FİLM

Snowpiercer (2013)’daki Japon Sömürgeciliği İzleri

Yönetmenliğini ve eş senaristliğini Bong Joon-Ho’nun yaptığı Snowpiercer filmi küresel ısınmanın dünyayı getirebileceği korkunç noktaya dair bir resim çizmektedir. Filmin başında öğrendiğimiz üzere, dünyanın ısınmasına çare olarak CW-7 adındaki yapay soğutucu bir madde atmosfere fırlatılır. Ancak bunun sonucunda tüm dünya donar ve yaşanamaz hale gelir. Sadece hayatta kalan insanlar, buz tutan yeni dünyanın koşullarına dayanıklı bir trende yolculuk yapmaktadırlar. Film CW-7’nin kullanılmasından 17 yıl sonra, 2031 yılında geçmektedir.

Trendeki tüm yolcular aynı koşullarda seyahat etmez. Kuyruk bölümündekiler sefalet içinde, kendilerine protein kalıbı denen jöle benzeri bir yiyecek getirilmesini beklerken ön kısımdakiler her türlü yiyecekle birlikte kuaför, terzi gibi hizmetlere de erişebilmektedir. Dolayısıyla, Snowpiercer iklim değişikliğinin her toplumsal sınıfı aynı oranda etkilemeyeceği şeklinde yorumlanırken günümüz küresel üretim sisteminin bir örneği olarak da okunmaktadır. Trenin ön vagonları sanayi sonrası ekonomilerin olduğu Küresel Kuzey’i temsil ederken; kuyruk kısmı gelişmemiş ekonomiler olan Küresel Güney’i ifade etmektedir. Kuzey, küresel ısınmaya ve çevre kirliliğine daha fazla katkı sağlarken ekolojik bozulmanın acısını en fazla Güney çekmektedir.[1] Trenin baş kısmındakiler suşi tüketecek kadar rahat bir yaşam sürerken kuyruk kısmındaki insanların, geçmişte açlıktan birbirlerini yiyecek duruma düştüklerini öğreniriz. Yönetmen tüm bunları ustaca yansıtırken filme, Japonya’nın Kore yarımadasındaki sömürgecilik dönemini (1910-1945) anımsatan öğeler de eklemiştir. Bu yazıda filmin bazı sahnelerindeki dil tercihleri, belirli karakterler, kıyafet seçimi ve bazı sahnelerdeki detaylar üzerinden Japon sömürgeciliğinin izlerini nasıl sürebileceğimize değinmeye çalışacağım.

Filmin ilk dakikalarında trenin kuyruk kısmına silahlı askerler gelerek tüm çocukların öne çıkmasını ister ve çocukların sağlık kontrolünden geçirileceğini söylerler. Ardından bir kadın içeri girer ve 5-6 yaşlarındaki iki çocuğun boyunu ölçerek bu çocukları götürmeye karar verir. Bu esnada çocuklardan birinin babası ayakkabısını çıkarıp kadının kafasına fırlatır ve kadının alnı kanamaya başlar. Askerler ve diğer görevliler adamı yakalarken kadın iki çocukla birlikte gider. Kısa bir süre sonra üst düzey bir görevli olduğunu anladığımız Bakan Mason (Tilda Swinton) gelir. Fırlatılan ayakkabı, Mason’a tepsi içinde sunulur ve o da kuyruk kısmındakilere elindeki ayakkabıyı sallayarak hadlerini bildiren bir konuşma yapar. Onlara, ayakkabının düzensizlik, kaos ve ölüm anlamına geldiğini söyler. Tüm bunlara neden izin verilemeyeceğini anlatır: “Ebedi düzeni kutsal lokomotif belirler. Her şey kutsal lokomotiften akar. Her birimiz önceden belirlenmiş belirli pozisyonumuzda kalmalıyız. Yerinizi bilin, yerinizde kalın.” 

Bakan Mason ve Japon asker

Bakan Mason’ın kuyruk kısmındakilere gelip “kutsal lokomotif” vurgusu yapması Japonya’nın sömürgecilik dönemine bir atıf olarak da okunabilir. Bu sonuca öncelikle “trende bir bakanın bulunması” sorgulanarak varılabilir. Bakan’ın yaptığı konuşma Kore’ye gönderilen ilk sömürge valisi Terauchi’nin sözlerini anımsatır: “Kore halkı ya bizim kanunlarımıza boyun eğmeyi seçer ya da ölümle yüzleşir.”[2] Mason’ın sömürge valisine benzerliği sadece bununla da sınırlı değildir. Kuyruk kısmındakilerin ayaklanıp öne doğru ilerlediği ve yüzleri maskeli, baltalı bir grupla savaştığı sahnede Mason’ın göğsünde madalyalar olan beyaz bir takım giydiğini görürüz. Buradan Mason’ın sadece bir Bakan olmadığını, askerî lider özelliği de taşıdığını anlayabiliriz. Nihayetinde, Japonya’nın Kore’ye atadığı sömürge valilerinin hepsi orduda ya da donanmada görev yapmış üst düzey askerlerdir. Ayrıca Kore’ye atanan valilerden ikisi bu görevlerinin ardından Japonya’da Başbakanlık yapmıştır.[3] Kuyruk bölümünden birkaç kişinin Mason’ı rehin alarak Curtis (Chris Evans) liderliğinde öne doğru ilerlediği bir sahnede, Bakan’ın aslında Başbakan olduğu doğrulanır. Sera olarak kullanılan vagonda ilerlerken, burada çalışan biri Mason’a Japonca “Başbakan, iyi misiniz?”[4] diye sorar, o da iyi olduğunu söyler.

Buradan yönetmenin film boyunca tercih ettiği dil kullanımına geçebiliriz. Snowpiercer’ın dili ağırlıklı olarak İngilizce’dir ve ana karakterler İngilizce konuşurlar. Buna istisna olarak Koreli Namgoong Minsu (Song Kang-Ho) ve kızı Yona (Go Ah-Sung) örnek gösterilebilir. Namgoong Korece konuşur ama yönetmen filmde altyazı kullanmamayı tercih etmiştir. Yalnızca Namgoong’un ilk göründüğü sahnede, diğer karakterlerle anlaşmasını sağlamak için sesli çeviri yapan bir cihaz kullanılır. Daha sonra Yona’dan çeviri desteği alınsa da Namgoong’un ne dediği Korece bilmeyen seyirci için çoğunlukla muamma olarak kalır. Aynısı filmde tek tük kullanılan Japonca için de geçerlidir. Üstelik, Japonca’nın kullanıldığı sahneler rastgele değildir ve seyirciye bazı ipuçları verir.

Filmde Japonca’nın ilk defa duyulduğu bölüm, kuyruk kısmındakilerin artık ayaklanmaya karar verip trendeki kapıların açık tutulmasını sağlamak için birbirine bağlayacakları varilleri toplamaya başladıkları sahnedir. Herkes birbirine yardımcı olur, bir kadın bebeğine beşik yaptığı varili teslim eder ve kendisine bu katkısının unutulmayacağı söylenir. Ancak o sırada dua etmekte olan yaşlı bir adama sıra geldiğinde işler değişir. Varilleri toplayan Edgar (Jamie Bell), adama İngilizce küfür ederken Japonca “Affedersiniz!”[5] der. Sonuçta varil oradan alınır ama arkadan yaşlı adamın Japonca söylenmesi duyulur: “Ne bu böyle, aptal herif! Ne yapıyorsun?”[6]  Yaşlı adam adeta olan bitene anlam veremez ve iş birliği yapmak istemez. Kuyruk bölümünde kötü şartlarda yaşıyor olmasına rağmen, iş birliği yapmaya yanaşmayan kişi konuşmasından anladığımız kadarıyla Japon’dur. Yönetmen burada filmin neredeyse tamamında kullandığı gibi İngilizce tercih edebilirdi. Ancak özellikle Japonca konuşan bir karakter eklemesini sömürge dönemine yönelik bir gönderme olarak okumak mümkün. Özellikle II. Dünya Savaşı döneminde, Japonya’daki fabrikalarda ve madenlerde zorla çalıştırılan Korelilerin yanı sıra, Japon halkı da savaş sanayisinde çalışmaya zorlanmıştır.[7] Fakat Korelilerin aksine Japonlar başkaldırmamış, bulundukları konuma rıza göstermişlerdir.

Japonca’nın kullanıldığı bir diğer sahne ise kuyruk bölümündekilerin yüzleri maskeli, elleri baltalı grupla kanlı çatışmaya girdiği sahnedir. Bir süre çatışma yaşandıktan sonra askerî üniformalı Japon görevli elinde bir diyafonla çıkagelir ve Yekaterina Köprüsü’ne yaklaşıldığını söyler. Hemen ardından maskeli, baltalı grup ondan geriye saydıktan sonra “Mutlu Yıllar” ve sonra üç kez “Banzai” diye bağırır. Trenin yola çıkmasından itibaren 18. yıla girilmiştir. Bu sahnede Japonca’nın tercih edilmesi, kuyruk bölümünden gelen asilere karşı kullanılan baltalı grubun Japon geleneğiyle alakalı olduklarını gösterir. O kadar alakalılar ki, sevinirken bu kadar manidar bir kelimeyi kullanırlar.

