan enstrümanlardan bir tanesi. Oyuncuyu sahneye hazırlamanın standart bir tekniği yok. O sahnede bir çocuk var bir de Ayla Algan var. İkisine aynı şekilde anlatamazsınız ama aynı şekilde uyum beklersiniz.

Yeni projenizle (Maraşlı dizisi) ilgili konuşalım mı?

Şu an sadece Burak (Deniz) belli. Çekimler İstanbul’da olacak fakat daha fazla tüyo veremem.

 

Sinema, Sanat mı?

 

Siz 90 sonrası Türk Sineması’nda etkin rol aldınız. Anlat İstanbul (2005), Laleli’de Bir Azize gibi filmleriniz günümüz koşullarında hâlâ izlemekten keyif aldığımız, üzerine bolca konuşabildiğimiz filmler. O dönem Türk Sineması sizce nasıldı?

 

Bunun başlangıcı Mustafa Altıoklar’dır. İstanbul Kanatlarımın Altında (1996), Ağır Roman (1997)… Başka bir çığır açtı sinemamızda. O yıllara kadar öyle bir sinemamız yoktu. 1970’lere kadar gelen gerçekçi filmlerimiz vardı. 12 Eylül onları da kesintiye uğrattı. Sonra bir arabesk dönemi yaşadık. Tabii Anayurt Oteli (1987) gibi filmler tür denebilecek gibi çoklukta değildi. Altıoklar sinemanın kısır olduğu dönemde seyirciyi tekrar sinemaya getirdi. Ben de kendi adıma buradan cesaret aldım.

 

Sinemamızda yeni bir dönem başladı bir anlamda. Bizim o dönemki adımız “Yeni Sinemacılar” idi. Oradan bugüne kadar geldi ve günümüzde çok filmler yapılmaya devam ediyor. Korku Sineması diye bir tür oluştu. İki kişi, üç kişi ısrar etti ve bu bir türe dönüştü.

 

Değerlendirmemiz gereken şeylerden bir tanesi seyircinin de değişmiş olması. Bunu kabullenmek gerekiyor. Eskiden filmler, işi film göstermek olan yerlerde izlenirdi. Emek Sineması, Reks Sineması gibi. Günümüzdeyse filmler alışveriş merkezlerinde izleniyor. AVM’ler günümüz toplumunda insanların en ucuza en çok zamanını geçirebildiği yerler. Yemek yiyor, kitapçıya uğruyor, oradan kız arkadaşını alıp bir de film seyretmeye gidiyor. Artık insanlar sinemaya daha ziyade eğlenmeye gidiyor. Sinema eğlence sektörünün bir parçasıdır.

SANAT DEĞİLDİR…

 

Sanat bireysel bir şeydir. Resim, müzik bunlar sanattır. Sinemaya bakalım; bir oyuncu geliyor sizin yetenekleriniz, hayal gücünüz gelen oyuncunun potansiyeliyle sınırlı, yapımcının bütçesiyle sınırlı, görüntü yönetmeniyle sınırlı… Bir sürü şey sizi sınırlıyor. Bu durum sizin “ben sanat yapacağım” lüksünüzü elinizden alıyor.

Peki sanat filmleri?

 

Onlar daha küçük özel örnekler. Ülkemizde de son derece başarılı temsilcileri var. Ama yine bunları da sanat olarak sayamayız. İllaki bu filmlerin yönetmenleri de istedikleri bir şeyi bir sebepten yapamamışlardır. O zaman o sanat olmaktan kopuyor zaten. Düşünsenize elinde fırça var tuval var işte o an özgürsünüz ne istiyorsanız yapın. O zaman bu sanat oluyor. Sinemada olanaklarınızla sınırlısınız. Orada bir özgürlük yok. Bir filmi ortaya koymak için 70-80 kişiye ihtiyaç var. Bir tanesi gelecek senin filmin için kablo çekecek. Buna nasıl sanat diyebiliriz? Sizin filminizde de aynı şekilde o kabloyu çekecek Fellini’nin filminde de.

Diğer her aşaması için bakacak olursak? 

Sanata yakın diyebiliriz. Her şeyden önce sansür var.

Peki bir amacının olması sanat olmasına engel olan şeylerden birisi mi?

 

Hayır.. Dali bize bir şey anlatmıyor mu? Anlatıyor. Benim üretme özgürlüğümü elimden alması sanat olmaktan çıkarıyor. İyi bir ışık yakalarsınız Ara Güler fotoğrafı gibi dersiniz ama hiçbir zaman Ara Güler fotoğrafı olmayacak o.

Dünya Sineması’nda takip ettiğiniz yönetmenler kimler?

 

1970’ler Sineması bana büyülü geliyor. 1980’lere kadar olan dönemler. Doktor Jivago, İrlandalı Kız (Ryan’s Daughter, 1970), Baba (1972) gibi yapımları sayabilirim. Yine Fellini, Hitchcock, Western filmleri. En sevdiğim dönem o. Onlardan etkilenmemiş sinemacı var mıdır günümüzde? Fellini seyretmiş bir adam aynı adam olamaz artık. Son dönemde Alman Sineması’nı çok başarılı buluyorum. Yine İspanyol Sineması var. Günümüz süper kahraman filmlerini sevmiyorum. Filmin bir duygusu vardır ve onlar artık o duygulardan koptular. İrlandalı Kız vardı mesela. Kızımız sahilde yürürken adamın ayak izine basarak yürür. İşte bu sinemadır. Şimdiki süper kahraman filmlerinde artık bu duygular yok. Daha mühendisliğe, showun görsel etkisine döndü olay. Baba (1972), Nove Cento (1976), Fitzcarraldo (1982), İguana Geceleri (1964), Serseri Aşıklar (1960)… Öyle filmler bir daha çekilmeyecek Lütfi Akad, Yılmaz Güney gibi sinemacılar asla olmayacak.

Peki Anlat İstanbul’u bugün çekecek olsanız sizin İstanbul’unuzda değiştireceğeniz bir şeyler olur muydu? 

 

Olurdu tabii. O zaman metro inşaatı yeni başlıyordu. Sokaklar değişti, insanlar değişti. Kötü anlamda söylemiyorum. Biz o dönem istanbul’unu belgeledik aslında. Her film, çevrildiği dönemin belgesidir. Bugün yapılsa başka bir şey olurdu.

 

 

Lütfi Akad’ın Dört Mevsim İstanbul (1990) belgesel serisini tavsiye ediyor. “İstanbul’u en güzel anlatan film herhalde” diyerek ekliyor.

 

Bir Koleksiyoner

Biraz da koleksiyonlarınıza dönebilir miyiz?

Ersin Burak tabloları, çizgi romanlar, çakmaklar, kol ve cep saatleri ve daha bir dolu şey.

 

 

 


 

Yaptığı maketleri sergilediği bir instagram hesabı var. Telefonundan bir süre onları inceliyoruz. Bandırma Vapuru, Paşabahçe Vapuru, Kalender Yolcu Vapuru derken bir yaşama sığdırılmış Kudret Sabancı’nın büyük dünyasıyla karşılaşıyoruz. (kudretsabancı2) 

 

Arada konu tekrar sinema filmlerinden birine çevriliyor. Kapan (2019) … Onun da senaryosunun bir Hint filminden bire bir çalıntı çıktığını öğrenince yapımcıyla mahkemelik oldukları bir sürece giriyorlar ve filmi montaj aşamasında bırakıyor. 

 

Tabii ki her ne kadar röportaj beklediğimden biraz uzamış olsa da ben bir türlü bitiş cümlesini kurmak istemiyorum çünkü sormak istediğim sorular var hâlâ. İçeride oyuncular mezuniyetlerini almak üzere hocalarını beklemeye devam ediyor. Bir ara Filinta dizisinde beğeniyle seyrettiğimiz Cem Uçan geçiyor yanımızdan. Herkes sessizce röportajın bitmesini bekliyor.

 

 

Bundan sonrası için hayal ettiğiniz bir proje var mı?

 

Birkaç tane var. Bunlardan bir tanesi 1912-22 arasında geçen bir aşk hikâyesi. Benim de dâhil olduğum bir ekip yazdı. Bir tane vampir filmim var onu çekmeyi çok istiyorum. 1826-1832 arasında geçen, tarihimizden gerçek bir hikâye.

Bu hikâyeye nasıl ulaştınız?

 

Filinta’yı çekeceğimiz dönemlerde ana karakterlerden biri kadıydı. Kadılar hakkında araştırma yaparken kadıların şeriye sicilleri vardır, buraya bütün olayları yazma mecburiyetleri var. Bu defterler günümüz Türkçesine çevrilmiş ve hala çevrilmekte. O dönem 17 cilt yayımlanmıştı. Bunlar elime geçince bunları okumaya başladım. Tarih okumayı çok severim. Fantastik ve enteresan hikâyeler var. Kadının, şeyhülislama yazdığı bir mektuba denk geldim, ilgimi çekti. Oradan yola çıkarak bu hikâyeye ulaştım ve araştırdım.

Peki biraz da edebiyat desek?

 

Ben klasiklerde kaldım biraz. Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini çekmek isterim mesela veya Necati Cumalı’nın Viran Dağlar’ını. Çok uzun süre Devlet Ana’ya çalıştım dizi olarak. Ergenekon Destanı’nı çekmeyi çok isterim. O da yarım kaldı. Bir dönem Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ne çalıştık. Ben edebiyatı seviyorum ama edebiyat beni sevmiyor galiba.

