FİLM

İlişki Türlerinin Kayıp Metafizik Temeli

Akira Kurosawa’nın 1974 Sovyet-Japon ortak yapımı olup Japonya dışında ve Japonca’dan farklı bir dilde çekilmiş olan tek filmi Dersu Uzala, film boyunca gerçekleşen olaylar ve hatta yönetmenin seçtiği kadrajlarla, seyirciye “insan” olmaklığı sorgulatıyor. Olaylar zinciri, insanın fizikî dünyada, kendisiyle, başkalarıyla ve bir bütün olarak kâinatla ilişkisinin, metafizik dünya ile bağlantılı olması felsefi düzleminde ilerliyor.

Rus harita keşif ekibinin başındaki Arseniev için bu keşif, yolda karşılaştıkları ihtiyar Dersu Uzala vesilesiyle, aynı zamanda bir içsel keşfe de kader planında imkân sağlıyor. Bu anlamda Arseniev, Dersu’dan onlara rehberlik etmesini isterken aslında ondan kendi iç yolculuğunun da rehberliğini istemiş oluyor farkında olmadan. Dersu Uzala hem somut hem de soyut bir yolculuğun filmi.

Yönetmen, filmdeki çatışma örgüsünü, giriş sahnesinde art arda verdiği 1910’daki şehirleşme görüntüleri ve aynı mekânın 1902’deki bâkir görüntüleri ile filmin daha ilk birkaç dakikasında görsel olarak kurmaya başlıyor. Bu giriş sahnesi, filmin tematik unsurlarından olan “insanın doğayla, emanet bilinci ve aynı bütünün parçasıyız yaklaşımıyla değil, sahiplik yanılsamasıyla ve sonuç olarak tahakküm ve suiistimal üzere ilişki kurması” fikrini de görsel destekli eleştirel bir yaklaşımla seyirciye sunuyor. İlerleyen sahnelerde onun geniş ve derinlikli görüş ve tahminlerine şaşıran ekip askerlerine de Dersu şaşırır ve onlara dönüp “Görmüyorsunuz!” der ki bu “görme” çok katmanlı bir görmeye göndermedir.

Filmin ilerlediği düzlemde kullanılan çatışma unsuru temelde adalet-zulüm dualizmine dayanıyor. Mesela keşif ekibi haritalama çalışması için gelmişlerdir ve bu harita aslında -filmin giriş sahnesindeki inşaatlardan anlaşılacağı üzere- doğayı tahribin sadece ilk adımıdır. O ekip ve Dersu, doğa-insan ilişkisinin iki türünü temsil etmektedir. Doğanın da kanunları vardır ancak yabanıllığına rağmen hakkaniyetlidir. Buna karşın şehir, medeni bir düzen görüntüsünde olmasına rağmen kanunları hakkaniyetli değildir. Hem doğaya hem de onun bir parçası olan insana; hakkaniyet içermeyen, çıkara dayanan ve bencil bir şekilde tahakküm eder.

Ormanda bir kaplanı korkutmak isterken yanlışlıkla öldüren Dersu, “Kanga ormanın ruhudur, Goldiler ona tapar.” der ve doğanın Kanga aracılığıyla bunu ona ödeteceğinden dolayı kaygılanır. Bu olayın ardından önce çok güvendiği gözlerinin görüşü zayıflar ve sonrasında başka bir kaplanı kendisini takip ederken görür ki Arseniev’e göre bu onun hayal gücüyle cisimleştirdiği korkusudur. Kâinata karşı yanlışlıkla yapılan bir adaletsizliğin/zulmün dahi o eylemi gerçekleştiren kişiye bir boomerang gibi dönüşüne şahit edilen seyirciye modern dönem insanının kâinatla ilişkisinin sonuçlarını oldukça etkili bir biçimde düşündürür bu sahne. Bu olaydan sonra Dersu, Arseniev’in teklifini kabul eder ve onunla şehre, onun evine gider.

Su, odun gibi doğanın insana zaten sunduğu kaynakların parayla alınıp verilmesi, insanların adeta kutularda yaşaması, insanın içinden gelen son derece masum ve normal isteklerinin dahi kanunlarla kısıtlanması ve yasaklanması gibi insanı neredeyse kafesleyen modern durumlara şahit olan Dersu, bütün bunlara dayanamaz ve gözleri zayıflamasına rağmen tekrar dağlara döner. Onu öldüren de görünürde yabanıl olan doğa değil, özde yabanıl olan modernliğe ait bir olaydır. İnsanı kendi özüne yabancılaştıran ve onu çıkarcı, açgözlü, bencil, duyarsız yapan bu modern kültürün içinde yetişen biri, Dersu’nun tüfeğini çalmak amacıyla onu öldürür. Dersu daha önce de parasını emanet etmiş ancak emanet ettiği kişiler parasını çalıp gitmişlerdi.

İyiliğin bir lütuf ve böbürlenme sebebi değil insani bir vazife olduğunun unutuluşuna, dostluk, vefa ve güven gibi temel insani niteliklerin kayboluşuna bir ağıt olan filmde, uyarlandığı günlüğün yazarına (Viladimir Arseniev) anlatıcı olarak yer verilmiş. Sinematografik olarak film; flashback kullanması, pastoral resimleri andıran görüntüleri ve bu görüntülerin senfonik müziklerle pekiştirilmesi gibi unsurları başarıyla gerçekleştirmesiyle dikkat çekiyor.

Dersu Uzala filmi, seyircinin hem gözüne hem zihnine hem de kalbine hitap etmeyi, onu çok yönlü etkilemeyi başaran bir başyapıt. İzleyiciyi zihnen ve kalben olumlu anlamda rahatsız ederken incelikli ve sanatlı diliyle görsel ve biçimsel açıdan bu rahatsızlığı vermiyor. Bu anlamda filmin sinema dili konusunda bir ders niteliği taşıdığı söylenebilir.

Derya ENSARİOĞLU

1977'de bir bahar çocuğu olarak dünyaya geldi. Hayallerinin şehri İstanbul'da yaşamak nasip oldu. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi’nde Din Psikolojisi alanında yüksek lisans yaptı. On yılı aşkındır Din Kültürü Ahlak Bilgisi öğretmenliği yapmaktadır. Sinemayı, müziği, okumayı, öğrenmeyi, sosyal bilimleri, İstanbul'u, Bursa'yı, denizi, karbonhidrat ve şekeri, hayvanları ve özellikle kedileri çok sever. Çay ve kahve savaşında tam ortada yer almaktadır. Talebe olarak yaşamaya ve insan olmaya gayret etmektedir. Çeşitli konularda kendince bir şeyler karalamaktadır.

İlgili Makaleler

6 Yorum

  1. İçsel aksyon filmi olarak tanımlanabilir sanırım. Filmi birkaç kez izlemiş olmama rağmen, pek çok şeyi görmediğimi anladım. Görmüyor musunuz derken bana da sesleniyormuş Dersu.

  2. “İyiliğin bir lütuf ve böbürlenme sebebi değil insani bir vazife olduğunun unutuluşuna, dostluk, vefa ve güven gibi temel insani niteliklerin kayboluşuna bir ağıt olan filmde…” İyiye,güzele dair hemen her şeyin “imajımız”ı parlatma çabasının bir parçası olduğu kocaman sandığımız küçücük, boş dünyalarımızda bizi sarsıp uyandırmasını umuyorum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1  +  4  =  

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu