FİLM

Senin Hikâyen

Hamsarayan (1982), Abbas Kiarostami’nin kısa filmlerinden biri (15:43). İşitme cihazı takan yaşlı bir adamın, bir gününün nasıl geçtiğini özetliyor. Normalde işitme cihazı kullanan insanlardan, cihazın ona sunduğu imkânları sonuna kadar kullanması beklenir. Ama yönetmen ters bir dokunuş yapıyor. Zaman zaman kahramanına duyduğu gürültülerden kaçması için cihazının kulaklığını çıkarttırıyor. Sessizlik. Neden? Çeşitli sebepler sunulabilir. Kahramanını gürültüden kaçırmak, onu gereksiz muhabbetlere dâhil etmemek. Belki de insanın duydukları, kendi anlam dünyasında karşılığı bulunan şeyler olmaktan uzaktır. Bu yüzden de tanık olduklarının seslerini, kendi kurgusuyla dünyasında yaşatmak istiyordur. Bundan dolayı kahraman, ses dünyasından uzaklaştırılmak isteniyor olabilir. Ama insan işitmekten neden kaçmak ister? İşitmek bir kurgunun kahramanını ne kadar rahatsız edebilir? Hele de görebiliyorken. İyi ya da kötü olan şeyi görüyorsun ama duymaya tahammül edemiyorsun. Çelişkili gibi değil mi?

Hamsarayan’ı izledikten sonra insanın aklına Jose Saramago’nun kitabı Körlük (1995) geliyor. Kitabın muhtevasında ne anlattığından ziyade şu noktası filmle paralellik kurulabilecek nitelikte. Herkesin kör olduğu ama sadece kendinizin gördüğü bir dünyadasınız. Etrafınızdaki insanlar kör olduktan belli bir süre sonra hayatta kalabilmek için neredeyse birbirini yiyecek duruma geliyor. Onların bu vahşiliğini görmeye artık tahammül edemiyor ve siz de kör olmayı istiyorsunuz. Çünkü gittikçe artan vahşetin, kargaşanın tek tanığı sizsiniz. Ahlakî deformasyonun, yozlaşmanın, sahtekârlığın körlüğe rağmen bir şekilde sürdürülmek istendiğine tanık oluyorsunuz. Daha fazla dayanamıyorum, ben de kör olmak istiyorum dediğiniz noktada herkes görmeye başlıyor. Herkes nesnel dünya ile ilişkisini tekrar görerek canlandırmak için uğraşırken, siz gördüklerinizin kıyıcılığının etkisinden hâlâ kurtulamıyorsunuz. İnsanların ikiyüzlülüğüne şahit olduğunuz için samimi ilişkilerin artık yapmacık olduğunu anlıyor, bunun acısıyla kıvranıyorsunuz. Geldiğiniz nokta aslında biz hep kördük, gördüğü halde göremeyen körlerdik oluyor. Çünkü meydana gelen kaos aslında hep var ve insanlar hiçbir şey yokmuş gibi yaşamaya devam ediyor. 

Vahşet ve hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmek; Hamsarayan’da yaşlı adamın durumu da biraz buna benziyor. Kahraman ayakkabısını boyayan boyacı adamın sesini duymamak ve oturduğu mahalledeki yol yapımında kullanılan teknik araçların sesinden rahatsız olduğu için kulaklıklarını çıkarıyor. Bir kaçış yolu buluyor kendisine. Aslında normal şartlarda insanlar her zaman bu seslere ve gürültülere maruz kalıyor. Tahammül ediyor ya da ben de birilerine sesimle rahatsızlık veriyorum düşüncesiyle gürültünün bitmesini bekliyor; sabrediyor veya tahammül ediyor. Ya da en fenası kavga, dövüş. Peki bir yönetmen kahramanını sesten neden kaçırıyor? Aslında kahraman varlığıyla ben buradayım demiyor mu? Beden dili üzerinden sesini çıkarmış olmuyor mu? Duyulan ve görülen her şey insanın kendi hikâyesi değil mi insanın kendi hikâyesi ile kesişmiyor mu? İzleyici bu gibi sorgulamaları yaparken yönetmenin gözlem gücüyle karşılaşıyor.

Kiarostami, Hamsarayan’da toplumu ve içinde yaşanılan olgu ve olayları ne kadar iyi gözlemlediğini izlettiriyor. Toplum genelinde yaşanılan şeyleri bir insan özeline indirgeyerek, tüm hayatların tek bir hayatın bir parçasını oluşturduğunu gösteriyor. Tüm şeyler bir gerçeği anlatmak için yaşanıyor, diyor gibi yönetmen. Gerçeği anlamak, yaşamak ve yaşatmaktan daha değerli mi peki? Bu sorunun cevabı doğrudan verilebilir mi, tartışılır. Yönetmenin diğer filmlerinde anlattıkları da akla getirilerek düşünülürse, bu filmdeki anlatının aslında tüm insanları ilgilendirdiği görülebilir. Çünkü herkesin yaşadığı ve karşılaştığı kültürel, politik, ekonomik, insanlar arası ilişkiler vb. konu ediliyor. Hâliyle filmle empati kurabiliyor, anlatılmak isteneni içselleştirebiliyorsunuz. Herkesin etrafında yükselen seslerden kaçmak istediği zamanlar oluyor. Kimi zaman o sesleri duymamak için yer değiştiriyorsunuz kimi zaman takıldığınız mekân ve insanlardan uzun ya da kısa vadeli vazgeçebiliyorsunuz. Oysa dünyada yaşanılan her şey bir yerde senin hikâyen, nereye kadar kaçabilirsin ki? Seni maruz bıraktıklarını düşündüğün bir şey var. Ama ertesi gün aynı veya başka bir şey yüzünden sen de insanları sese ya da başka şeylere maruz bırakmıyor musun? Hamsarayan en çok bunu söylüyor; ne kadar kaçabilirsin ki sen de onlardan birisin.

Tam bu noktada akla yine Körlük geliyor. “Ölümsüz değiliz, ölümden kaçamayız ama hiç olmazsa kör olmaktan kaçınmalıyız, dedi doktorun karısı, nasıl yapacağız bunu körlüğümüz somut ve gerçek, dedi doktor, ben bundan pek emin değilim, dedi doktorun karısı.” Hayatı yanlış görmenin ya da duymanın satırları bunlar aslında. İnsan gerçeği bilmekten kaçıyor çoğu zaman. Karşısındakini anlamak, tüm gerçekleri iyisiyle ve kötüsüyle fark etmek demek çünkü. Bu yüzden gerçeği hele de çok geç bir zamanda fark etmek insana en büyük acıyı yaşatıyor. Bu acıdan kaçmanın yolu belki duymayı istememek oluyor. Etrafında olan biteni duymayan, anlamayan biri, dış dünya ile olan ilişkisini sınırlandırıyor. Sadece görmek istediklerini görüyor, duymak istediklerini duyuyor ya da görmüyor ve işitmiyor. Peki nereye kadar?

Yönetmen filmin sonunda insanın hayatı kendi konforuna göre oluşturmaya çalışmasının zararını anlatıyor. Ses cihazını kulaklarından çıkarmış olan yaşlı kahraman, okuldan çıkan torunlarının çaldığı zili duyamadığı için onlara kapıyı açamıyor. Dedelerine seslerini duyuramayan iki kız, okul arkadaşlarının kendilerine katılmasıyla koro oluşturuyor, şarkı söyleyerek ona sesleniyorlar. Grubun büyük gayretleri sonucunda dede uzaktan kulaklarını okşayan sesleri hissediyor ve kulaklıklarını geri takıyor. Bir de ne duysun? Ona seslenen bir mahalle dolusu insan! Bu durumda ne oldu? Gerçek dünyadan kaçmak ne kazandırdı? İnsan kaçışa benzer hâl ve hareketler sergilediği zaman ne olmuş oluyor? Yönetmenin başarılı olduğu nokta, şu anda dahi yaşanılan gerçekliği bu kadar iyi bir şekilde anlatması: İnsanlar birbirinden kaçıyor. Umursamamak, aldırmamak, konforunu bozmama isteği, fedakârlıktan kaçınmak gibi kötü sıfatlar hayata yüklenmeye devam ediyor. 

İzleyici silkinir ve kendine gelebilir, isterse tabii. Bu kısa film bir yandan da sistem eleştirisi. Bilerek duymazdan gelmek realitesi etrafında kurgulanmış bir anlatı çünkü. İnsanın hayatında istediği konforu yakalayabilmek için kurduğu rahatlık sistemine zarar verecek şeyleri ötelemesi, bir yandan da bunu çeşitli engellere bağlayarak yaşaması söz konusu. İnsanın gerçekten duyması için ödemesi gereken bedeller, katlanması gereken sesler var. Hayatı tüm çıplaklığı ile görmek ve duymak gibi. İnsanlar bunları önce yadırgayabilir ama zamanla adapte olmak, uyum sağlamak sağlıklı bir toplumun gelişim basamağı olabilir. Ya da modernliğin getirdiği birey anlayışı içinde insanlar ceviz kabuğunun içinde yaşayabilir. Oysa gerçek anlamda dünyayı anlamak için gürültülü atmosfere katlanman ve belki de en çok kendi nefsini dizginlemeyi öğrenmen gerekiyor. Çünkü hayatın anlatısı böyle, hâliyle senin hikâyen de bundan daha farklı olmayacak.

Betül SEZGİN

Denizli doğumlu. Öyküleri Post Öykü, Muhayyel, Türk Edebiyatı ve Mahalle Mektebi dergilerinde yayınlandı. Kitap ve film değerlendirmeleri, muhtelif yazıları ve yaptığı röportajlar çeşitli yayınlarda ve sitelerde yer aldı. Eğitimine İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü Doktora Programı’nda devam ediyor.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  +  35  =  39

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu