FİLM

İsa Dünyaya Yeniden Gelse Onu Yine Çarmıha Gererlerdi

2018 yılında İtalya’da çekilen Mutlu Lazzaro (Lazzaro Felice) filmi, son dönem dünya sinemasının en şaşırtıcı yapımlarından biriydi. Yönetmen Alice Rohrwacher’ın üçüncü uzun metrajlı filmi, Cannes başta olmak üzere birçok festivalde ödül kazandı. Ülkemiz dahil, dünya çapında birçok sinemada gösterilen film, cesur senaryosuyla klasik sinema seyircilerini bile afallattı. Kadınlığın ince bakış açısıyla filmlerde iz bırakan yönetmen, dünya sinemasında pek rastlanmayan hikâye anlatımıyla sinemaseverlerin listelerine adını yazdırdı. Daha önce hiçbir yapımda yer almamış, oyunculuk mesleği yapmayan birine başrolü teslim eden yönetmen, mevcut sinema ortamındaki kalıpların dışına çıkıyor. Rocco ve Kardeşleri (Rocco e i suoi Fratelli, 1960) filmindeki Alain Delon’u andıran Adriano Tardiolo, Lazzaro rolünü hakkıyla yerine getiriyor.

2000’lerin başında Güney İtalya’da dağlar arasındaki bir tütün çiftliğinde yaşayan kadın, erkek, çoluk çocuk yaklaşık 50 kişi; Markiz dedikleri toprak sahibinin marabası olarak tütün hasadı yapmaktadırlar. Ortaçağ Avrupa’sındaki derebeylerini hatırlatan Markiz’in her sözü kanun kabul edilmektedir. Koyu bir katolik olan Markiz, marabalarından bazılarını seçip neredeyse hiç çıkmadığı şatosunda onlara hem adabımuaşereti hem de kendi dinini öğretmektedir. Genç, becerikli bir kız olan Antonia da bu sayede Markiz’in şatosuna girebilmiş ve okumayı öğrenmiştir. Markiz, onu çağırıp İncil okutup dinlemektedir. Okuduklarından kafası karışan Antonia’nın sorularına Markiz’in verdiği cevaplara bakılırsa, adabımuaşeret ve İncil bilen uslu Hristiyanlardan müteşekkil marabalar istediği açıktır. Yaramaz bir oğlun annesi olan Markiz’in işlerini, tam yetki ile bir kâhya yönetmektedir. Bu adam bir taraftan kızını Markiz’in oğluyla evlendirmek için türlü numaralar çevirmekte, bir taraftan işçilerin topladığı tütünleri şehre götürmekte, bir taraftan da bu düzenin işlemesi için maddi manevi her şeyi yapmaktadır. İşçilere çalışmanın erdemi hakkında vaazü nasihat etmesi için ara sıra bu ıssız yere bir peder bile getirmektedir. Kâhya, işçilere Markiz sayesinde ne kadar rahat ve güzel bir hayat yaşadıklarını anlatarak ve ellerine para vermeyerek onların olası kaçışlarının önünü kesmektedir. İşçilerin şehirden istediği gıdaların ücretini yevmiye defterindeki hesaptan düşen kâhya, onları isyan etmekten kaçındırmaktadır.

İki genç, birbirlerine olan sevgileri sayesinde bu sefil düzenden çıkma gücünü kendilerinde bulup başka bir hayatı yaşamak için umutlanıp yola düştüklerindeki sahnede onları borçlu çıkarıp çiftlikte kalmalarını sağlayan kâhya; katı tavrıyla kimsenin içinde çiftlikten başka bir umudun filizlenmesine müsaade etmemekte, halihazırdaki iş gücünü kaybetmemek için güttüğü bu politika sayesinde sistemi tıkır tıkır işletmektedir. İnsanları, rızalarını alarak sömürme konusunda hayli becerikli olan kâhya, günümüz iş dünyasındaki yaygın insan kaynakları yönetiminin filme bir nevi iz düşümüdür.

Markiz ve marabaları, kâhyadan nefret ettikleri halde onsuz kazançlarından olacaklarını, aç kalacaklarını düşünürlerken Lazzaro tüm kaygılardan azade günlük yaşamına devam etmektedir. Markiz’in, kâhyanın ve marabaların bir sürü ihtiyaçları, dertleri ve endişeleri vardır. Ne doymak bilirler, ne mutlu olurlar ne de bir anlığına endişelerini giderebilirler. Lazzaro ise tüm bunlardan beridir; mutludur. Hiç nefsi yokmuş gibi yaşayan, kimseden bir şey talep etmeyen, herkesin dediğini yapan bu aziz tavırlı genç, hiyerarşinin en altında görünürken esasen içlerindeki en mutlu, en özgür, en zengin, dolayısıyla en güçlü kişidir. Filmde “Lazzaro naif mi yoksa aziz mi?” sorusu seyircinin kucağına bırakılır.

Filmin açılış sahnesinde gösterildiği gibi marabalar, eşyaları ve odaları ortak kullanmaktadırlar. İtalya gibi güçlü aile bağlarının olduğu bir bölgede olmalarına rağmen izole yaşadıkları onca yıl sonunda sıradan bir İtalyanla konuştukları dil haricinde ortak bir şey kalmamıştır. Yiyecek bir şeyler bulunca aç hayvan sürüsü gibi saldıran bu insanlar, yapmak istemedikleri işleri Lazzaro’ya devretmeyi, onun payına düşen yemekleri yemeyi alışkanlık haline getirmişlerdir. Lazzaro, hafif tebessümlü suratındaki donuk ifadesiyle hiçbir şey istemeyen, yorulmayan adeta pili hiç bitmeyen bir robot gibi kendisine denilen her şeyi yapmaktadır. Seyirci, Lazzaro’nun bu bitmeyen enerjisinin kaynağının ne olduğunu düşünmeye davet edilmektedir. Herkesin gözünü yemeye, içmeye diktiği, iyilik görmediği, ciddiye alınmadığı bu toplulukta Lazzaro ne azizlikten ne Hristiyanlıktan ne de İncil’den haberi olduğu halde bir aziz gibi yaşamaktadır.

“Homo Homini Lupus”

Avrupa’nın bilinen tarihinde derebeylikler, imparatorluklar, tokat atıldığında diğer yanağını uzatmayı öğütleyen kiliseler, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya Sezar’ın hakkını Sezar’a veren Hristiyan krallıklar, Rönesans fikirleri, reformlar, özgürlük-eşitlik-kardeşlik prensipleri, faşizm, sosyalizm ve nihayetinde Avrupa Birliği kriterleri hüküm sürdüğü halde “İnsan insanın kurdudur.” kaidesini ortadan kaldıramamıştır. Hayatı bir besin zinciriymiş gibi algılayan insanlar, “Amaca giden her yol mübahtır.” diyen Machiavelli’nin sözünü referans alarak karşılaştıkları her şeyi sömürme hakkını kendilerinde bulmaktadırlar. Bu insanlar, “Amaç ne?” sorusuna cevaben bir sürü sebep sıralıyorlar: Hayatta kalmak, güvende hissetmek, daha çok şeye sahip olmak…

Modernizmin tüm dünyaya biçtiği “uniform” kalıp öyle yaygın bir hale gelmiştir ki marabası, patronu, din adamı, okumuşu, okumamışı tüketim çarkının birer parçasına dönüşmüştür. Yöreler, “her-yerleşme”; insanlar “herkesleşme” salgınına kapılmıştır. Artık her yerin ve herkesin birbirine benzediği bir dünyada sıradanlaşan insanlar bir azizi hatta Hazret-i İsa gelse onu bile tanımayacak haldedirler.

Lazzaro ve marabalar, kiliseye gittiklerinde rahibeler tarafından dışarı çıkarılıyorlar. Yüzlerce yıldır şaşalı kiliselerde ruhbanların müsameresine dönüşen Hıristiyanlık’ta müminlere yer olmadığı bu çarpıcı sahneyle ekrana getiriliyor. Kiliseler, günümüzde görkemli mimarileriyle turistlerin ilgisine sunulan birer ticarethane işlevi görüyor. Filmde de müminlerin kiliseye girmesi, günleri ibadetle geçen rahip ve rahibeler tarafından engelleniyor. Lazzaro, yanındakilerle beraber kovulurken kilisede bir müzik duyuluyor. Bir mucizeye şahitlik eden ruhbanlar Lazzaro gibi bir azizi fark edemiyorlar; belki de kendi giydikleri elbiseler içinde olmayan birinin aziz olabileceğine inanamıyorlar. Onlar yine elleriyle yazdıkları dine tapınaduruyorlar. Müzik, Lazzaro’nun peşinden gidiyor ve kiliseden siliniyor.

Herkesin birbirini sömürdüğü bu hiyerarşik düzeni, Markiz’in oğlu Tancredi pek sevemese de kendine bir yer bulmaya çalışıyor. Markiz ise “Onlar hayvan gibidir. Kölelikten başka bir şey beceremezler.” diyerek oğlunu tembihliyor. Tancredi, tüm marabaları gibi Lazzaro’yu da kendinden aşağı görüp eziyet etse de onun her türlü saçmalığa katlandığını, dalga geçildiği halde mutluluğundan taviz vermediğini görünce sinirleri bozuluyor. Lazzaro’nun canını yakmak istiyor ama başaramadığını görüp pes ediyor ve akabinde kan kardeşi olmayı teklif ediyor. İlk kez kendisine yakınlık gösteren birini bulan Lazzaro, kardeşim diye seslenen Tancredi’ye derin bir bağlılık duyuyor. Tancredi’nin yine kaçıp saklandığı bir gün onu aramaya çıkan Lazzaro bir uçurumdan düşüyor ve çukurda hareketsiz kalıyor. Bu esnada jandarmalar Markiz’in gizli çiftliğini basıyorlar ve herkesi tutuklayıp şehre götürüyorlar. Filmin ayrıksı tarafı burada açığa çıkıyor: İlahi müdahale tecelli ediyor ve böylece Lazzaro ölmeyip uzun bir uykuya dalıyor. Ona ne kurt ne kuş ne de doğa olayları ilişmiyor. Yıllar sonra uyandığında Lazzaro’nun bedeninde ve zihninde en ufak bir bozulma belirtisi görünmüyor.

Kendisine ne olduğunu ve ne kadar zaman geçtiğini bilmeyen Lazzaro günün birinde uyandığında hep yaptığı gibi tütün tarlasının yanındaki evlerine gidiyor ama orada kimsecikleri bulamıyor. O sırada Markiz’in evinde kalan eşyaları kamyonetlerine yükleyen iki adamın hırsız olduğunu bilemeyip taşımalarına yardım ediyor. Ne azizlikten ne hırsızlıktan ne de bilgelikten haberi olan Lazzaro, naifçe yaşamına devam ediyor. Kendinden menkul herhangi bir mucizesi, olağanüstü gücü olmadığı seyirciye bir kere daha hatırlatılıyor. Yönetmenin, karakterin seyirciye yakın olmasını hedeflediği anlaşılıyor. Peygamberler, azizler, kahramanlar hikâyelerde insanüstü kişiler olarak gösterildiğinde seyirci bu ideal kişilikleri ulaşılamaz görüyor ve onlarla örnek alacak bir bağ kuramıyor. Aksine, kahramanlıklarının insanüstü güçlerden kaynaklandığı peşin hükmüne varıyor. Hal böyle olunca, oturup sinema salonunda mısır yiyip film izleyen seyirci, günlük yaşamında iyi, doğru ve güzel davranışlar gösterme konusunda pasifistliği tercih edebiliyor.

Azizin Şehre Dönüşü

İki hırsız, eşyaları taşımalarına yardımcı olan Lazzaro’yu kamyonetlerine almazlar. Mola verdikleri yerde Lazzaro ile karşılaşınca şaşırırlar ve onu da yanlarına alıp şehre gelirler. Demiryolu kenarında terk edilmiş bir depoyu mesken tutan bu hırsızların daha önce Lazzaro ile aynı tütün çiftliğinde çalışan marabalar olduğu anlaşılır. Lazzaro’yu karşısında gören Antonia dumura uğrar.  Antonia, geçen onca yılda kendisinin ve ailesinin epey yaşlanmasına rağmen Lazzaro’da en ufak bir değişiklik olmadığını fark eder. Gördüğü mucize karşısında diz çöküp Tanrı’yı ulular. Tütün çiftliğindeki günlerinden daha çetin bir yaşama atılan, ne eğitimleri ne meslekleri ne de şehir hayat bilgileri olan bu insanlar, günübirlik işlerde çalışarak, seyyar satıcılık yaparak yaşam mücadelesi vermektedirler. Marabalar, sofralarına bir boğazın daha ortak olmasını istemeseler de Antonia’nın zoruyla Lazzaro’nun yanlarında kalmasına ses etmezler. Antonia, Lazzaro’yu yaptıkları ufak tefek sahtekarlık işlerine bulaştırmak istemez.

Antik Yunan’da trajedilerin soylularca icra edilip seyredilirken, komedinin kölelere göre olduğundan bahsedilir. Kölelerin, sahipleri ve kendileri hakkında dalga geçmeleri içinde bulundukları durumu kanıksama ve kabullenme işlevi görmüştür. Tütün çiftliğinde çalışmak, boş zamanlarında birbirleriyle dalga geçmekten başka bir hayat bilgisi edinmeyen marabalar, kente sürülünce günübirlik işlerde çalışan ve kalan zamanlarında TV’deki magazin programlarını takip eden prekaryalara dönüşmüşlerdir.

Lazzaro, beton bloklarla, motorlu araçlarla ve robotlaşan insanlarla dolu bu kent yaşamında tanıdık unsurlar arıyor. Çevreye bakınıyor, bir zeytin ağacı gördüğünde seviniyor. Ağacın yanına vardığında köklerinden koparılarak saksıda bir süse dönüştürüldüğünü fark ediyor. Göğe bakıyor. Ne ayın ne yıldızların  görüldüğü ne de kurtların sesinin  duyulduğu bu yaşamı epey yadırgıyor ve ağlıyor.

Avrupa Amele Pazarı

İtalyanlar, tarih boyunca kısıtlı tarım ve balıkçılıkla geçindikleri zorlu coğrafyalarından, Dünya Savaşları sonunda Almanya ve Amerika’ya göç etmişlerdir. Onların yerine ise bulabildikleri botlarla yaşamlarını riske atarak Akdeniz’i geçmeyi başaran Afrikalı ve Ortadoğulu göçmenler gelmektedir. Düzensiz göçmenler, yörenin sakinleriyle yevmiye yarışına sokularak açlık sınırında yaşamaya mahkum edilmektedir. Her sabah kayıt dışı işlerin alındığı amele pazarlarında Afrika’nın, Ortadoğu’nun ve Doğu Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen göçmen grupları, günlük yevmiyelerini düşürerek yapılacak işleri almaya çalışmaktadırlar. Adeta gönüllü bir kölelik için yarışan bu insanların sömürülmesine aracılık edenler ise daha fazla kazanmaktadırlar. Canı pahasına Akdeniz’i aşıp gelen bu insanlar günlük birkaç euro için birbirlerine rakip edilmektedirler. Filmde, günümüz Avrupa’sında bile halen derebeylik dönemindeki gibi sömüren-aracı-köle denkleminin işlediği göz önüne serilmektedir. Yönetmen, bu küçük sahneyi çözümleme becerisiyle filmin asıl hikâyesinden sapmayarak dünyadaki en güncel meselelerden birini, düzensiz göçmenlerin durumunu gündeme getirmektedir.

Kurtlar, Ayetler, Azizler

Kurt saldırısına karşı nöbete bırakılan Lazzaro, ulumaları dinlemekten keyif alarak adeta onları anlıyor ve uluyarak onlara bir mesaj gönderiyor. Filmdeki kurt, bir taraftan İncil’deki Lazzaro menkıbesini bir taraftan da iki insan yavrusunu emzirmesiyle Roma’nın doğuş mitini akla getiriyor. Filmin sonunda Lazzaro linç edilirken de gözüne bir kurt görünüyor. Bu sahnede, Lazzaro’nun ruhu adeta bir kurda dönüşerek canavarlaşan insanların arasından kaçıyor.

Günümüzün en başarılı kadın yönetmenlerinden biri olan Alice Rohrwacher’ın sinemasında kurtların dikkate değer bir yeri var. Karantina sürecinde çektiği Dört Yol (Quattro Strade, 2020) isimli kısa filminde, yönetmenin yalnız başına yaşayan kadın komşusu, her gece uzaktan gelen kurt ulumalarını dinlediğini, onları duyamadığı zamanlar kendini yalnız hissettiğini söylüyordu. 2008 İsrail yapımı Limon Ağacı (Etz Lemon, 2008) filminde, kentin uzağında limon bahçesiyle çevrili evinde yalnız başına yaşayan Selma, uzaktan gelen kurt seslerini duymadığı zamanlarda kendini kötü hissettiğini, bazen onlarla birlikte ulumak istediğini itiraf etmişti. Alice Rohrwacher, bu sahneye bir atıf mı yapıyor yoksa sadece bir tesadüf mü bilemiyoruz. Saldırgan ve zararlı bir hayvan olsa da kurt, sosyal adaletin, dinin, insanî değerlerin çürüdüğü bir ortamda Markiz gibi insanların ve onları üreten sistemin yanında masum kalıyor.

Birçok kültürde olduğu gibi Hristiyanlık’ta da sadakatin temsilcilerinden olan köpek, Lazzaro’nun kente geldiğini kokusundan fark ediyor ve onu buluyor. Köpeğinin peşinden giden Tancredi, kan kardeşi Lazzaro’ya kavuşuyor. Sadakat (köpek) ile ikonayı (azizin kanı) takip etmek mümini Tanrı’nın yoluna ulaştırıyor. Tancredi’ye 20 yıl evvel bulaşan Lazzaro’nun kanının kokusunu köpeğin tanıdığı bu sahne, Hristiyanlık’ta önemli yeri olan ikonaların doğuşunu ve yayılışını hatırlatıyor.

Filmde, “Size bir kurt hikâyesi anlatayım mı?” diye başlayarak çocuk Antonia’nın sesinden anlatılan İncil’den bir menkıbede; bir azizin hayvanlar ile ateşkes için kurt ile anlaşmaya gittiğinden, kurdun azizden duyduğu bir kokudan ötürü onu yemediğinden bahsediliyor. Sinemanın imkanı dahiline girmese de azizin kokusu, seyircinin hayal gücüne havale ediliyor: “Kurdun duyduğu koku neydi? İyi bir adamın kokusu nasıl olur? Bugün o kokuyu duyabilir miyiz? Koklasak tanıyabilir miyiz?” soruları, seyircinin kucağına bırakılıyor.

Marabalık Ömür Boyu

Marabalık içlerine işlediğinden mi, şehirde yaşadıkları büyük zorluklardan ötürü tütün çiftliğindeki günleri özlediklerinden mi yoksa ilk defa bir yere davet edildiklerinden mi bilinmez; Antonia, eşi, oğlu ve evdeki diğer üyeler Tancredi’den gelen yemek davetine aşırı derecede seviniyorlar. Zenginlerin evine gidecekleri için bulabildikleri en iyi kıyafetleri giyiyorlar. Öğrendikleri az buçuk adabımuaşeret gereği bu nazik davete bir hediye götürmek için arayışa giriyorlar. Çok meşhur bir pastaneden hayatlarında hiç yemedikleri pastayı, oldukça pahalı olduğu halde satın alıyorlar. Tancredi’nin evine davet edildikleri saatten erken vardıkları için ufak bir suçluluk duyup kapıyı çalmıyorlar. Hayatlarında o ana kadar göstermedikleri özenin, inceliğin üstüne bir de dakikliği ekliyorlar. Bu esnada halen onca yıl sömürülen kendileri değilmiş gibi, Markiz’in ne kadar iyi bir insan olduğunu birbirlerine hatırlatıyorlar. Bu ironik duruma düşmelerinde, kente sürülüp evsiz barksız bırakılmalarının, her gün zorluklara maruz kalmalarının etkili olduğu  anlaşılıyor. Kentteki şartlarla kıyaslanınca tütün çiftliğindeki Markiz iyi bir insan sayılabiliyor.

Davet saati geldiğinde kapıyı çalıyorlar ama açan olmuyor. Birkaç defa daha zili çalıp şaşkınlıkla bekliyorlar. Tam dönüp gidecekleri sırada açılan kapıda üstü başı perişan bir kadın beliriyor. Bu kadının kafasına koyduğu her işi yapmasıyla bilinen kâhyanın kızı Nicola olduğunu, Markiz’in oğlu Tancredi ile evlenmeyi becerdiğini böylece öğreniyoruz. Nicola, kapıdakilere jandarma baskını ile kaçak tütün çiftliklerine el konulduktan sonra parasız kaldıklarını, iş kurmak için eşinin çektiği krediyi ödeyemeyince tüm mal varlıklarını bankaya kaptırdıklarını, yaşadıkları onca şeyden sonra eşinin psikolojisinin bozulduğundan böyle davetler yaptığını, evde yiyecek hiçbir şeylerinin bulunmadığını anlatıyor. Yıllarca sömürdükleri insanları değil, getirdikleri hediyenin ambalajını tanıyor ve onca şeyden sonra bile utanmadan ellerindeki pastayı istiyor. Bu manzara karşısında büyük bir hayal kırıklığına uğrayan marabalar, yaşamları boyunca tadını bile bilmedikleri o pastayı Nicola’nın kucağına bırakıp evlerine geri dönüyorlar. Lazzaro ise kan kardeşi Tancredi’yi, ailesini ve dolayısıyla marabalarını bu hale düşüren bankaya gidiyor.

Markiz ve onun gibi binlerce patronun insanları sömürmelerinin kendilerinden ziyade bankalara yaradığı, sömürebilecekleri iş gücü kalmayınca sistemin onları kullanıp attığı, bu düzende  insanların kazanan değil kaybeden olmaya  mahkum edilişi bu sahneyle çarpıcı bir şekilde göz önüne seriliyor. Lazzaro; kurttan, aslandan çok daha büyük bir canavar olarak tahayyül ettiği bankadan naifçe bu zorbalığın hesabını soruyor. Yakışıklı beylerle ve alımlı hanımlarla dolu bir banka şubesinde onu çok nazik bir şekilde karşılıyorlar. Lazzaro, “Bu kadar nazikseniz kardeşimin eşyalarını geri verin.” diyor. Banka çalışanları ve müşteriler bunun bir soygun olduğunu düşünüyorlar ve Lazzaro’nun cebindeki sapanı görünce “silahı var” diye bağırıyorlar. Dışardan nazik gözüken iyi giyimli bu insanlar, mal ve can güvenliklerini bahane edip her türlü şiddeti reva görüyorlar; “paralarımızı çalacaktı” diyerek Lazzaro’yu linç ediyorlar. Canavarlaşan bu insanlar konforları, ticaretleri bozulacak korkusuyla Hazret-i İsa’nın katlini isteyen Yahudileri hatırlatıyor. Yönetmenin bu eseri de bir nevi uluma olarak sinemada yankılanıyor. Tarkovsky’nin Andrey Rublev (1966) filmindeki Feofan’ın şu kanaati adeta filme mühürleniyor: “İsa, dünyaya yeniden gelseydi, onu yine çarmıha gererlerdi.”

Mevlüt ÜÇPUNAR

Yeşilçam Sineması'nın TV'de gösterildiği yıllarda geçen çocukluğunda ailesiyle birlikte Fatma Girik, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Ayşen Gruda, Adile Naşit, Münir Özkul, Şener Şen, Fikret Hakan, Ediz Hun, Kadir İnanır, Sadri Alışık, Erol Taş, Cüneyt Arkın, Kemal Sunal filmleri seyretti. Doktor, mühendis olmak isteyen çalışkan öğrencinin sinema salonunda film izlemesi ancak tüm okulun birlikte gitmesiyle gerçekleşebildi. Filmi beğenmedi ama salonun başka bir dünya olduğunu fark etti. VCD cihazı ve filmler kiralayıp lisedeki TV salonunda birkaç kişilik gösterimler düzenledi. Bu gösterimlere mühendislik okumaya gittiği İstanbul'da da devam etti. Bir zaman sonra Hollywood filmlerinden sıkılıp Dünya Sineması'na merak sardı. Fransa, İtalya, Almanya, Polonya, Romanya, Macaristan, Yunanistan, Rusya, İran, Kazakistan, Çin, Kore, Japonya sinemalarından meşhur ve muteber tüm filmleri en başından bugüne değin izledi. Yeşilçam'ın küçümsendiği mevcut sinema ortamında onu uyandıran bir dostu sayesinde Ömer Lütfi Akad, Metin Erksan, Yücel Çakmaklı filmlerinin tamamını izleyip bunca zaman niye mesafe koyduğuna hayıflandı. Ülkemizde doksanlarda başlayıp devam eden yeni sinema akımına epey bir eleştirel gözle baksa da çok yakından takip ediyor; festival, online platform, DVD, vizyon filmlerinden ne bulsa izliyor. Türk Sineması diye bir form var mıdır? Nasıldır? Hangisidir? Nasıl olmalıdır? Nasıl olabilir? soruları kafasını epey kurcalıyor. Kendi başına seyrettiği sinema yolculuğunda birçok sinema meraklısı ile yolu kesişti. Bir taraftan da mühendislik yapıyor. Sinema gündemimizi başkaları değil de kendimiz belirleyelim diye kurduğumuz Günce Sinema'da sadece sevdiği, beğendiği filmler hakkında yazacak. Yazılarına açıktan ya da özelden yorum gönderilmesini arzu ediyor. Mesele ettiği şeyleri kavrama hususunda okurdan katkı bekliyor. İlgilisini bulursa filmler hakkında uzun sohbetler yapacak.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

7  +  3  =  

Başa dön tuşu