“Banzai” Japoncada kullanıldığı yere göre “Yaşasın!” ya da kelime anlamına daha uygun olarak “Bin Yaşa!” demektir. Genellikle üç kez söylenir ve İmparatoru selamlamak için kullanıldığı durumda “İmparatorum çok yaşa!” anlamını taşır. Aynı zamanda II. Dünya Savaşı’nda Japon askerlerin düşmanın üzerine koşarken ve kamikaze pilotlarının intihar saldırılarından önce “İmparatorum çok yaşa!”[8] diye bağırdıkları bilinir.[9]

Bu sahnede dikkat çeken bir diğer nokta ise Korelilerin Japon idaresine baş kaldırdıkları 1 Mart 1919 tarihinde başlayan gösterileri anımsatmasıdır. Trenin yoldaki 18. yılında kuyruk kısmının yolcuları nasıl ayaklandıysa Koreliler de Japonlara karşı yaklaşık 19 yıl sonra ayaklanmışlardır. Barışçıl başlayan bu gösteriler sonraki yıllarda şiddetli bir hale bürünerek devam etmiş ve “Mansei Hareketi” olarak adlandırılmıştır. Harekete ismini veren “Mansei” Korece’de “Banzai” ile aynı anlamı taşır ve ayaklananlar Kore’nin bağımsızlığı için bu şekilde bağırmıştır.[10]

Bakan Mason’ın, daha önce bahsettiğim, üniforma benzeri beyaz kıyafetiyle çıkagelmesi de bu sahneyi takip eder. Ayaklananlara, trenin mucidi ve idarecisi Wilford’ın iyiliğine karşı nankörlük ettiklerini söyler. Ceza olarak kuyruk kısmındaki insanların bir bölümü öldürülecektir. Tekrar çatışma başlar ve her iki taraftan da kayıplar verilir. Daha önce Mason’a tepsiyle ayakkabı sunan ve bu çatışmanın arasında diyafonla uyarıda bulunan asker de öldürülür. Bu askerin Japon olduğunu ölmeden önce Japonca söylediği son sözden anlarız: “Kahretsin!”[11] Çatışmada yüzü maskelilerden de ölenler vardır ancak Mason’ın sağ kolu gibi görünen bu askerin öldürülmesine bilhassa odaklanılır. Boğazı kesilmeden önce kendisine teslim olma şansı verilir fakat Mason’ın umursamaz tavrı sonucu öldürülür. Ayrıca, giydiği kıyafet silahlı askerlerinki gibi özel harekât kıyafetine benzemiyordur. Aksine, İmparatorluk Japonya’sında ve sömürge Kore’de kullanılan polis üniformalarını anımsatmaktadır.[12] Bu karakterin bütün film boyunca İngilizce konuştuktan sonra ölmeden önce Japonca konuşması yönetmenin bilinçli tercihini yansıtmaktadır. Üstelik, kendisi gibi üniforma giyen “Batılı” askerler de vardır ama film boyunca daha arka planda tutulmuşlardır. 

Son olarak üzerinde durmak istediğim nokta ise Wilford karakterine yapılan atıflar. Filmin başından beri, diğer karakterler üzerinden seyirciye Wilford hakkında bilgiler verilir. Özellikle Bakan Mason’ın farklı sahnelerde Wilford için söyledikleri dikkat çeker. “Wilford kutsal lokomotifin ilahî muhafızıdır… Wilford kutsaldır, Wilford merhametlidir.” Daha sonra, küçük çocukların sınıfı olarak kullanılan vagonda öğrendiğimiz üzere, Wilford çocukluğundan beri trenlere ilgi gösteren bir dâhidir. Etrafındakiler ona inanmamış olsa da Wilford CW-7’nin dünyayı donduracağını ön görmüş ve filmde herkesin içinde olduğu treni inşa ederek insanlığı kurtarmıştır. Wilford’dan sadece dâhi ve mucit olarak da bahsedilebilirdi. Fakat film boyunca kimsenin görmediği, sadece hakkında konuşulan ilahî bir varlıkla karşı karşıya bırakılırız.

Wilford’ın kutsallığı bana II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar ilahî kabul edilen Japon İmparatoru’nu anımsatıyor. 1889 tarihli Meiji Anayasası’nda açıkça ifade edildiği üzere “İmparator kutsaldır ve dokunulmazdır.”[13] İmparator’un kutsallığı 19. yüzyılda devletin dini olarak kabul edilen Şinto inancına dayandırılmıştır. Kore Yarımadası sömürge haline getirildikten sonra da sömürge valilerinin talimatıyla Kore’deki okullarda “İmparator’a sadık tebaa” yetiştirilmesine odaklanılmıştır. Ayrıca Koreliler pek çok yerde inşa edilen Şinto tapınaklarına giderek Japon İmparatoru’na tapmaya zorlanmıştır.[14] II. Dünya Savaşı sonrası Japonya’nın ABD tarafından işgal edilmesiyle, İmparator meşhur yenilgi konuşmasında ilahî bir yanı olmadığını tebliğ etmek zorunda bırakılmış, 1947’de ABD’li işgal güçlerinin yazdığı yeni Anayasa ile Şinto devlet dini olma statüsünü kaybetmiş ve İmparator sadece devletin sembolü haline gelmiştir.[15] Filmin sonuna doğru Curtis’in Wilford ile tanışmasıyla, biz de Wilford’ın tanrısal özellikleri olmayan, yiyen, içen, ölümlü bir insan olduğunu görmüş oluruz. Hatta filmin başından beri övülen lokomotif ne ebedîdir ne de kutsaldır.

Bu yazıda işaret etmeye çalıştığım noktaların gözden kaçabilir nitelikte olduğunu, hatta filmi anlamak için merkezi bir yer teşkil etmediğini söyleyebiliriz. Filmi iklim değişikliğinin yol açtığı/açacağı eşitsizlik ve çatışma üzerinden de okuyabiliriz, küresel üretim ilişkilerinin sebep olduğu eşitsizlik ve sömürü düzeni üzerinden de. Öte yandan, ele aldığım detayları yönetmen Bong’un üstü kapalı biçimde, ustalıkla işliyor olması bize sömürgecilik konusunda başka bir mesaj veriyor olabilir. Sömürü; siyasi olsun, ekonomik olsun, geçmişte olsun bugün olsun, sömürenle sömürülen arasındaki ilişki pek değişmiyor; güçlünün söylemi ve eylemi hep aynı kalıyor.


[1] Lee, Fred and Steven Manicastri. “Not All Are Aboard: Decolonizing Exodus in Joon-Ho Bong’s Snowpiercer.” New Political Science 40, no. 2 (2018), s. 217–26.

[2] Kim, Djun Kil. The History of Korea. Santa Barbara, California: Greenwood, 2005, s. 125.

[3] Lankov, Andrei. “Generals Were Governors.” The Korea Times, October 11, 2007. http://www.koreatimes.co.kr/www/nation/2020/07/165_11732.html.

[4] “Souri, daijoubu desu ka?” “Daijoubu.”

[5] “Sumimasen.”

[6] “Nan da kore, baka yarou! Nani yatten dayo?”

[7] Gordon, Andrew. A Modern History of Japan From Tokugawa Times to the Present. New York: Oxford University Press, 2003, s. 210-14.

[8] “Tennou Heika Banzai!”

[9] Brown, Delmer M., ed. The Cambridge History of Japan. Cambridge University Press, 1988, s. 3.

[10] Kim, The History of Korea, s. 128-30.

[11] “Chikushou!”

[12] Nomura, Michiyo. “A Spectacle of Authority on the Streets: Police Uniforms in Imperial Japan and Colonial Korea.” In Fashion, Identity, and Power in Modern Asia, edited by Kyunghee Pyun and Aida Yuen Wong, Palgrave Macmillan, 2018, s. 122-28.

[13] Kawai, Kazuo. “The Divinity of the Japanese Emperor.” Political Science 10, no. 2 (September 1, 1958), s. 3.

[14] Yu, K. Kale. Understanding Korean Christianity: Grassroot Perspectives on Causes, Culture, and Responses. Wipf and Stock Publishers, 2019, s. 95-98.

[15] Gordon, A Modern History of Japan From Tokugawa Times to the Present, s. 230-31.

Zülal ZENGİN

İstanbul’da doğmuş, büyümüş ve eğitim almıştır. Lisans eğitimini İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladıktan sonra yüksek lisans ve doktora eğitimine Uluslararası İlişkiler alanında devam etmiştir. Yabancı dillere ve farklı kültürlere olan ilgisi Avrupa’nın ardından Doğu Asya’ya kaymış olup akademik çalışmaları da bu bölgeye odaklanmaktadır. Özellikle Japon ve Güney Kore sinemasına ilgi duymakta, filmleri tarihî ve siyasi bakış açısıyla değerlendirmeye çalışmaktadır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

10  +    =  20

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu