FİLM

Samimiyet Peşinde Yorgun Bir Amerikalı

Paris, Texas (1984) Filmi Üzerine

Paris-Texas Ne Demek?

Sam Shepard’ın Motel Chronicles, City Lights (Otel Günlükleri, Şehir Işıkları) adlı kitabından uyarlanarak yönetmen Wim Wenders tarafından çekilen Paris, Texas (1984) filmi içerdiği katmanlı yapısı ile insanı çeşitli konular üzerinde düşünmeye sevk eden bir film. Filmin adı da kendisi gibi insanda belirli birtakım çağrışımlar yapan dikkat çeken bir şekilde seçilmiş. Paris, Texas aslında adını film içerisinde anlatıma da hizmet eden bir espriden alıyor fakat bu zıtlığın içerisinde bulunan vurguyu yakalayabilmek için filmin içerisindeki mesajların bütününü dikkate alıp daha geniş düşünmek gerekiyor. Çünkü filmin yönetmeni Wim Wenders da bir Avrupalı olarak aslında sıradan bir Amerikalıyı temsil etmekte olumsuz bir namı olan, insana kırsal bölgeleri, eski kafalılığı, dışarıya karşı hoşgörüsüzlüğü hatırlatan Texas’ı arka plana yerleştirerek, yaptığı pek çok eleştirinin içerisinde durabileceği geniş bir parantezi filme eklemiş oluyor. Zaten bu seçim, filmle ilgili olsun olmasın, bu şekilde düşünmeye başladığı anda izleyicinin aklına gelebilecek değişik çağrışım kodları barındırıyor. Mesela önyargıların zihnimizde oluşturduğu basit bir çağrışıma göre Texas ne kadar sığ ise Paris de ona tezat olarak o kadar sofistike bir medeniyeti yansıtıyor.

Filmin övgüye layık en önemli özelliklerinden biri Amerikalı besteci Ry Cooder tarafından hazırlanmış filmin meramını izleyenlere geçirmede kilit rol oynayan tema müziği. Ry Cooder bu müziği Willie Johnson’ın Country ve Blues tarzındaki Dark was the Night, Cold was the Ground (Gece Karanlıktı, Yer Soğuktu) şarkısından uyarlayarak ortaya çıkarmış.

Yollara Düşmüş Lakin Erememiş Bir Meczup

Filmin açılışında yabanda, bir çölün üzerinde rüzgârın ve akarsuların aşındırmış olduğu kanyonların arasından bir kuşun bakışıyla süzülen adeta doğada var olan bu şiirsel atmosferi kayda geçiren bir kamera var. O esnada geniş açıda kamera çekime devam ederken görüntüye uzaklarda bir yerde yaşamın insan için neredeyse mümkün olmadığı bu kurak arazide yürüyen bir insan figürü giriyor. Bu figür filmin ana kahramanı Travis’ten başkası değil. Saçı sakalı birbirine karışmış, gözlerinin feri sönmüş zayıf bir surat… Üzerinde toz toprak içerisinde kalmış kravatı dahi sökülmemiş halde bir takım elbise… Kafasında ne bu takım elbisenin üzerinde olabilecek ne de içerisinde bulunduğu kurak çöle ait olabilecek kırmızı bir kasket şapka… Elinde, aniden durup son yudumlarını da tükettiği plastik bir su bidonu…

İşte yabanın orta yerinde kararlı yürüyüşüne devam etmek isteyen fakat harap ve bitap düşmüş haldeki Travis. Wim Wenders ve filmin yaratıcıları çeşitli zıtlıkları üzerinde barındıran bu resmi film boyunca hatırlamamızı istiyor. Kasket şapka kırmızı rengiyle; kuraklığı hatırlatan sarı tonların ve sonsuzluğu hatırlatan mavi tonların arasında “Aslında ben buraya ait değilim.” diye haykırıyor. Benzer şekilde kravatı dahi duran takım elbise de öyle ama Travis’in takım elbisesiyle uyuşmayan şapkasıyla ve saçı sakalı birbirine girmiş şekilde resmedilmesinin de bir sebebi var. Bunun amacı; Travis’i hem sempatik hem acınacak halde hem de ne olduğunu bilmediği bir yolda giden biriymiş gibi göstermek. Bu tarif tabii ki insanın aklına bir meczubu getiriyor. Bu seçim aynı zamanda sakat bir karakterin tavırları üzerinden onun zıtlaştığı normalin daha doğrusu toplumun normal olduğunu işaret ettiklerinin ardındaki sakatlıklara vurgu yapabilme imkânını da sağlıyor.