Sizce nerede takılıyor bu işler yapım aşaması mı senaryo aşaması mı? 

Bütçeli işler tabii bunlar. Belki uluslararası boyutta destek gerektiren işler.

 

Dizi yönetmenliği ve sinema yönetmenliği diye ikiye ayırma ihtiyacı var genel şablonda. Siz her ikisinde de çok etkinsiniz. Kudret Sabancı için böyle bir ayrım var mı?

 

Ben ikisini birbirinden ayırmıyorum. Dizilerin süresi çok uzun bu da sayfa sayılarını çok arttırdı. Ben ilk dizi çektiğimde ortalama süre kırk dakikaydı. Şimdi yüz elli dakikaları buldu. Mantıklı olarak çekilebilecek zaman, saatte bir sayfa kadardır. On bir saat sette kaldığınızı düşünseniz on iki sayfaya filan tekabül eder. Oysa elli sayfalar çekilmeye başlandı. Bu da fazladan bir ekip demek. Bazı sahneleri ben çekmiyorum mesela yardımcı yönetmen çekmiş ama benim adım yazıyor. Tabii onlar da elinden geleni yapıyor.

 

Asmalı Konak’ı (2002) hatırlayın, bir dili vardı. Bir sürü dizide yönetmenin dili vardı ama şu ana baktığımız zaman bir yönetmenin dilini göremiyorsunuz.

 

Peki buradan şöyle bir anlam çıkarabilir miyiz? Bir film ya da dizi bütünüyle yönetmenin hâkimiyetindeyse çektiği şeyin sinema filmi veya dizi olmasının bir farklılığı olmaz.

 

Siz burada bir hikâye anlatıyorsunuz. Anlattığınız medya değişiyor sadece. 90 dakikalık bir hikâyeyi birinde bilmem kaç metrelik bir ekranda anlatıyorsunuz. Diğerinde 70 santimlik bir ekranda. Bu sizin hikâye anlattığınız gerçeğini değiştirmiyor. Tabii ki televizyon dizisiyle sinema filminin dili farklı. Farklı olmak zorunda. Ama bu birine özenelim diğerini sallayalım geçelim değil. Sonuçta biz bu işin profesyoneliyiz.

 

Merak ettiğim her konuyu bütün şeffaflığı ile yanıtladınız. Sinemayla beraber çok yönlü zengin dünyanızın kapılarını bize açtınız. Keyifli sohbetiniz için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

 

 

Tuğba KOCA

0-5 yaş: En net hatırladığı iki şey var. Tır şoförü olan babası yurtdışından pahalı kıyafetler getirdiğinde bunları giyip tüm mahalleliye hava atar annesi iki dakika gözden kaybolduğunda çığlıklarıyla yine o mahalleliyi başına toplardı. 5-11: Nedenini bilmiyor olsa da kendisini 5 yaşındayken ilkokul 1. sınıfta okumayı ilk öğrenen kurdelesi takılırken buldu. 11 yaşında Victor Hugo’nun Sefiller’i gibi kitapları 2 gecede bitirip babasına yazar olup bir kitap çıkarmak istediğinde ihtiyaçları olan parayı hesaplatırdı. Ortaokulda tiyatro oyunları yazar, oyuncu seçer ve hazır olduklarında bir pastaneyle anlaşıp pasta kurabiye alır bütün okula oyununu izlettirirdi. 12-16: Hiçbir amacı olmadan girdiği Sağlık Lisesi sınavlarını kazandı diye Sağlık Lisesi okudu. Mezun olacağı sene arkeoloji okumaya karar verdi ve dershanenin yolunu tuttu. Dershane hocasına arkeoloji kazanmak için kaç net yapması gerektiğini hesaplattığında ilk 1000 e girmesi gerektiğini öğrenince dershaneye gitmekten vazgeçip eğitim sisteminin izin verdiği ölçüde bir bölüme yerleşti. Bu yüzden hala trigonemetri gibi konular hakkında hiçbir fikri yok. Üniversite bitince iş hayatına atılıp optik mağaza açtı ve para kazanmanın bir insanı mutlu etmeye yetmediğini anladı. Ve o zamana kadar ilgilendiği gitar, resim, tiyatro, seyahatler her ne varsa hepsi sinemanın birer parçası oldular. Ve kendi puzzle’ını tamamlamaya karar verdi. Yapımcılık , senaristlik, kısa film eğitimleri TRT1 stajları derken kendisini harika bir toplulukta buldu. Hayal Perdesi…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

7  +  3  =  

Başa dön tuşu