FİLM

Pasif Şiddet Sarmalında Geçen Bir Ömür: Lara

2019 yılında Almanya’da çekilen film, ismini aldığı 60 yaşlarındaki Lara’nın yüzüyle açılıyor. Kendi yatağında olduğu halde sabaha kadar uyuyamayan Lara’nın bakakaldığı boş köşede artık yerinde olmayan piyanosuyla ve oğluyla geçirdiği 30 yıllık anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyor. Gözünü açsa da yumsa da bu görüntülerden bir türlü kurtulamayan Lara, terk edilmeyi kabullenemeyip çareyi kendini pencereden boşluğa bırakmakta arıyor. Tam atlayacağı sırada kapı çalınınca duruyor. Lara, kapıyı açtığında ne sevgilisini, ne evladını ne de piyanosunu; komşusunun evi aranırken şahitlik etmesini isteyen polisleri karşısında buluyor.

Bu kamu hizmetini Lara yapmak istemese de polis onu zorluyor. Nüfus ve vatandaşlık işlerinden emekli Lara’ya “Ömür biter memurluk bitmez” diyerek takılıyor. Tutanağa işleyeceği kimlikten Lara’nın doğum gününü fark edip kutlayan, ev araması esnasında piyanonun başına oturup çalan Alman polisi komik bir tip olarak filmde yer alıyor. Trajik bir hikâyeye mizah karıştırarak kendine has üslubunu filmin ilk dakikalarından itibaren kuran yönetmen, ayrıksı tercihleri ile dikkat çekiyor.

Lara, az önce intihar etmeye kalkışsa da ev aramasına şahitlik etmek için bile sahneye çıkacakmış gibi kıyafet giyip saçlarını yapan bir kadın olarak seyirciyi selamlıyor. Ayrıca piyanoyu kurcalayan polise düşmanca bakışından anlaşıldığı üzere, müzik konusunda bir hassasiyeti var. Neyse ki, oğlunun ilk konserini o akşam vereceğinin hatırlatılmasıyla maruz kaldığı bu saçmalık silsilesini yok sayıp az önce ayrılmaya kalkıştığı yaşamın kucağına geri dönüyor. Onu intihara sürükleyen süreçte piyanosuyla birlikte evden ayrılan oğlunun payının da olduğunu böylece öğreniyoruz. Evine adeta başka biri olarak dönen Lara, 59 doğum gününün hep aynı geçtiğini fark ederek 60. doğum gününde artık farklı bir şey yapma isteği duyuyor.  Tutumlu olmalarıyla meşhur Almanların yapacağı son şeyle işe başlayarak hesabındaki tüm parayı çekiyor. Doğum günü hediyesi olarak kendisine bir pasta, en pahalısından bir elbise ve başkalarına hediye edilmek üzere oğlunun konser biletlerini satın alıyor. Sonra da telefon çağrılarına cevap vermeyen oğlunu hiç bir şey olmamış gibi defalarca arıyor, şans dileyen sesli mesajlar bırakıyor. 

Çarpıcı bir sahne ile açılan film, seyirciyi merak içinde bırakıyor. Böylece ilgiyle takip ederek film boyunca anlatılan Lara’nın trajik hikâyesini yavaş yavaş öğreniyoruz. Kısaca özetlersek: Lara, çocukluğunda çılgınca bir aşkla bağlandığı piyano için ailesini karşısına almış, zirveye gözünü dikip herkesten çok çalışmış. Hal böyleyken sözlerini ilâhî buyruk gibi bellediği piyano hocası, sol elinin yetersiz olduğunu söylediği için Lara dersleri bırakmış. Annesinin, komşularının, öğretmenlerinin “tıngırtılara” son verip okul derslerine odaklanması için yaptıkları baskılara göğüs geren Lara, hocasının onu sınamak için ortaya attığı “sol elin basmıyor” sözüne kanıp kendini yetersiz bellemiş ve piyanistliğe veda etmiş. 

Piyano derslerini bıraksa da bir lanet misali piyano Lara’yı bırakmamış. Lara, başka bir alanda okula gitmiş, işe girmiş, emekli olana kadar belediyede memurluk yapmış. Evli, çocuklu, hayatı gayet yolunda bir kadın gibi görünse de ömrü, adeta piyanonun nazarı altında geçmiş. Lara, insanların arasında bulunsa da evlenip çocuk sahibi olsa da ne annelik, ne eşlik, ne de dostluk edebilmiş. Dışarıdan açık görünse de kendini insan ilişkilerine kapamış; yaşamamış, yaşıyor gibi yapmış. İlgilenmiyor gözükse de sırtını dönse de Lara’nın tek kutsalı hep piyano olmuş. Gittiği bir ortamda müziğe dair ne varsa ilkin hep onları algılamış, hele piyano sesini duyunca üzerinde durduğu dünyadan kopmuş. Piyano çalanlara hep bir yakınlık duymuş, asla kayıtsız kalamamış.

İçindeki hevesli kızın çığlığını duyduğu halde duymamazlıktan gelmiş. Piyanodan ayrı kaldığı müddetçe insanî ne varsa kaybetmiş; kötü birine evrilerek önce kendine sonra da en yakınındakilerden başlayarak çevresine zulmetmiş. Olmak istediği Lara’ya herkesi ayak bağı gördüğünden çevresini de kendisi kadar mutsuz etmiş. Bu nedenle oğlu, annesi, eşi, iş arkadaşları, komşuları başta olmak üzere temas ettiği tüm insanlar Lara’dan olabildiğince uzak durmuş. İçindeki piyano sesini bastırmak için işiyle, çevresindekilerin yaptıklarıyla fazlaca ilgilenmiş; en küçük şeyleri bile mesele ederek herkesin hayatını zorlaştırmış. Asıl sorunu çözeceği yerde insanların kendisini mükemmeliyetçi bulmalarına yaslanarak bir çıkmaza girmiş. Bu çıkmazdan kendi başına kurtulabileceğine inanmamış, çevresinden bir yardım eli de uzatılmamış. Kurtarıcısı gördüğü hocası tarafından onaylanmadığı için başka birini de aramamış. Ömrü boyunca sadece hamileliğinde başka hiç bir şeyin -yani piyanonun- öneminin kalmamış. Sadece 9 aylığına bu “lanetten” âzâde olmuş ama kurtulmayı başaramamış. Kendi lanetini en yakın varlığına, oğluna aktarmış. 

Lara, hiçbir istediğini yapamadığı, aradığını bulamadığı, yaşamayı başaramadığı bu hayattan ayrılmaya karar veriyor. Bunu bile beceremeyip her suçlunun yaptığı gibi o da suç mahalline, 59 yılını harcadığı yere dönüp bakıyor. Ayak alışkanlığıyla önce ömrünün yarısını geçirdiği iş yerine gidiyor. Emekli olduktan sonra onun yerine işe alınıp, yerinde oturan kadınla sohbet ediyor. Bu sahnede adeta, karşısında başka biri ile değil de kendisinin 30 yıl önceki işkolik ve hamile haliyle konuşuyor. Buradan ayrılınca ise aşka düştüğü piyano okuluna gidiyor. Bu sefer de adeta çocuk Lara’yı ararcasına sınıfları yokluyor. Ne kendini ne hocasını, 9 yaşlarında mutsuz bir çocuğu buluyor. Pratik yapacağı yerde piyano başında oturup telefonuyla oynayan çocuğa zorla dersini çaldırıyor. Aynı tedrisattan geçmenin verdiği yakınlıkla hocasının gıyabında lafı açarak “Hayatını zorlaştırıyor mu?” diye soruyor. İstemeyerek piyano derslerine gelen çocuk, adeta ebeveynlerinin zoruyla kurslara gönderilen tüm çocukları temsil ediyor. “Ne azmin var, ne hedefin… Ailene yazık.” diye ayıplayarak çocuğu utandırması, Lara’nın kendi oğluyla defalarca girdiği diyalogları temsil ediyor. Neyse ki Lara 60. yaşına girmenin etkisiyle çocuğa eskisi gibi yüklenmiyor. Hatta çocuğun halinden etkilenip, telefonlarını açmayan, sesli mesajlarına dönmeyen oğlu Richard’a oturup bir de mektup yazıyor. Piyano derslerine çalışması için oğlunu zorladığı, onu hep yetersiz bulduğu ve dolayısıyla çocukluğunu, gençliğini ona yaşatmadığı için bir anlığına da olsa pişmanlık duyuyor.

Lara’nın hikâyesine oğlununki de ekleniyor. Kendi hayallerine ulaşamayan, bu hayalleri gerçekleştirmeleri için çocuklarını baskılayan, dolayısıyla onların kendi yolunu bulmasını engelleyen ebeveynler yeni bir trajediye alan açıyor. Lara’nın komşusunun oğlunun “Senin gibi olmak istediğimi mi sanıyorsun?” diye babasına karşı çıktığı sahneyle adeta ebeveynlerine söylemek istediği  şeyleri içine atan tüm çocukların itirazı yüzümüze haykırılıyor.

Lara, ne kadar iyi niyetli olsa da zirveyi hedefleyen zorlu yöntemi nedeniyle kendine hiç güvenmeyen bir çocuk yetiştiriyor. Üzerine düştüğü oğlunun da piyano derslerine çok çalıştığını gördüğü halde onun başarılı olacağına inanmıyor. Herkesin kendi özgür iradesiyle bireysel tercihlerde bulunduğu bir ülkede hayatı hakkındaki en temel isteklerini elde edemediğinden ne kendine, ne oğluna ne de başkasına inanıyor. “Ya umduğumuz kadar iyi bir müzisyen değilse, ya dahi değilse?” gibi sorularla kendinden ettiği şüpheyi oğluna da aktarıyor. Böylelikle şüphe, hakikati bulmanın aracından ziyade muhatabını ezen, pasifleştiren, yaşatmayan bir hale dönüşüyor.

Günlük yaşamı belli bir saat aralığında ve belli bir güzergâhta geçen tüm çalışanlar gibi emekli olduktan sonra Lara da o saatlerde ne yapacağını bilemeyip fena halde bocalıyor. Oğlu, piyanosunu da alıp gittikten sonra bir mezara dönen evinden kendini dışarıya atıp gün boyunca oradan oraya sürükleniyor. Adeta intihar etmemek için bahane arıyor. Caddede yürürken camekânda sergilenen balıkları görüp açlığının farkına varıyor ve gidip bir restoranda balık yiyor. Sonrasında ise, tüketim toplumunun bir üyesi olarak mutsuz insanların mabedinde, alışveriş merkezinde kendini buluyor. Tezgâhtarlar öylesine bakınan bu insanları fark etmeyi, duygularına basarak normalde giymeyecekleri bir elbiseyi satmayı çok iyi beceriyorlar. Bireyin değil mantosunun, ayakkabısının, elbisesinin fark edildiği gündelik yaşamda “Bu elbise ile tüm dikkatleri üzerinizde toplayacaksınız.” yalanına Lara da inanıyor. Ne yazık ki yalancının mumunun yatsıya kadar bile yanmadığı bu tüketim çılgınlığı sonucunda, elbise ya bir kez giyiliyor ya da dolapta unutuluyor. 