Şiirsel bir görsellikle kurulmuş sahneler, fotoğraflar üzerinden meramını öylesine güçlü anlatıyor ki herhangi bir diyaloğa ihtiyaç duyulmadığı gibi gerçek bir sinema duygusunun da oluşumunu adım adım inşa ediyor. Burada bir kısmına yer verme imkânımızın olduğu, kendini görsellik üzerinden ifade eden bu kuvvetli anlatımın film boyunca sürdüğünü hatırlatmakta fayda var. Merak edilen en mühim husus Travis’in başına ne gelip de bu hallere düştüğü. Bu sorunun cevabı film boyunca kademe kademe ortaya çıkıyor.

Nihayetinde Travis; nereden başladığını ve neler yaşadığının detaylarını bilmediğimiz yabandaki bu ucu bucağı belli olmayan yolculuğuna bir çiti aşarak kısmen de olsa medeni bir sahaya adım atarak son veriyor. Burada karşısına çıkan benzin istasyonunda susuzluğunu gidermek için ağzına attığı buz parçaları uzun zamandır susuz kaldığı için bayılmasına sebep oluyor. İşte Travis’in bir bakıma medeniyetle ilişkisinin de özeti mahiyetinde bir sahne: Uzunca aradan sonra girdiği bu ilk medeniyet durağında düstursuz hareketi sebebiyle bayıltıcı darbeyle yere yığılması. Her ne kadar filmin başında biz buradaki sahnenin Travis’in karakteri ile olan ilişkisini tam olarak anlayamıyor olsak da ilerleyen bölümlerle birlikte bu sahnenin ifade ettiklerini daha açık bir şekilde kavrayabiliyoruz.

Daha sonraki sahnelerde Travis’in medeniyetle sorunlu bir geçmişinin olduğu ve genel anlamda medeniyetle ilişkisini sürdüremediği işlenmeye devam ediyor. Benzin istasyonundakiler Travis’in üzerinde buldukları numaradan sıradan bir aile hayatı olan ve reklam panoları hazırlayan bir şirket sahibi erkek kardeşi Walt’a ulaşıyorlar. Walt gelip Travis’i evine götürmeye çalışıyor. Travis’in yedi yaşında bir çocuğunun olduğunu, çocuğun Walt ve eşinin yanında yaşadığını, onların da dört senedir Travis’ten haber alamadıklarını burada Walt’un Travis’e yaptığı açıklamalardan anlıyoruz. Travis ise karşısına çıkan medeniyete dair bütün sembollere kuşkuyla bakmaya devam ediyor. Walt ile dahi konuşmuyor, onu Los Angelas’taki evine götürmeye çalışan kardeşinden ilk fırsatta kurtulmaya ve doğada nereye doğru olduğunu bir türlü anlayamadığımız kararlı yolculuğuna geri dönmeye çalışıyor. Ancak kaçacak bir çıkış noktası üretemediği zaman, gönülsüzce Walt ile beraber Los Angelas’a dönmek üzere hava alanına gidiyorlar. Travis burada da ona medeniyeti hatırlatan korkutucu bir teknolojik canavar olarak hissettiğini sandığımız uçağa binmek istemediği için iki gün süren bu zorlu yolu araba ile kat ediyorlar.

Travis’in medeni hayata geri dönüşü, adapte olmanın getirdiği zorluklarla ancak kademe kademe gerçekleşebiliyor. Bütün bu adaptasyon süreci “Daha önce ne olmuş olabilir de hayattan bu denli kaçmak istiyor?” sorusunu sürekli olarak gündemde tutuyor. Kardeşi onu normal hayatlarına geri döndürmek istedikçe Travis direniyor. Bir türlü ufka doğru yürüme isteğinin önüne geçemiyor. Elbette ki bu yoğun ısrarın kaynağını merak ediyoruz.

