REJİ'DENSİNEMAYA DAİRSÖYLEŞİ

Osman Çankırılı ile Sanat Yönetmenliği Üzerine Söyleştik

Öncelikle röportaj talebimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Sinema denilince elimizin altında artık yüzlerce web sitesine, kitaba, dergiye ulaşma şansımızın olduğu şu günlerde bile sanat yönetmenleri ile yapılmış röportajların eksikliği halen devam ediyor. Ülkemizdeki filmlerin son dönemdeki aranılan sanat yönetmenlerinden birini bulmuşken sanat yönetmenliği hakkındaki söyleşimizin bu alandaki boşluğu bir nebze dolduracağını umuyorum.

Bir sanat yönetmeni olarak sizinle daha önce röportaj yapıldı mı?

 

Hazırladığı tezi Kız Kardeşler (2018) filmi hakkında olduğu için sadece o filmin sanat yönetimi hakkında bir iki kişiyle görüştüm. Yine birkaç kişi Dilsiz (2019) ve Kız Kardeşler filmlerini izledikten sonra benimle sosyal medya aracılığıyla iletişim kurdular ama bir sinema platformunda daha önce kimseyle görüşmedim. Bu konuda pek kimseyle görüşüldüğünü bilmiyorum. Çünkü günümüzde sanat yönetmenleri ile röportajlar pek yapılmıyor. Sadece sanat yönetmenleri ile değil kostüm, saç, makyaj, yapım ekibi gibi projelerin hepsinde emeği yadsınamayacak kadar çok olan kişilerle de yapılmıyor. Daha ön planda başka insanlar oluyor. Film eleştirmenlerinin bir kısmı da bu konuda biraz ilgisizler. Belki de sinema sektörü hakkında yeterince bilgi sahibi değiller. Bir film projesindeki herkesle daha ilgili olmaları bütünleyicilik açısından daha iyi olur diye düşünüyorum. Genelde oyuncular, yönetmen, senarist ve bazen de filmin müziği, kurgusu ve görüntü yönetmeni hakkında yorumlar yapılıyor. Eğer bir filmde kostüm, sanat, makyaj dikkatten kaçmayacak kadar çok ön planda değilse bu ekipler hakkında yorumlar yapılmıyor. Prodüksiyon/yapım ekibinin emeğinden neredeyse hiç bahsedilmiyor. Oysa yaptığımız iş bir saatin dişlileri gibi. Bir tanesinde aksaklık olursa tümünde problem olur. Herkesin emeği büyük. 

Sanat yönetmeninin filme hazırlığı için senaryo yeterli midir? Başka nelere ihtiyaç vardır? Sanat yönetmeni tüm kararları set öncesinde mi alır? Film yapım sürecinde yönetmenin anlam dünyası sanat yönetmeni için söz konusu olur mu?

 