Günümüzde bir eşya ihtiyacı gidermek, kullanmak maksadından ziyade satın alma hazzını yaşamak için alınıyor. Kullanım değerinden ziyade bu hazzı yaşamak için alınan eşyalar daha eskimeden hatta kullanılmadan kısa sürede çöpe gidiyor yahut bir köşede unutuluyor. “Düşünüyorum öyleyse varım.” yerine “Satın alıyorum, öyleyse varım.” mottosunun hükmünün geçtiği tüketim toplumunda “insan” tedavülden kaldırılarak yerine tüketici ikame ediliyor.

Meşhur ressam Hopper’ın eserlerini andıran filmin becerikli görüntü yönetimi ile modern kentteki insanların yalnızlığı perdeye yansıtılıyor. Konser salonunda, alışveriş merkezinde, metroda, restoranda, caddede kısacası insan kalabalığı olan her yerde Lara’nın yalnızlığı kamera açılarıyla daha da çarpıcı bir şekilde sunuluyor. Çiçek buketlerinin, kahvelerin, içkilerin, konser biletlerinin, pahalı elbiselerin bile bir anlığına değiştiremediği bu acısız, tatsız, tuzsuz hayat manzaralarını; yönetmen, bir buçuk saatlik filminde adeta resmediyor. Dışarıdan durgun görünen ama içinde fırtınalar kopan karakterlerin yüzlerine odaklı sinematografisi ile yönetmen “resmini” bir başyapıt seviyesine çıkarıyor. Filmografisindeki vazgeçilmez yüz olan Tom Schilling, Lara’nın piyanist oğlu Richard rolünü oynuyor. Bugüne değin 112 film ve dizide aktristlik yapmış, Alman seyircisinin çok yakından tanıdığı bir yüz olan Corinna Harfouch’a Lara rolünü vermesi ise yönetmenin resmine ne kadar titizlendiğini kanıtlıyor.

Filmin tamamını saran gerilimli müziğinde yaylılar tercih edilirken sadece bir sahneye piyano eşlik ediyor. O da, Lara’nın yaşama karışmak için sokağa çıktığı anda duyuluyor. Adeta Lara’nın ömrü boyunca karşılaştığı engellere rağmen halen piyano sevgisi ile dolu kalbinden fışkıran bir parça müzik seyircinin kulağında yankılanıyor. Maruz kaldıklarına rağmen son bir umudun doğduğu, o umutla az önce ayrılmayı düşündüğü yaşama bir kere daha karıştığı bu özel an haricinde filmde piyano sesi duyulmuyor.

Tarihe başarılı insanlar yazılıyor. Buz dağının görünmeyen tarafında ise yaptığı şeye derin bir tutkuyla bağlandığı ve çok çalıştığı halde umduğu başarıya ulaşamayanlar var. Günlük yaşamımızda daha sık denk geldiğimiz bu insanların sinema ve edebiyat eserlerinde konu edildiğini pek göremiyoruz. Bu insanların ne belgesel filmleri yapılıyor, ne haberleri veriliyor ne de kitapları yazılıyor. Herkes anlaşmışçasına bu insanlar kendi yalnızlıklarına terk ediliyor hatta habire başarısızlıkları hatırlatılarak dalga geçiliyor. Hayatını adadığı şeyden ötürü tecrite uğramak, bir lanet misali bununla yaşamak kaybedenlikten (yaygın tabirle loser) çok daha beter bir durum. Piyano inadı uğruna evlilik, annelik, dostluk gibi insanî ne varsa kaçıp kendinden bekleneni vermeyen, hem kendini hem yakınındakileri mutsuz eden Lara’nınki de tarihin yazmadığı başarısızlık hikâyelerinden bir tanesi.

Annesi Lara’yı bencillikle suçlamıştı. “Deha varsa vardır yoksa zorlamamalı.” anlayışıyla hareket eden ve Beethoven gibi büyük bestecileri çıkarmış bir ulusun mensupları, başyapıtlar kenarda dururken yeni bestelere kalkışılmasını en hafif tabirle züppelik diye adlandırıyorlar. İki dünya savaşını da gören bu neslin son temsilcilerinden müzik profesörü de sıradan bir ev hanımı da aynı kanaati taşıyor. 

“Bazen içimden suratına bir tane patlatmak geliyor.”