Walt ısrarla soruyor: “Nereye gittiğini bana söyleyebilir misin? Ne var orada?” Sonra kendi kendine cevaplıyor: “Orada hiçbir şey yok!”

İzleyiciler olarak bu noktada ister istemez “Evet var aslında.” diyebiliriz. Yönetmen de kurduğu özdeşleşme yoluyla her şeyden önce Travis’i bizlere sempatik bir karakter olarak göstererek ve onun davasında samimi olduğunu vurgulayarak bizlerin de modern hayatta, medeniyette çarptığımız duvarları anımsatarak bu ilkel kaçışa hak vermemize olanak sağlıyor. Şöyle etraflıca bir düşündüğümüzde ise Travis’in bu samimiyet arayışındaki sakatlığı fark edebilmemiz çok da zor değil. Her ne kadar yönetmen bizim için bunu biraz da basite indirgeyerek sembolik bir şekilde anlatmaya çalışsa da Avrupa kültürü içerisinden çıkan biri olarak materyalizmin çokça dışından bakan, ruhsal diyebileceğimiz kurguyu tasarlaması ilgiyi fazlasıyla hak ediyor.

Travis’in aradığı tabii ki aşkın bir ruh tatmini, derinlemesine bir hakikat arayışı; hayatı boyunca erişemediği, ıssız çöllerde, sonsuz ufuklara doğru, üstü başı toz içerisinde, mideyi susuz, ayakları dermansız, pabuçları paramparça eden bir arayış. Benim için filmde ilgimi en çok çeken şeylerden biri de hikâyenin sonunda yönetmenin bu aşkınlık arayışına çare olarak Travis için önerdiği çözümler. Hikâyenin bu anlamda tasavvufî yolculukları anımsatan tonlamalarına, artık bu yapıyı inşa eden yaratıcı kimse, onun bu düşünce sahasına dair bilgilere nereden eriştiğini insan ister istemez merak ediyor. Ancak yönetmenin Travis’in kurtuluşu için önerdiği çözümlere yazının en sonunda değineceğim. Hatta bu noktada belki de çok daha önceden yapmamız icap eden ufak bir “İzlemeden buradan sonrasını okumayın!” uyarısı yapmış olalım.

Paris, Texas’ın Çok Katmanlı Dünyası

Yine filmin artılarından biri burada inşa edilen aksak dünya hayatı vurgusunun içinin çok katmanlı bir işçilikle doldurulmuş olması. Örneğin “Dünya hayatı neden aldatıcı deneyimlerle doludur?” Film bu soruyu kendisi bir yandan kurup bir yandan cevaplarken aynı zamanda sorunun tam olarak cevaplanamayacağını da ifade ediyor. Travis’in bir anlamda sıfır noktasından medeniyetin sözde en zirvesine Los Angeles’a doğru çıktığı yolculukta karşılaştığı medeniyetin güzelliklerini bir ilaç gibi sunan reklam tabelaları, otoyollar, moteller…

Filmin daha sonraki bölümleri içinse aile hayatı, çocuk sahibi olmak, düzenli bir işinin olması… Şiirsel olarak tasarlanmış görsellik, renklerin kurulması ve ardından yoğun bir şiddetle arzuladığımız tüm bu güzelliklerin bizdeki yaralara merhem olmak yerine onları kaşıyan hatta o yaraların oluşmasına esas sebebiyet veren unsurlar olarak kurulmuş olmaları…

Biz bir güzelliğe doğru gittiğimizi sanırken ortaya öyle bir sonuç çıkarıyoruz ki! Bu sözde güzelliğe doğru yaptığımız tercihlerle ortaya öyle bir medeniyet çıkarıyoruz ki! Bu öyle bir yara ki kendini doğaya vurup sonsuza kadar dolaşabilsen bile iyileşecek gibi değil.

Filme göre Travis’in arayışı içi boş bir arayış daha doğrusu ulaşmayı hayal ettiği hedeflere yönelik hissettiği samimiyet, bir aldanma veya kendisini aldatması sonucu ortaya çıkmış çünkü orta yol aşılmış, ölçü kaybedilmiş, muvazene bozulmuş. Medeniyete ihtiyaç duyuyor ama ona ölçüsüzce saldırıyor, susuzluğunun üzerine buzları yutması gibi. Tabii ki bayılarak da bunun bedelini ödüyor. Aynı şey Travis’in yaşadığı ilişki için de geçerli. Kendinden oldukça genç bir kadınla evlenip onun isteklerine uyum sağlayamadığı için ailesini kaybetmek durumunda kalıyor.

Gamsız Ama Çocuğunu Seven Baba

Travis için gamsız denilemez aslında fakat öyle veya böyle çocuğunu bir şekilde yüz üstü bırakmış. Çocuk amcasına baba, yengesine de anne demek zorunda kalmış. Travis’in geri döndüğünde çözmesi gereken problemlerin başında dört senedir görmediği oğlu Hunter ile olan ilişkisi geliyor. Travis, Hunter’a yaklaşmaya çalışsa da onun gönlünü kazanamıyor. Okul çıkışında onu bekliyor fakat Hunter babasını gördüğünde onunla gitmeyip arkadaşından kendisini arabalarıyla eve götürmelerini rica ediyor. Travis kendi davasında bir anlamda bize haklı gibi gösterilse de madalyonun diğer tarafında onun yaptığı tercihlerle sebep olduğu büyük dramlar da hatırlatılıyor.

Travis, kardeşi Walt’un evine gelen kısa boylu, doğru düzgün İngilizce konuşamayan Meksikalı temizlikçiye çaresizce “Bir baba neye benzer?” diye soruyor. “Türlü türlü babalar vardır.” diyor temizlikçi kadın. Travis pek çok konuda olduğu üzere babalığın da ne demek olduğunu ıskalayan biri bu nedenle onun baba olmanın ne demek olduğunu aramasını anlayabiliyoruz.

Filmin anlatımının görsellik üzerinden işlenmesinin bir sonucu olarak gelecekte Travis’in (kurmamız istenen empati nedeniyle bizlerin de) ruhsal durumuna, bundan sonra onu ve ailesini neler beklediğine dair sahneler, film boyunca kurulan kadrajlarla da desteklenmiş durumda. Travis, Hunter’ı okuldan alıp kamyonetiyle yemek yemeğe götürdüğünde kamyoneti park ettikleri yer bir otoyol kenarı. Kadrajda ise çeşitli yönlere doğru sapan pek çok yol mevcut. Bu karakterlerin ruh hallerine ve vaziyetlerindeki belirsizliğe vurgu yapıyor. Aynı zamanda çeşitli soruları yeniden hatırlamamızı sağlıyor: “Nereye gidecek bu Travis, ne yapacak bu Travis, ne olacak bu ailenin hali?”

Her ne kadar filmdeki sorular işlevsel olsa da bir noktadan sonra bu soruların cevaplarının ne olduğu da belirsizleşmeye başlıyor. Sanki bize başka şeyler işaret ediliyor; filmdeki karakterlerin yaptıkları hatalardan dolayı ortaya çıkan sorunları düşünmemiz, bu sorunların bizim hayatlarımızın da bir yerlerinde var olabileceğine dair empati yapmamız ve bu tür ünsiyet bağlarını kurabilme noktasında arayışlar içerisinde olmamız…

Geri döndüğünde yaşadığı olaylar üzerine Travis bir noktadan sonra eski karısı Jane’i bulmadan işlerin bir netliğe erişemeyeceğini farkediyor ve onu bulması gerektiğini oğlu Hunter’a söyleyince ikisi birlikte Houston’da yaşadığını işittikleri Jane’i aramak için yola çıkıyorlar.