Sanat yönetmeninin filme hazırlığı için tek başına senaryo yeterli değil elbette. Senaryo; yönetmen, görüntü yönetmeni, hatta film ekibinden hiç kimse için yeterli değildir. Tabii ki senaryo başlı başına çok önemli. Bütün tasarımları ona göre yapıyoruz. Bu soruyu evrensel bir norm olarak değil kendi açımdan gördüğüm ve bildiğim kadarıyla cevaplıyorum. Sanat yönetmeni, senaryoyu okuduktan sonra kendi hayal dünyasında bir şeyler tasarlıyor. Kendince bazı çıkarımları oluyor. Sonra yönetmenle görüşmeye gidiyor. Yönetmenin dünyasını anlamaya çalışıyor. Senaryodan kendi anladığı ile yönetmenin anladığını harmanlıyor. Bu süreçte epey görüşme trafiği yaşanıyor. Biz senaryoyu okuduktan sonra kendi notlarımızı alıyoruz. Anlamadığımız, kafamıza takılan hususlar ve sormak istediğimiz sorular oluyor. En önemlisi mekânlar hakkında kendi hayalimizi ve çıkarımlarımızı not edip yönetmene sunuyoruz. “Biz böyle bir ortam hayal ettik. Doğru mu? Yanlışı var mı?” diye istişare ediyoruz. İşin yapımcı tarafında da başka bir boyutu var. Senaryoya göre bütçe çıkarıyoruz. İşin çok önemli bir kalemi. Bütün görüntüyü yansıtabilmemiz için harcayacağımız paranın hesabını çıkarıyoruz. Çekim mekanını, tam olarak neyle karşılaşacağımızı bilmeden bir bütçe yapmak zorundayız. Sadece senaryoya göre, kendi hayal dünyamızı baz alarak yapımcıya bir bütçe çıkarıyoruz. Bunun yanında ekip bütçesini de çıkarıp yapımcıya veriyoruz. Bütçe hesabında filmde kaç kişinin çalışacağı, kaç hafta çalışacağı; marangozundan demircisine, boyacısına kadar her şey var. Senaryo okumak demek aslında bizim için sadece yalın bir roman, bir hikâye okumak gibi olmuyor. Detaylı bir inceleme oluyor. Film öncesinde ciddi bir hazırlık süreci var. Hatta artık ben senaryoyu düz bir metin gibi okuyamıyorum. Bazen senaryoyu alıyorum elime, bir kere şöyle hikâye gibi okuyayım diyorum. Sonra tekrar daha detaylı okumayı istiyorum fakat yapamıyorum. Ben senaryo okurken bir yandan da araştırmalar yapıyorum. Senaryoyu çok yavaş okuyorum. Kafama takılan bir şey varsa onu araştırıyorum ya da eski işlerime, arşivime bakıyorum. “Şöyle mi yapsam, böyle mi yapsam?” diye okurken bir yandan da düşünüyorum ve bazı notlar alıyorum. “Şu mekânda şunlar olmalı, böyle olmalı” diye. Daha hiç yönetmenle vesaire konuşmadan yapıyorum bunu. Ertesinde, notlarımın üzerine yönetmenle konuşuyorum. Bu yöntem onun dünyasını anlamlandırmakta çok faydalı oluyor. Ona öneriler sunmak için çok verimli oluyor. Çünkü yönetmen, senaryodan hareketle kendince bir atmosfer düşünüyor. Ama tabii olarak her şeyi her anlamda düşünemez. Her şeyi söyleyemez. Bu nedenle sanat yönetmeni ile birlikte kafa yorması gerekiyor.

“Sanat yönetmeni tüm kararları set öncesinde mi alır?” sorusuna gelince; bildiğiniz üzere; film çekim süreci oldukça meşakkatli bir zaman diliminde gerçekleşmekle beraber  birçok unsura da bağlı. O kadar çok öğe var ki hepsini önceden planlayabilmek için öncelikle çok uzun bir hazırlık süresi olması, filmin çekileceği tüm mekanların önceden belirlenmiş, mekanlarla ilgili çizimlerin, tasarımların düşünülüp sunumu hazırlanmış ve bunların yönetmen, görüntü yönetmeni ve yapımcı  ile konuşulmuş, bütçede anlaşılmış vb. onlarca şeyin halledilmesi gerekiyor. Tüm saydıklarım olmuş olsa dahi çekim sürecinde değişmek zorunda olan birçok unsur nedeniyle de önceden verilmiş kararlar, konuşulanlar geçerliliğini yitirebiliyor. 

Sanat yönetmeni filmle ilgili en önemli unsurlara set öncesinde karar veriyor olsa da tüm kararların çekimlere başlamadan önce alınması pek mümkün olamıyor. Genellikle çekim süreci boyunca bu karar verme durumu devam ediyor.

Film yapım sürecinde sanat yönetmeninin sınırları nelerdir? Sanat yönetmeni filmin müziğine, rengine karışıyor mu? Kurguda yeri var mı? Oyuncu seçiminde bir etkisi, tavsiyesi olur mu?

 

Ülkemizde olmayan, aslında yeni yeni gelen bir kavram var: Production designer. Genel sanat yönetmeni diyebiliriz. Sanat yönetmeninin ve diğer sanat dalında çalışan insanların hepsinin içinde olduğu bir görevi var. Production designer, aslında yurtdışındaki büyük projelerde oluyor. Çok önemli bir yeri var. Kendini yetiştirmiş, önemli, alanında çok saygı duyulan bir kişidir. Genelde 60-70 yaşlarında olur. Bizim yaşlarımızda insanlar olmaz. Çünkü, gençlerin henüz önemli tecrübeleri olmaz. Bu insanlar, projede sanat yönetmeninin üstündedir. Kostümü, saç-makyajı, oyuncuları seçerken karar verebilir. Filmdeki her şeyde de yönetmen ile birlikte karar verebilir. Genel olarak bütün atmosferden sorumludur. 