Lara’nın gözü, kulağı, aklı, fikri, kalbi piyanoda olduğu halde, ömrü boyunca bu hassasiyeti bir kişi tarafından bile fark edilmemiş. Fark edilse bile umursanmamış. Piyanoya tıngırtı diyen bir anne, karar verirken en kötüsünü referans alan rasyonel bir eş, birbirinden nefret eden iş arkadaşları ona engel olmuş; Alman iş hayatı bir Leviathan misali Lara’yı yutmuş. Fiziksel bir şiddet uygulanmadığı halde tüm yaşamın bir şiddet silsilesi ile süregeldiği bu ortamdan hâliyle çığlıklar yükselmiyor. İnsanlar Avrupai şekilde, sessiz sakin ölüyorlar. Hatta seçmenler, hükümetlerinden ötenazi yasası çıkarmalarını talep ediyorlar. Konser biletleri, pastalar, telefon çağrıları bile şiddetin birer aracı olarak kullanılabiliyor. Telefon çağrılarını, mesajları, e-postaları cevaplamama, günümüzdeki pasif şiddet biçimlerinin en yaygınları arasından öne çıkıyor. Kimse tarafından kutlanmayan doğum gününde Lara, tebrik umduğu kişilere hediyeler alarak bir nevi onları utandıracak hamle yapıyor. Bu hamlesine rağmen ne aldığı pastası beğeniliyor, ne verdiği biletin konserine gidiliyor ne de bıraktığı birbirinden esprili sesli mesajlara yanıt geliyor.

Lara, eski iş yerine uğradığında, iş arkadaşları “Gelmekle ne iyi ettin.” demekten başka söyleyecek bir şey bulamıyorlar. Bu beklenmedik ziyaret dengelerini öyle bozuyor ki normalde hiç konuşulmayacak bir konu böylece dile getiriliyor. Lara’nın yerine atanan iş arkadaşı: “Senden gerçekten nefret eden insanlar tanıyorum. Sana saygı duymalarını nasıl başardın?” diye soruyor. Lara ise işi hiç umursamadığını söylüyor. Karşısındaki, işin önemine dair bir tirat beklerken gelen bu cevaba inanamayarak: “Ama hep çok tutkulu görünüyordun.” diyerek kafa karışıklığını ifade ediyor. Lara ise: “Ben sadece bir görevi yerine getirdim.” diyerek konuşmayı tamamlıyor. Bu sahnenin sonunda iş arkadaşı sorusunun cevabını bulamadığı gibi kafa karışıklığıyla baş başa kalıyor. Çünkü cevap, onun gibi Lara’yla yaşamaya maruz kalanların bu filmi izlemedikçe asla bilemeyecekleri eksik parçada, yani piyanoda saklı.   

Kanunların ve kuralların Avrupa’sında, insanlar birbirlerine karşı besledikleri şiddetli duyguları fiziksel bir eyleme dökemeyip farklı şekillerde yansıtıyorlar. Temassız bir yaşam süren bu insanlara dışarıdan bakıldığında kibar ve saygılı görünüyorlar. Her şey kurallara göre işlediğinden, duygu ve düşünceler kanunlara uyacak bir otosansürden geçirilerek dışa vuruluyor. Böylece ekonomik, pasif, sözel, duygusal biçimleri başta olmak üzere bugün artık birçok boyutuyla konuşulan şiddetin tüm yansımaları tabii ki Avrupa’nın göbeğinde tecelli ediyor.

Bir Şiddet Biçimi: Temassızlık

Samimi duyguların ve asıl kanaatlerin paylaşılmadığı, nezaketle örtülüp geçiştirildiği ortamlarda bir sanat eserinin sahte övgüden, şiddetten sıyrılabilmesi de mümkün görünmüyor. Temassız toplumlarda yaşayan insanlar farklı şekillerde pasif şiddete maruz kalıyor. Lara, mutfak masasında 50 yıl önce annesinden yemediği tokadı ona atarak adeta bu sahteliğin dışına çıkmak istiyor. Temassız geçen onca yıl sonunda annesine tokat atarak, oğlunun kız arkadaşının keman yayını kırarak, nihayet 60. doğum gününde bu yapay nezaketi bozacak iki hareket yapıyor. Truman Show (1998) filminde dekor içinde yaşadığını bilmeyen Truman’ın aksine Lara, etrafındaki dekorun en başından beri farkında bir ömür sürüyor. Tepkisini gösterdiği fiziksel şiddetin pasif şiddete oranla ne denli basit kaldığı ise seyircinin takdirine bırakılıyor.

Kız arkadaşından neden ayrıldığını kendine bile ifade edemeyen Richard’ı, annesi Lara dışında kimse anlayamayacak. Richard ve annesi çok çalışmakla, her piyanistin yaptığı şeylerle Beethoven, Mozart gibi dâhilerin katına ulaşılmayacağını iyi bildiklerinden keman çalan bir sevgiliyi engel bilmek gibi, devreye çeşitli takıntılar, totemler, hurafeler giriyor. Lara, tarifi sürekli değişen gizli formülleri bilen bir cadı misali zirveye giden yolda en ufak bir sapmaya, en küçük bir boşluğa fırsat tanımadığından Richard, evden ayrılsa da zihnindeki annesinden kurtulamıyor, her hareketinde annesinin yargılarını duyuyor. Babası evlilik müddetince onu rahat bırakmasını Lara’ya söylese de sözünü dinletemediği için Richard ömrü boyunca annesinin baskısı altında yaşıyor. Annesiz neredeyse bir hiçe dönüştüğünün farkına ise piyano sayesinde varıyor. Nihayet 35 yaşında, hem konforlu hem de tutsak yaşamının dışına çıkmak için hamle yapıyor. Çok da uzağa gidemeyip, anneannesinin yanına taşınıyor. Katı klasikçi Lara’ya göre beste yapmaya kalkışması hadsizlik olarak karşılanacağından Richard’ın beste yapma isteği ayrılmasını tetikliyor. Özgürlüğün, kendi başına ayakta durmanın nasıl bir şey olduğunu bilmediğinden, bestelediği eserleri kendisi bile beğenmiyor. Kendi dahil hiç kimseye güvenmeyen, hep şüphe eden, havadan nem kapan, aklıyla duyguları arasında sürekli bocalayan biri olup çıkıyor. Mevcut ömründe piyanodan başka bir şeye yer vermediği için büyük düş kırıklıklarına gebe bu yaşamdan sıyrılması da zor görünüyor. Kendi başına var olmak için annesinden ne kadar uzağa gitse de tüm trajedilerdeki gibi kaçtığına yakalanıyor.