Oraya vardıklarında Travis çaresiz bir anında bir barda oturmuş içki içerken Hunter gelip “Neden içiyorsun o şeyi çok pis kokuyor.” diyerek babasına sitem ediyor. Soru aslında film boyunca Travis’in yaptığı hatalara işaret ediyor; kendini avutmak için sığındığı şeyler noktasındaki yanlış tercihlerine. Bu yanlışlıkları yedi yaşındaki Hunter görebilirken Travis’in görememesi filmde kurulmak istenen ilahi dilin kendini gösterme şekillerinden bir tanesi. Bu dil kimi zaman kurulan şiirsel görsellikle kimi zamanda müziğin kullanımındaki tercihlerle de ortaya çıkabiliyor. Aynı kutsal dokunuş Travis’in tüm hatalarına rağmen ona doğru uzanmaya, ona merhamet etmeye hatta kimi zaman onu bağrına basmaya devam ediyor.

Hikâye baba-oğulun Jane’i aramaya karar vermelerinin ardından Houston’da devam ediyor. Houston, Amerikan Uzay Araştırmaları Merkezi’ne ev sahipliği de yapan, ABD’nin çok kültürlü diğer merkezi yerlerine göre daha fazla değerlerine bağlı, dışa kapalı insanlarıyla tanınan Texas eyaletinde bulunan bir büyük şehir. Burada Travis’in Jane’i bulduğu yer, içerisinde her ne kadar fuhuş yapılmadığı vurgulansa da bir nevi randevuevi. Filmin süre anlamında önemli bir bölümü de Travis’in Jane ile burada yaptıkları karşılıklı diyaloğa ayrılmış. Buradaki konuşmalara bir nevi geçmişle yüzleşmede diyebiliriz. Konuşmanın büyük bir bölümünde Jane, içinde bulundukları odanın niteliği itibarı ile Travis’i göremediği için karşısındaki kişinin kimliğinden habersiz bir şekilde konuşmaya devam ediyor. Bu konuşmanın ardından ise filmin finali gerçekleşiyor. Burada gerçekleşenleri ve konuşmaları da filmi izleyeceklerin yorumlarına bırakalım.

Burası Texas Amerika… Evler Karıştı Bulutlara…

Yönetmen, bir Avrupalı olarak Amerika’yı kendi gördüğü şekilde dilediği detaylara abartılı vurgular yaparak anlatmaya devam ettiğinden semboller üzerinden yürüyen bir anlatım ortaya çıkıyor. Film vurucu hamlelerini yaparken burada kullandığı kodlar üzerinden hareket ediyor. Karakterler sürekli otobanlarda, benzin istasyonlarında yani aslında insanların günlük hayatının büyük bölümünü geçirdikleri sıradan mekânlarda tasvir ediliyor ve buradaki detaylar; reklam panoları, trafik işaretçileri vb. özellikle vurgulanıyor. Buna karşılık doğası itibariyle engin bir büyüklük olarak mesafelerin birbirine hayli uzak olduğunun altı çizilerek tasvir ettiği Amerika’yı anlatmada bu tür sembolleri seçmesinin altında hem bir tespit hem de bir eleştiri düşüncesi olduğunu hissettiriyor.

Filmin her karesi sanki bir Edward Hopper tablosunu hatırlatıyor. Amerikan şehir yaşamının ve banliyölerin günlük hayattaki rutin görünüşlerini ticari reklam çizimlerinin estetiğiyle ele alıp bunları sanat eserlerine dönüştürerek ifade eden bir ressam… Tıpkı bu ressamın yaptığı gibi yönetmen Wim Wenders da yine Amerika’nın kendi zihninde ifade ettiği sıradan hayatın parçası olan detayları ışıklandırma, renk uyumları, açı tercihleriyle akılda kalıcı mitler haline getirip onlar üzerinden de kendi anlamını kuruyor.

Karakter seçimlerinde de zıtlıklar üzerinden işleyen bir anlatım modeli devam ettirilmiş. Travis karakterini oynayan Harry Dean Stanton’un fiziksel ifadesi daha ziyade Amerika’yı değil de üçüncü dünyada bir yerlerde yaşamış, oranın acılarını deneyimlemiş de onun tecrübelerinin izlerini üzerinde taşıyan bir ifadeye sahip birini andırıyor. Bunun tersine kardeşi Walt’un ifadelerinde ise ortalama seviyedeki bir Amerikalının yaşam standartları, tipik ifadeleri ve halleri mevcut.

Filmde, Amerika imgeleri üzerinden bir takım kafa karışıklıkları izleyicinin üzerinde düşünebileceği bir mesele olarak görsel anlamda kuruluyor. Birbirine girip sonrada farklı yönlere dönen otoyollar, Houston’da Jane’i ararlarken tuttukları otel odasından görülen manzarada bulutlara doğru yükselen gökdelenler, Hunter’ın uzay araştırmalarına olan ilgisi ve buna dair oyuncakları ve kıyafetleri Wim Wenders’in Amerika’yı kısa ve öz bir şekilde kendi anlatmak istediğine göre özenle seçmiş olduğu semboller. Bu sembollerin arasına da kutsallığın bir ifadesi olan masum figürler ve buna bağlı duygular yerleştirilerek bir anlamda ortaya çıkan tüm bu karmaşanın da muhasebesi yapılıyor.

Örneğin Hunter babasından aldığı kendisi için dokunaklı ses kaydını, gökdelenlere ve yoğun şehir trafiğine bakan otel odası manzarasının önünde dinliyor. Buradaki sakin ortam özenle seçilmiş detaylarla dolu. İçerisi ne kadar dingin ve huzurlu ise dışarısı o kadar karmaşık ve gürültülü. Hunter’ın camın önündeki konsolun üzerinde oturan masum görüntüsü, konsolun üzerinde duran beslenme çantası, çizgi roman, yenilmemiş bir tost, ketçap şişesi ve televizyon onun masum dünyasını, hiç de masum olmadığını bildiğimiz bu şehir merkezi görüntüsünün önünde bize göstererek aslında filmin anlatmak istediği pek çok meseleyi de ifade edebilmiş oluyor. Travis de tüm bu güzellikler ve sorumluluklar arasındaki ince çizginin üzerinde yürüyememiş ve nefesi tükenmiş biri aslında.

Son Olarak Bize Kalanlar

Travis’in avunma ve kendini oyalama arzusunda, kararsızlıklarında, tutunamayışlarında hayatın ne demek olduğunu bize derinden hissettiren bir taraf da var. Hayatında tutunabileceği sarsılmaz bir hakikilik ihtiyacı duyuyor. Texas’ta, Paris isimli bir yerleşimde bulunan araziyi satın almasının sebebi de anne babasının onu burada dünyaya getirmiş olmaları. Belki de “Hayata ilk düştüğüm yere ulaşırsam burada bir sahicilik yakalayabilirim, hayatın anlamına ulaşabilirim.” diye düşünüyor.

Her insanın hayatında o “sahici olanı” arama hasleti vardır. Peki o “sahici olan” tam olarak nedir? Eğer bir insan bu kadar esaslı bir sahiciliği arıyorsa nasıl olur da aile, eş, çocuk, toplum gibi sahicilikleri es geçebilir?

Paris, Texas özenle inşa ettiği mitleri göstererek insanı heveslendirirken bu mitlerin ardındaki çelişkilere de vurgu yaparak aynı zamanda izleyenlerini düşünmeye sevk ediyor.

Mustafa Furkan ÖZREN

1985 yılında Adapazarı'nda dünyaya geldi. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisans, Bahçeşehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü’nde ise yüksek lisans öğrenimi gördü. Yüksek lisans programından anlatı bilimi ve yapısal incelemeleri kullanarak "Ertem Eğilmez Sinemasında Karakterler ve Anlatım" başlıklı tezini yazarak mezun oldu. İstanbul'daki bir lisede okuyan gençlerin sorunlarına odaklanan Var Ama Yok: Bir Mektep Hikâyesi isimli romanı 2020 yılında yayınlandı. Halen roman çalışmalarına ve sinema üzerine yazmaya devam etmektedir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

35  +    =  39

Başa dön tuşu