Ülkemizde bazı projelerde genel sanat yönetmeni ya da projede production designer diye görev yazıyor. Bunlar daha ziyade festival filmlerinde ya da dizilerde oluyor. Aslında bu doğru bir kavram değil. Çünkü üstlenilen görevin production design diye yazılması, çok uzun bir hazırlık sürecinin olduğu ve projede ekipteki herkesin üstündeki birinin bütün projenin her konusuyla tek tek uğraştığı anlamına gelir. Bizdeki işler ise bunun dışında bir yöntemle ilerliyor. Sadece Avrupa’daki, Hollywood’daki projelerde değil Bollywood’da da yine production designer var. Nasıl ki yönetmenin bir kuvveti varsa, “production designer”ın da tüm ekibin üzerinde bir etkinliğinin olması gerekiyor. İnsanlar tabiri caizse önünde eğildiği bu görevi üstlenen kişinin de öyle bir yeteneğe ve bilgiye sahip birisi olması gerekiyor. Bizde, Türkiye’de herkes çok çabuk ilerliyor. Basamakları çok çabuk çıkıyor. O yüzden bu kavramlar birbiriyle karışıyor. 

Sanat yönetmeninin işi çok fazla o yönde olmasa da kostüm ve saç-makyajla bir arada ilerlemesi gerekiyor. Aslında bir tık onların üstünde, onlara bir şeyler söyleyebilir konumda olması gerekiyor. Türkiye’de böyle ilerlemiyor işler. Sanat yönetmeninin, müziğe ya da filmin rengine karışması gibi bir durum olmuyor. Ancak tavsiye verebiliyor. Film çekmek, herkesin birlikte çalıştığı ne kadar uyumlu çalışılırsa o kadar verim alınabilecek bir iş olduğundan; herkesin egolarından sıyrılıp iş odaklı çalışması gerekiyor. Görsel bir iş yaptığımız için ne kadar çok kendi dünyamızda iyi bir şey tasarlarsak ve aklımıza iyi bir fikir geldiğinde onu paylaşırsak; karşımızdaki insan da bunu kişisel olarak olumsuz algılamayıp doğru yerden bakarak alırsa o kadar iyi bir sonuç alınır. Bu ilişkinin kurulması tamamen yönetmene bağlı. Eğer yönetmen tavsiyeye açık biriyse sanat yönetmeni müzikten oyuncuya kadar her şeyde tavsiye verebilir.

Filmin rengini, görüntü yönetmeni ile yönetmen belirliyor ama sanat yönetmeniyle özellikle mekân renkleri hususunda ortak çalışılması gerekiyor. Biz mekânın renklerini hayal ediyoruz. Birkaç renk seçip onları yönetmen ve görüntü yönetmenine sorup onaylatıyoruz. Çünkü orada görüntü yönetmeninin ne kadar ışık yapacağını, nasıl bir ortam hazırlayacağını bilmiyoruz.Yönetmen nasıl bir atmosfer ayarlıyorsa ona göre işleri yorumluyoruz. Bazen sunduklarımızdan birini seçmemizi söylüyor ya da tamamen başka bir şey istiyor. Ona göre yeni renkler belirliyoruz. İşte burada kostüm ekibi ile ortak çalışmak zorundayız. Çünkü mekânı yapacağımız renk ile oyuncunun kostümünün renginin birebir aynı olmaması gerekiyor. Mesela biz bir duvarı krem renge boyuyorsak ve bütün eşyalarımız kahverengi ise, oyuncunun da krem renkli bir kıyafetinin olması bu sefer mekânda kaybolmasına sebep olur. Görünmesi için biraz kontrast lazım. Orada kıyafet çok belirleyici bir şeyse bizim dekoru oyuncuya uydurmamız gerekiyor. Örneğin oyuncunun kıyafeti, oturduğu koltuk, masası kahverengi olduğunda; o zaman siz filme baktığınızda oyuncuyu seçemiyorsunuz. Çok dikkat etmesem bile birçok reklamda bu hataları görüyorum.

Sanat yönetmenliği mesleğinizden kaynaklı günlük hayatınızda takıldığınız hususlar oluyor mu?

 

Mesleki deformasyon bazen oluyor. Mesela dışarı çıkıp gezerken sürekli dükkanlara, mekanlara bakıyorum. Nerede ne var ne yok? Güzel bir obje gördüğümde onu arşivlemek istiyorum. Bir yerde gezerken -bu aile gezisi ya da başka bir şey de olabilir- güzel bir dükkân gördüğümde hemen tabelanın fotoğrafını çekiyorum. Yerini öğrenmeye çalışıyorum. Bir yerde bir şey bakarken, başka şeylere dalıp gidiyorum. Bunu çok sık yaşıyorum. Onun dışında, günlük hayatımda meslek icabı çok düzenli olmamız gerekiyor. Çalışırken düzenli olmaya çalışıyorum ama bu hassasiyetimi eve, günlük hayatıma çok yansıtmamaya çalışıyorum. Mesela benim masam hafif dağınık olabilir. Çok takılmamaya çalışıyorum yoksa bu bir psikolojik rahatsızlığa gidiyor, düzen hastalığına dönüşüyor. Öyle bir şey olmaması için gayret ediyorum.

Bir filmi sadece seyirci olarak “Şunun bir keyfini çıkarayım.” diyerek mesleki yanınızı bırakıp izleyebiliyor musunuz yoksa ister istemez filmin sanat yönetimine takılıyor musunuz?

 

Aslında ben filmleri genel bir izleyici gibi izlemeyi tercih ediyorum. Öyle yapıyorum, öyle yapmaya çalışıyorum. Özellikle de eleştirmemek üzere odaklanarak izliyorum. Fakat bazı şeyler o kadar rahatsız ediyor ki, o kadar gözüme çarpıyor ki onlara kayıtsız kalamıyorum. Bu beni çok rahatsız etmiyor sadece mantıksız geliyor. Ülkemizde yapılan dizileri izleyemiyorum. Çünkü 5-10 saniye sonrasını ya da birkaç bölüm sonrasını zaten tahmin edebiliyorum. O da bana hiç keyif vermiyor. Sinema filmleri izlemeyi daha çok seviyorum. Orada da çok eleştirel gözle bakmamaya çalışıyorum. Fakat bazı şeyler göze batıyor. Örneğin bir dönem filminde o döneme ait olmayan bir obje gördüğümde kayıtsız kalamıyorum. “Niye onu koymuşlar oraya, Nasıl böyle yapmışlar?” diye ister istemez tepki veriyorum. Filmdeki eşyalar, kıyafetler karaktere göre seçilmemişse takılıyorum. Mesleki deformasyon söz konusu… Herhangi birisi gibi izleyemiyorum.

Bir film izlemek istediğinizde tercihinizi neye göre yaparsınız? Meslek icabı seçtiğiniz olur mu?

 

Bir film seçip izleyeceğim zaman mesleki bir fayda, çıkar ilişkisi çok düşünmüyorum. Keyif almak istiyorum. Ben sinemayı çok seviyorum. Hem mesleğim gereği çok seviyorum hem de bir sanat dalı olarak çok seviyorum. İzlediğim şeyden keyif almak istiyorum. Birazcık psikolojik durumuma göre seçiyorum filmleri. Sonunda etkilenebileceğim, bir şeyler anlatan filmleri izlemek istiyorum. Zekice senaryolardan hoşlanıyorum. İzleyiciye soru soran, bir şeyler ifade eden, biraz kafasını çalıştıran filmleri seviyorum. Dönem filmlerini çok seviyorum ama özellikle de izleyeyim dediğim dönem pek olmuyor. Bazen bir yönetmenin tüm filmlerini izlemeyi tercih ettiğim oluyor. Mesleğim açısından, örneğin “Şu filmi izleyeyim, nasılmış?” falan diye özellikle yaptığım bir şey yok. Fakat belli bir döneme ait bir projede çalışırken, onun için filmler, diziler izlediğim oluyor. Başka bir ülke hakkında bir şeyler yapmam gerekiyorsa o ülke sineması hakkında araştırmalarım oluyor.

