FİLM

Rüya mı, Gerçek mi?

İki boyutlu animasyon kısa film Father and Daughter, Michaël Dudok de Wit tarafından yazılıp yönetilmiş ve 2000 yılında izleyiciyle buluşmuş. Animasyon filmin o kadar çok ödülü var ki yazmakla bitmez.

Kızıyla bisiklet yolculuğuna çıkan babanın ayrılığı, babanın sandalla denize açılmasıyla başlıyor. Baba gün doğumuna doğru sandalıyla yüzerken; kızı deniz kenarındaki ağaçların altında sağa sola koşturarak, sandalda yaprak gibi savrulan babasına el sallıyor. Gün biteyazıyor. Küçük kız babasını karşılamak için aynı yere geliyor ama babası dönmüyor. Güz, kış, bahar, yaz mevsimleri gelip geçiyor. Kız büyüyor, üşüyor, kendisine sarılacak kol bulup çoluk çocuğa karışıyor. Babasının gittiği günkü heyecanla, ayrıldıkları yere her geldiğinde gittikçe artan özlemini, yanındakilerden ve etrafındaki her şeyden soyutlanarak gösteriyor. Bakışları keskinleşiyor, dudakları incecik olup ağzının içine gömülüyor. Kendisinde, mevsimlerde ve denizde fiziksel değişiklikler olurken, ayrılığın yaşandığı yerde hiçbir ağaç eksilmiyor, babasıyla bisikletlerini park ettikleri toprak zemindeki yükseklik hiç düşmüyor.

Değişim.

Animasyonda değişim en bariz şu şekillerde görülebiliyor: Daha çocuk denecek yaştaki kızın babasının sandalla denize açıldığı yaşına geldiğinde, artık annelik sıfatını taşıyan yüzündeki çizgilerde fark edilebiliyor. Babanın sandalını açtığı denizin suyunun, yıl geçtikçe çekilmesinde izlenebiliyor. Babası giderken hoplayıp zıplayıp ona belki iyi yolculuklar diyen çocuğun yaşlanmasında, beli iki büklüm olup bisikletini sürmekten ziyade onu bir nevi baston gibi dayanak olarak kullanmasında görülebiliyor. Deniz çekiliyor da çekiliyor, güneşin ufukta göründüğü yerde, artık kumla denizin birleştiği çizgide ileri geri giderek dans ediyor. “Şu akıp giden kum seline bak; ne durması var, ne dinlenmesi. Bak birdenbire nasıl bozuluyor dünya, nasıl atıyor bir başka dünyanın temelini…” diyor ya Mevlana, işte bu cümleyi anlatan bir görsel akış sunuluyor sanki izleyiciye.

Kız bir ömrün vereceği tüm güzellikleri bedeni ve ruhi duygularla yaşarken, kaybetmenin verdiği özleme hissini yitirmiyor. Özlem duygusu, gençlik heveslerinin baharında ve yaşlılığının dingin bakışlarında görülebiliyor. Babasını kaybettikten sonra ne kadar zaman geçerse geçsin, farkında olarak ya da olmayarak aklının ve kalbinin bir yerinde babası, tutsak kalmış özlem olarak saklanıyor. Kimse ona yardım edemiyor, hayatına giren insanlar, babasının yokluğunun oluşturduğu boş kuyuyu dolduramıyor. Kaybetmenin verdiği acının empatisini kurmak zor, galiba. Anlamak bir derece mümkün belki ama hissetmek sanki asla.


2

Değişimin Olmadığı

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” demiş Herakleitos. Yukarıda geçen değişimlerin içinde değişmeden yaşayan tek şey; gelmesi hâlâ beklenen baba. Küçük kızın; genç kız, kadın, nine olarak yaşadığı hayatındaki tüm rollerini yansıtan hüzünlü müziklerin arkasından, babasının gittiği ufka bakarken hissettiği acı izlenebiliyor. Bakışlar ileriyi, daha iyi görebilmek için keskin, ince bir çizgi gibi ufku tarıyor. Gözleri tayını kaybetmiş bir at gibi sağa sola hırçın bir şekilde kaçışıyor. Kirpikleri gözyaşlarının verdiği ağırlıkla düşerken, babasının döndüğünü görme umudu göz kapaklarını birbirinden hızla ayırıyor. Kaç yaşında olunursa olunsun insanın içinde ukde gibi kalanların, yeri doldurulamayanların unutulmadığının sembolü bu bakışlar, sanki.

Animasyon boyunca akıp giden zamana karşı inatla direnen kız, filmi ümitsiz bir atmosfere de sokuyor. Bu yüzden insana huzur veren doğa, deniz ve açık hava üçlüsünün manzarası, insanın iç huzurunu sağlayamıyor. Kalbinde kopan fırtınaları dışına salmamaya çalışan fakat onu tutamayarak hıçkırıklarını beden diliyle konuşturan biri söz konusu çünkü. Özlediği şeyi yakalamaya çalışan ama vuslata eremeyen bir elin havada kalmasına tanık olmak, bu dilin fark edilmesini sağlıyor. Baba ve kız çocuğu ilişkisi, boşlukta sallanan adam teorisindeki gibi sanki dünyanın farklı yerlerinde dolaşıyor, ama yolları kesişemiyor. Ta ki iki gönül gökyüzüne bakana kadar.


Kesişim

Animasyonda babayla kızın yolları kesişiyor mu, kesişmiyor mu? Net cevap vermek gerçekten zor. Filmin sonunda, küçük kızın yaşlılık çağında, babayla kızın ayrıldığı ağaçların altında, babanın görünmez ufka vardığı sınırda, yani denizin suyunun iyice çekildiği yerde sona yaklaşılıyor. Nine artık yaşlılığın verdiği acemi yürüyüşüyle, babanın ufukta kaybolduğu yere doğru ilerliyor. Deniz kumunun içine gömülmüş bir sandal görüyor. Yorgun ve tükenmiş ama koşar adımlarla ona yaklaşıyor, içine uzanıyor, sanki ona sarılıyor. Birden güneş ufukta kendisine göz kırpıyor. Başını kaldırmasıyla önce belli belirsiz olan bir silüet sonra babası görünüyor. Nine yattığı yerden kalkıp babasına önce acemi ve şaşkın adımlar atıyor sonra koşmaya başlıyor. Her adımında beş yaş, on yaş ve dahası gençleşerek babasıyla vedalaştığı yaşa geliyor. Çocukluğuna dönerkenki silüetleri, seyircinin film boyunca tanıklık ettiği yaşlarını temsil ediyor. Rüya mı gerçek mi bilinmez. Ama işin içinde bir ömrün son perdesi olduğu hissediliyor. Bu sahne ile nihayete eren animasyon, sonu hakkında epey soru ve spekülasyonu arkasında bırakmış oluyor.


3

Senarist/yönetmen neyin peşinde? Baba-kız ilişkisine ölümsüz bir ruh katmak, bir cevap olabilir. Hakiki sevgi ve özlem değişmezdir, demek istemiş olabilir. Neyi kaybedersen kaybet hayat bir şekilde devam ediyor, yaşamayı bırakma diyor, olabilir. Gerçekten sevdiysen bir gün kaybettiklerine kavuşursun da deniyor olabilir. Bu sorunun cevabını düşünürken akla Walter Benjamin geliyor. Onun, bir kitabı okurken neyin peşinde olduğuna dair sorgusu da. “Hayatın anlamını” ortaya çıkarma isteğinden bahsediyor Benjamin. Bir romanın içindeki olayları yaşayan kahramanların başına ne gelecekse okur da aynı şeyleri kendinin başına geleceğini bilmelidir, hissetmelidir. Bu bakımdan animasyonun net şudur denilemeyen sonu, mecazi bir bitişi de işaret ediyor olabilir. Ama hakikati hissettirecek, belki de gösterecek şekilde. Baba ve kız ölümü belirli bir yerde, ruhani ve cismani bir atmosferde karşılıyor, düşüncesi animasyonun sonu olarak kabul edilirse; izleyici ölümün bir yerde onu beklediği hissini yaşayıp, bir gün kendisinin ölümü bekleyeceğini düşünebilir. İşte bu, izleyicinin animasyondaki sevmek, özlemek ve kavuşmak kavramlarına her daim olan ilgisinin uyandığı noktalar olarak belirtilebilir.

 

Betül SEZGİN

Denizli doğumlu. Öyküleri Post Öykü, Muhayyel, Türk Edebiyatı ve Mahalle Mektebi dergilerinde yayınlandı. Kitap ve film değerlendirmeleri, muhtelif yazıları ve yaptığı röportajlar çeşitli yayınlarda ve sitelerde yer aldı. Eğitimine İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü Doktora Programı’nda devam ediyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  +  73  =  83

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu