FİLM

“Kafa Yapan” Şeyleri Kutsama Ritüellerine Övgü

Bu yazıda Dazed and Confused (1993 – Richard Linklater) filminde gördüğüm hususları bir kavramsallaştırma üzerinden açıklamaya çalışacağım.

Bizi hakikatten uzaklaştıran ayrıntıları, hayatımızın merkezine koyarsak ne olur?

Mesela nasıl olur da o ayrıntıları, teferruatı hayatımızın merkezine oturturuz?

Film, bence hayatı ve hayatta karşımıza çıkan insanları, onların kendilerini nasıl ifade etmek istediklerini, bunun üzerinden kim olduklarını nasıl algıladıklarını, ayrıca etrafımızda duran eşyaları, akıp giden hayatı teferruatlarıyla, bunlar hakkında her şeyi bilmek zorundaymışızcasına tüm bu ayrıntıları kurmayı önemseyen ve hatta kutsayan bir bakış açısıyla çekilmiş. Bir dönem filmi için tüm bu ayrıntılara verilen önem normal karşılanmaz mı zaten dediğinizi duyar gibiyim fakat vurgulamak istediğim nokta bu ayrıntıları hazırlamanın altında yatan motivasyon, yoksa tüm bu hassaslığın bizzat kendisi değil.

Bu anlamda sıradan hadiseler; abartılı vurgular ve tonlamalar üzerinden sanki eşsiz lezzette bir pasta hazırlanıyormuş gibi ya da inanılmaz ritmiyle insanı büyüleyen bir senfoni icra ediliyormuş gibi inşa ediliyor.

Söz konusu nesneler, okul sonu ritüelleri, sözde masum gençlik isyanı, dönemin müzikleri, hatta an’lar ve bunların getirdiği sarhoşluk övülüyor. İzleyici de bunlarla sarhoş edilmeye çalışılıyor diyebiliriz. Sarhoşluk boşuna kullandığım bir kelime de değil. Nitekim filmin adından başlayıp içeriğindeki pek çok unsura kadar da bu kullanım havalı sunulmaya çalışılan bir husus. Bunun ötesine geçip tüm bu “kafa yapan” şeylerin kutsanma ritüeline dönüştürüldüğünü dahi söyleyebiliriz.

Bu kutsama işleminin gerçekleşebilmesi için insanın en mahrem duyguları ve hevesleri temel alınıyor.  Bunun içinde gençliğe hatta çocukluğa gidiliyor. Sanırım herkesin çocukluktaki ayakları yere basmayan yoğun duyguları hayatın gerçekleri ile bağdaşmayan şekilde hayaller üzerine kuruludur. Film gücünü bu saflık duygusundan almak için çocukluğu ve ilk gençliği kullanıyor.

Filmin gençlikle ilgili önermelerinden biri de “karşınıza çıkacak tüm olumsuzluklara rağmen neşenizi, hayallerinizi, mizah anlayışınızı kaybetmeyin çünkü siz özelsiniz, kıymetlisiniz” vurgusu. Bu tür önermelerin günümüzde vahşi bir sektör haline gelen reklamcılığın temel satış stratejilerinden biri olduğunu göz önüne getirirsek, filmin o tatlıymış, masummuş gibi kendini sunan seslenişinin ardındaki gizli canavarın varlığını daha açık bir şekilde fark edebiliriz.

Aslında filmin kullanmaya çalıştığı izleyiciyi “avlama yöntemini”; bize art arda sunulan mest edici, sarhoş edici güzellemelerin tasvir edilmesi ve hayattaki tatsızlıkların “sözde” nasıl aşılabileceğine dair bir ütopyalar hazırlanması şeklinde de özetleyebiliriz.

Bu “kurgusal ütopya dünyası” her şeyden önce bir farkındalığa işaret ediyor. Mesela bir insan kendini futbolla uyuşturup hayata bağlar. Futbolu hayatının merkezine oturtur.  Başka biri için bu hızdır. Hızda sarhoş olup hayatın sorumluluklarını perdelemeye çalışır. Kimi insan için bunu yapmanın yolu alışveriştir, kimisi için çoluk çocuk, kimisi için de insan ilişkileri. Filmde de bunların neredeyse hepsinden bir demet sunuluyor diyebiliriz.

Film boyunca bize aktarılanlardan, yönetmenin “görün bunu” demek istediğinden anladığımız, Richard Linklater için bu uyuşturucunun hayatın bizzat kendisi olduğu.

Dolayısıyla anlaşılan o ki yönetmen farkındalıkları ve samimi olarak inandığı bir takım şeyler üzerinden hayatın kendisini uyuşturmasına izin veriyor. Aynı şekilde izleyiciyi de aynı motivasyonla etkilemeye, ikna etmeye çalışıyor.

Eğer siz de gençken benzer heveslerin peşinde koştuysanız, hızla giden Amerikan arabalarını, havalı duran rock şarkılarını, ilk gençlik yıllarının isyanını seviyorsanız, filmin hedeflediği etkiye uygun olarak bu ağlara bir yerinden takılıp adı üzerinde olan filmin baş döndüren havasından etkilenirsiniz.

Burada Linklater’ın izleyicisine hitap ederken seçtiği unsurlar sayesinde kendince kurduğu samimiyeti ve inandırıcılığı filmin en büyük kozu. Fakat başta da vurguladığım gibi eğer Linklater’ın bizzat kendisinin hayata baktığı yerin sakatlığını fark ederseniz filmin de hakikate direnen bir zihniyet tarafından hazırlanmış bir pastanın üzerindeki çilek olduğunu görebilirsiniz.

Bu açıdan ben bu filmi önemli buluyorum. Her şeyden önce kuvvetli bir kandırmaca, yani inandırıcılık unsuru ustalıkla ele alınmış. Filmin kendince zirve sayılabilecek yönlerini; bir sektör eleştirisinin, modern toplumdaki insanın hayata bakışının, hayatta kendini konumlamasıyla beraber kendini aldatmalarının ve bunlara eleştirel bir bakışa erişmenin bir aracı olarak görüyorum. Yukarıda bahsetmeye çalıştığım çerçevede ele alınırsa da oldukça öğretici olabilecek bir deneyime dönüşebileceğine de inanıyorum.

Rory Cochrane as hear no evil, Jason London as speak no evil and Sasha Jenson as see no evil in a scene from the film ‘Dazed And Confused’, 1993. (Photo by Gramercy Pictures/Getty Images)

 

Mustafa Furkan ÖZREN

1985 yılında Adapazarı'nda dünyaya geldi. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde lisans, Bahçeşehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü’nde ise yüksek lisans öğrenimi gördü. Yüksek lisans programından anlatı bilimi ve yapısal incelemeleri kullanarak "Ertem Eğilmez Sinemasında Karakterler ve Anlatım" başlıklı tezini yazarak mezun oldu. İstanbul'daki bir lisede okuyan gençlerin sorunlarına odaklanan Var Ama Yok: Bir Mektep Hikâyesi isimli romanı 2020 yılında yayınlandı. Halen roman çalışmalarına ve sinema üzerine yazmaya devam etmektedir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

8  +  1  =  

Başa dön tuşu