Ömrü boyunca oğlunu kontrolü altında tutan Lara, bu alışkanlığından bir türlü vazgeçemiyor. Kendini terk edip anneannesine taşınan oğlunun odasına girip bestelerine bakarak mahremiyeti ihlal ediyor. Normalde yapılamayacak bu eylem ancak Lara gibi kontrolden çıkan bir karakter tarafından gayet tabii şekilde gerçekleştiriyor. Filmdeki ana karakterin ne kadar iyi kurgulandığının ispatı niteliğinde bir sahneyle  Lara’nın yolculuğu devam ediyor. Richard’ın, fiziken ve zihnen kaçmaya çalıştığı halde annesine yakalanması ile odasına girip bestelerine bakan annesini suçüstü yakalaması aynı anda cereyan ediyor. İkisi de hem yakalanan hem de yakalayan duruma düşerek fena halde bocalıyorlar. Richard, ilk konserine saatler kaldığı halde, besteleri hakkında annesinin kanaatlerini bilme isteğine yenik düşerek soruyor. Lara, oğlunun kırılgan halini görünce bir kereliğine gerçek fikirlerini saklayıp vaziyeti idare edecek cümleler arıyor ve eserlerin zekice ve incelikli bir biçimde bestelendiğini söylüyor. Annesinin dilinden düşen olumlu kelimelere rağmen ikna olmayan Richard meseleyi kurcalıyor. Lara, ömründe bir kereliğine giriştiği bu onaycı rolü daha fazla oynayamayarak Richard’a: “Eserlerin, klasiklerden fazla etkilenmiş ve yüzeysel bestelenmiş.” diyerek gerçek fikrini söylüyor. Gün boyunca oğluna destek içerikli yapmacık sesli mesajlar gönderen Lara aslına meyledip doğru ve ideal olanı hatıra getiriyor.

Neden beste yapıyorsun?

Lara, oğlunun moralinin bozulması pahasına, besteleri hakkındaki gerçek fikrini söylemekten geri durmuyor. Anne oğul sohbetinden ziyade idealist bir hocanın öğrencisine verdiği en önemli dersi andıran bu sahneyle Richard’ın hayatındaki en büyük kırılmalardan biri yaşanıyor. Lara besteleri hakkındaki fikirlerini söyledikten sonra karşısındakini bir moral bozukluğuyla, kalp kırıklığıyla bırakıp gitmiyor. Tersine, meseleyi daha derin ele alarak sorunun asıl kaynağını bulmak için samimiyetle, dürüstçe ve sonsuz sabırla tavrını koruyor. En kritik soruyu biricik oğluna doğrudan yöneltiyor: “Neden beste yapıyorsun?” Basit gibi görünen bu soru aslında sanatın en temel meselesini müzakereye açıyor. “Çok yetenekli bir piyanistsin. Dünyada muhteşem birçok eser var. Bu muhteşem eserleri icra edeceği yerde beste yapmak da neyin nesi? Dünyanın buna ihtiyacı var mı? Senin ihtiyacın var mı? İfade etmek istediğin bir şey var mı yoksa varmış gibi mi yapıyorsun? Öyleyse hayatını bu işe neden adıyorsun?”

Üzerine belki günlerce, aylarca düşündükten sonra cevap verilecek “Neden beste yapıyorsun?” sorusunu Richard: “İcracı iken kendimi ifade edemiyorum.” diye yanıtlıyor. Seyircinin kucağına esaslı bir soru ve üzerinde onun kadar düşünülmesi gereken bir cevap bırakıldıktan sonra film akışına devam ediyor. Lara, başladığı her işi dürüstçe bitirme kararlılığıyla oğlunun verdiği esaslı cevaba yakışacak ve onu hakikatle buluşturacak bir soru daha yöneltiyor: “Ana temanda anlatmak istediğin şey ne?” Oğlu soruya cevap vermiyor. Bu sahnedeki sorular adeta hâlihazırdaki bestekâr, yazar, ressam tüm sanatçılara soruluyor: “Dünya üzerinde söylenmemiş söz, bestelenmemiş müzik, yapılmamış resim kalmış mıdır? Neden roman yazıyorsun? Neden resim yapıyorsun? Neden film çekiyorsun?”

Yaşı sekseni geçtiği halde halen piyano dersi veren profesör, Lara’ya oğlunun beste yapmasının hayra alamet olmadığını daha dinlemeden söylemişti. “Bir sanatın tekniğini bilmek, bu teknikle üretilen eseri muhataba yansıtabilmek sanatçı olmaya yeter mi? Bir işi, sanat eseri yapan şey nedir? Sanatçı kimdir? İyi bir icracı iyi bir sanatçı olmaya yeter mi? İyi bir sanatçı iyi bir icracı mıdır?” soruları çoğaltılarak, çağdaş sanat eserleri üzerinden çokça tartışılan bu konular, Lara filmi üzerinden bir kere daha ele alınabilir. Beethoven, Mozart gibi dâhi bestecilerin ve Van Gogh, Picasso başta olmak üzere ressamların hayatlarının uyarlandığı birçok film yapılmasına rağmen sanatçılıkla ilgili esaslı hususların mesele edildiğini ancak Lara gibi nadir filmlerde görüyoruz. Sanatçıların hayatının konu edildiği birçok filmde bir nevi tarihçilik yapılıyor ve Çoğunlukla da özel yaşamları ön planda tutularak seyirciye magazinsel karakterler sunuluyor. Bu filmlerin aksine Lara filminde başarıya ulaşamamış bir kadının dünyasına kamera tutularak ayın karanlık yüzü seyirciye hatırlatılıyor. Tarihe kazınmış isimleri, sinemaya uyarlarken nelere dikkat edileceğinin işaretlerini veren film; “Tarihsel film yapılır mı? Nasıl yapılır?” tartışmaları için bir imkân sunuyor.

Bir Şiddet Biçimi: Gerçeği Saklamak

Kemancı kız, ilişkileri iyi gittiği halde sebep göstermeksizin Richard’ın kendinden kaçışının nedenini arıyor ama bulamayacak. Lara’nın ve Richard’ın piyano ile mühürlenen kaderlerinden habersiz olan bu kızcağız, onların dünyasında piyano haricinde başka bir şeye, hele de yaylılara yer olamayacağını bu filmi izlemedikçe asla bilemeyecek. Richard’ın kendinden neden ayrıldığını herkese sorsa da doğru cevabı alamayan bu nedenle kafasında hep bir şüphe ile yaşama devam eden kemancı kız, anlam veremediği, maruz kaldığı bu pasif şiddete bir süre sonra kendisi de başvuracak. İnsanların hayatını zorlaştırma, sevdiklerinin canını yakma ve bu şiddet silsilesini devam ettirme hakkını kendinde bulacak. “Richard’ın neden bir anda ayrıldığını belki siz biliyorsunuzdur?” diye açıkça sormasına rağmen doğruluk timsali Lara bile piyano yerine keman çaldığı için Richard’ın onu terk ettiği gerçeğini söylemedi.

Gerçeği söylemeyip gizlemek, en yaygın şiddet türleri arasında iken diğer tarafta, acı da olsa söylenen gerçeklere kulak vermeyenler var. Kendini onaylatacak kişileri bulup dinlemek, konforunu bozacak her şeyden ölümüne kaçmak nihayetinde kişinin kendisine zarar verir.

Samimi duyguların, asıl kanaatlerin paylaşılmadığı, nezaketle örtülüp geçiştirildiği, vaziyetin idare edildiği ortamlarda bir sanat eseri hakkındaki dürüst geri bildirimleri almak da imkânsız hale geliyor. Dost acı da olsa gerçeği söylermiş. Oysa onaycılığın hüküm sürdüğü yerlerde sığlık beslenmektedir. Bir başyapıtın çıkması, sanat eseri hakkındaki gerçekleri dürüstçe söyleyen bir eleştirmen bulmak ve kıymetini bilip ona kulak vermek şarttır.

Eski eşi, Lara’yı ikna edemeyince oğlunu ikna etmeye çalışıyor. “Annen iyi bir müzisyen olduğunu söylese daha mı iyi olacaksın?” diyor. Onun gibi pragmatist karakterlere filmde verilen süre az olsa da günümüzde sıklıkla karşılaşılıyor. “En kötü ne olabilir?” bakış açısındaki baba, bir inşaat mühendisi olduğu için oradan örnekler vererek oğlunu ideal olandan koparıyor. “Biz zor inşaatları yaparken kararları böyle alırdık. İnsanlar müzik dinlemeye gelmişler. Sen de bestelerini çalıp onları eğlendireceksin. Hepsi bu kadar.” diye cesaret verip oğluna soruyor: “En kötüsü ne olabilir?” Bu soruya oğlu çok az kişinin anlayacağı bir cevap veriyor: “Annem haklı olabilir.”

Richard’ın babası, evlilik müddetince Lara’ya çocuğu rahat bırakması için yalvarmış ama başarılı olamamış. Oğlunun ilk konserini vereceği kritik günde “Bari bu akşamlık rahat bırak.” diye bir kez daha Lara’ya yalvarıyor. Lara, bir kereliğine gerçeği değil de yalanı oğluna söylese ne olur ki? İdealist Lara ile pragmatist eşi arasındaki bu sahne ile seyirciye karşılaştırma imkânı sunuluyor. Arada kalmış çocuk ise idealist annenin doğrucu ekseninden babanın pragmatist onaycı dünyasına kayıyor. Çünkü konfor, alkışlar, taltifler, para, ödüller ve daha birçok cezbedici şeyle dolu bir dünya dururken adeta Everest misali soğuk, çetin bir zirveye tırmanmak için neden çabalasın ki?

Richard en kritik noktada, konsere tam başlayacakken son anda karar değiştiriyor ve kendi besteleri yerine klasik eserleri icra ediyor. Chopin’nin bestelerini başka bir dünyadanmış gibi çalıyor. Bu performansı çok beğeniliyor. Bir eser çok iyi icra edildiğinde profesör ve Lara gibi müzikten çok iyi anlayanlar da etkinlik olsun diye konsere gelenler de bunu fark ediyor. Konserin ilk kısmı tamamlandığında adeta tüm salon bir uzay yolculuğundan dönmüş gibi fuayede sendeliyor. Verilen bu arada hocası Lara’yı buluyor ve oğlunun ne kadar iyi olduğundan bahsedip tebrik ediyor. Diğer tüm tanıdıkları da Lara’nın yanına gelip tebriklerini iletiyor. Lara’nın tüm gün boyunca hatta ömrü boyunca yaşadığı şeyler bir anlığına tersine dönüyor. Adeta taşlar yerine oturuyor.  Ne yazık ki Richard, konserin ikinci kısmında kendi bestelerini çalma kararı veriyor. Böylece idealist annesinin dünyasını terk edip adeta “mavi hapı” seçerek babasının pragmatist dünyasına geçiyor. Lara salonu terk ediyor.  Büyük şefler, sanatçılar konser sırasında eseri hakkıyla icra edemediklerine hükmettiklerinde seyircilerden özür dileyerek baştan çalma hassasiyetine sahiptirler. Bu inceliğe günümüzde nadiren şahitlik ediyoruz. Kalabalıkta yetenekten anlayan pek az kişi vardır. Konsere gelenlerin bir eserin icrasının ne kadar iyi yapıldığını fark edip etmediği hep tartışılır. Dinleyicilerin çoğu müzik dinlemekten ziyade bir etkinliğe katılmak için konser salonlarını dolduruyor. Eleştirmenler ise bir sanat eserini değerlendirmekten ziyade kültür endüstrisinin dayattığı bu onay çarkının bir parçasına dönüşebiliyor. İthaflar, magazinsel konular, politik duruş; kısaca sanat eserinden başka her şeyin konuşulduğu performanslar popülerleştirilerek gündemi meşgul ediyorlar. Başyapıtları müzikten pek anlamayan biri bile fark edip kulak veriyor. Günümüzde ise vasatı bile yakalayamayan eserler, manipüle edilerek kıymetliymiş gibi muhataplara yutturuluyor.

Lara, 50 yıl önce piyano dersi aldığı profesörü oğlunun da manen hocası sayarak konsere davet etme isteği duyuyor. 50 yıl boyunca kitapları ile dağdaki kulübesinde münzevi bir ömür geçiren Heidegger misali 50 yıldır okuldaki küçük sınıfında ömrünü piyanist yetiştirmeye hasretmiş bu idealist profesöre hayattaki her şeyden çok saygı duyuyor. Ömrü boyunca aynı okulda, aynı sınıfta ders veren, aynı saatte gittiği kafede içkisini yudumlayan günlük rutininde profesörü bulmak Lara için zor olmuyor. Profesör, binlerce öğrencisi arasından Lara’yı son derece hırslı ve çılgınca azimli bir öğrenci olarak hatırlıyor. Konsere gelip Lara’nın yanında oturuyor. Bu sırada filmin sıradan bir drama dönüşmemesi için yönetmenin yaptığı hamlelerden biri daha gerçekleşiyor. İkisi de sıkı idealist olan hoca ile talebe arasına sırf bir etkinlik olsun diye konsere gelen, müziği umursamayan bir çift gelip oturuyor. Tüm kibarlıklarıyla “Burası bizim yerimiz.” diye Lara’yı sohbet ettiği profesörün yanından kaldırmakta bir beis görmüyorlar. Oysa bu biletleri az önce konser girişinde Lara onlara ücretsiz vermişti. Lara’nın dışına çıkmak istediği hayat, bu sahneyle bir kere daha hatırlatılıyor: “Bilette ne yazıyorsa o! Kural kuraldır.” Görünürde hiçbir şiddet eylemine rastlanmadığı halde nezaketin hatta tüm yaşamın şiddet sarmalında geçmesi ekrana geliyor.

Oğlunun konserinin ilk yarısında icra ettiği klasik eserlerle havalara uçan Lara, ikinci yarıda oğlu kendi bestelerini çalarken tahammül edemeyip kendini dışarı atıyor. Civardaki en yakın bara gidiyor. Konser bitince anlaşmışçasına oğlu, tanıdıkları, hocası ve bir kısım dinleyiciler de aynı bara geliyorlar. Konserle birlikte tüm gerilimin de sona erdiği, herkesin içkisini içip evine gideceği alelade bir vakitte büyük bir sürpriz yaşanıyor. Her şey bitti derken adeta bir tiyatro oyununun son perdesine sahne olan bu barda filmin en can alıcı diyaloğu gerçekleşiyor. Konsere sırf etkinlik olsun diye gelen birkaç dinleyici barda Lara’nın ve hocasının yakınına oturuyor. Lara’yı oğluyla gurur duyması için tebrik ediyorlar. Ömrünü adadığı halde annesinin yolundan gitmekten vazgeçip kolayı seçen oğul; bir nevi annesinin 30 yılını çiğnediği, belki onu yaşamda tutan tek dalını kestiği halde zahiren annesinin istediği gibi bir piyanist olarak görünüyor. Trajik bir şekilde yaptığı besteler bir başarı göstergesiymiş gibi annesinin hanesine yazılıyor. Lara’nın tüm yaşamı boyunca maruz kaldıklarına, zoraki bir gülümsemeyle karşıladığı bu tebrikler de ekleniyor. Bu da yetmezmiş gibi yan taraftan hocası da lafa karışıyor. Lara’nın da bir zamanlar piyano çaldığını, bu kadar çılgınca azimle piyanoya bağlanan başka bir öğrenciye rastlamadığını ama Lara kendini yeterli görmediği için bir anda dersleri bıraktığını, kendisinin de bunu saygıyla karşıladığını söylüyor. Lara da 50 yıl önce bir anda derslere gitmeyi kesip, veda etmeden, bir neden belirtmeden bırakmasının nedenini şimdi açıklıyor:

—Zirveye çıkamayacağımı biliyordum. Çünkü siz sol elimin çekingen olduğunu, bir türlü tuşlara basamadığını söylemiştiniz.

—Herkese aynısını söylerim. Yetenek ya vardır ya yoktur. Amacım öğrencinin sonuna kadar gidip gidemeyeceğini test etmek.

Bu sözü söyledikten sonra profesör müsaade isteyip ayrılıyor. Lara ise donakaldığı yerde hayatının şokunu yaşıyor. Tutkuyla uçarken zirveye çıkmak için herkesin yaptığı gibi bir okula gidip bu alandaki en önemli hocaya talebe olmuş. Çok çalışmış. Hayatında piyano haricinde bir şeye yer bırakmamış. Naifçe, hocasının dediklerini evrenin değişmez kanunları gibi, bir vahiy gibi bilip itaat etmiş. Hocasının bir sözüyle hayatındaki en büyük tutkusundan vazgeçmiş. Trajik olan ise bu sözün aslında blöf olduğunu ancak 60. doğum gününde öğreniyor.

Lara, 60. doğum gününde intihar edeceği yerde önceki tüm doğum günlerinin aksine bir farklılık yaratmak için çıktığı yolda, kendi açısından pek bir şeyi değiştiremese de seyirciye hayatî bir şahitlik sunuyor. Tüm trajedilerde olduğu gibi kaçmak istediği şeye yakalanıyor. İsmi ünlü bir büyücüyü çağrıştıran Lara Jenkis, güçlerini kullanmamış bir halde 60. doğum gününde elinde bir sepet içki ile yalnız başına eve dönüyor. Çok geç olmadan yapılacaklar listesi hazırlayan taksici ona eşlik ediyor. Böylece yönetmen bu trajediyi ironiye dönüştürme numaralarından bir tanesiyle daha filmini mühürlüyor. 

Mevlüt ÜÇPUNAR

Yeşilçam Sineması'nın TV'de gösterildiği yıllarda geçen çocukluğunda ailesiyle birlikte Fatma Girik, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Ayşen Gruda, Adile Naşit, Münir Özkul, Şener Şen, Fikret Hakan, Ediz Hun, Kadir İnanır, Sadri Alışık, Erol Taş, Cüneyt Arkın, Kemal Sunal filmleri seyretti. Doktor, mühendis olmak isteyen çalışkan öğrencinin sinema salonunda film izlemesi ancak tüm okulun birlikte gitmesiyle gerçekleşebildi. Filmi beğenmedi ama salonun başka bir dünya olduğunu fark etti. VCD cihazı ve filmler kiralayıp lisedeki TV salonunda birkaç kişilik gösterimler düzenledi. Bu gösterimlere mühendislik okumaya gittiği İstanbul'da da devam etti. Bir zaman sonra Hollywood filmlerinden sıkılıp Dünya Sineması'na merak sardı. Fransa, İtalya, Almanya, Polonya, Romanya, Macaristan, Yunanistan, Rusya, İran, Kazakistan, Çin, Kore, Japonya sinemalarından meşhur ve muteber tüm filmleri en başından bugüne değin izledi. Yeşilçam'ın küçümsendiği mevcut sinema ortamında onu uyandıran bir dostu sayesinde Ömer Lütfi Akad, Metin Erksan, Yücel Çakmaklı filmlerinin tamamını izleyip bunca zaman niye mesafe koyduğuna hayıflandı. Ülkemizde doksanlarda başlayıp devam eden yeni sinema akımına epey bir eleştirel gözle baksa da çok yakından takip ediyor; festival, online platform, DVD, vizyon filmlerinden ne bulsa izliyor. Türk Sineması diye bir form var mıdır? Nasıldır? Hangisidir? Nasıl olmalıdır? Nasıl olabilir? soruları kafasını epey kurcalıyor. Kendi başına seyrettiği sinema yolculuğunda birçok sinema meraklısı ile yolu kesişti. Bir taraftan da mühendislik yapıyor. Sinema gündemimizi başkaları değil de kendimiz belirleyelim diye kurduğumuz Günce Sinema'da sadece sevdiği, beğendiği filmler hakkında yazacak. Yazılarına açıktan ya da özelden yorum gönderilmesini arzu ediyor. Mesele ettiği şeyleri kavrama hususunda okurdan katkı bekliyor. İlgilisini bulursa filmler hakkında uzun sohbetler yapacak.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  +  26  =  35

Başa dön tuşu