Hangi ülke sinemalarının sanat yönetimlerini çok başarılı buluyorsunuz?

 

İkinci Dünya Savaşı filmlerinin atmosferini çok beğeniyorum. Kötüsüne pek rastlamadım diyebilirim. Görece çok daha iyiler; o filmleri özellikle söyleyebilirim. Genel olarak Hollywood için de aynısını söyleyebilirim. Bollywood’da da izledim bir sürü film çok hoşuma gidiyor. Sanat yönetimlerini severek, bir şeyler öğrenerek izliyorum. Hollywood’da da birçok filmin sanat yönetimi çok iyi. Gözüme batan kötü bir şey pek görmüyorum açıkçası. Çok özenerek çalışıyorlar. Avrupalılarla da çok çalıştığım için biliyorum. Onlar bizim gibi çalışmıyorlar. Çok daha uzun hazırlık zamanları oluyor. Çalışmalarını çok büyük ekiplerle her şeyi çok detaylı inceleyerek yapabiliyorlar. Bu da onlar için büyük bir artı, büyük bir şans. Bizim 4-8 haftada yaptığımız sinema filmini onlar birkaç ayda belki birkaç sene içinde yapıyorlar. Böylece arada çok ciddi bir fark oluyor.  Ekipleri çok kalabalık. Bütçeleri çok daha büyük. Bütün bunları eklediğinizde sonuç ortada: Onların filmlerinde de pek kötü sanat yönetimine şahit olmadım. Sadece gişe için yapılmış filmlerden bahsetmiyorum. Gerçekten layıkı ile yapılmış Inception (2012), The Matrix (1999), The Godfather (1972) serisi gibi kaliteli filmleri kastediyorum. Televizyonda yayınlanan Hollywood filmleri pek bir şey ifade etmez. Bizim diziler gibi diyebilirim. Bir ya da iki evde geçiyor. Zekeriyaköy’deki villalara gitmişler orada bir şeyler çekmişler gibi. Onlar bir şey ifade etmiyor.

Film yapım sürecine hangi aşamada dahil olursunuz? Hazırlıklara ne zaman başlarsınız? Yönetmenle, senaristle set öncesinde toplantılarınız olur mu? Nasıl bir yol izlersiniz?

 

Yönetmenler kimle çalışmak istediği konusunda bir seçim yapar. Senaryoyu okuruz. Sonra üzerine konuşuruz. Ondan sonra da anlaşırsak projeye dahil oluruz. Sonrasında birçok toplantımız olur. Hazırlık süresince yönetmen, görüntü yönetmeni ve yapımcı ile birlikte birçok gün beraber mekân bakmaya gidilir. Mekanlara giderken yolda bile benim elimde bilgisayar, onlara bir şeyler gösteririm. “Şu olur mu? Şöyle mi yapsak böyle mi? Ben şurayı şöyle düşünüyorum. Şuranın rengi, buranın dekoru…” İşte böyle hep karşılıklı onaylatarak, konuşarak ilerleriz. Bütün bu süreç böyle gelişir. Hazırlığın başladığı ilk günden çekimin son gününe kadar hep aynı ilişki içerisinde devam edilir. En başta da söylediğim gibi senaryoyu okuduktan sonra iletişim hali başlıyor. Yönetmenin de dünyasını anladıktan sonra biz araştırmaya çıkıyoruz. “Nasıl bir şeyler yapmalıyız?” diye kafa yoruyoruz. Mekanları görüyoruz. Mekâna göre bir şeyler hayal ediyoruz. Sonra da araştırma yapıp yönetmene hem dekor hem de aksesuar sunumu yapıyoruz. Her bir oyuncunun evi, atölyesi, mekânı, ortamı nasıl olacak? Oyuncunun kullandığı ana aksesuarlar neler olacak? Onlar hakkında genel bir sunum yapıyoruz. Yönetmenin tercihlerine bakıyoruz. Ona göre tekrar düzenliyoruz. Sonra da nihai kararı veriyoruz. En son da yapabilirsek mekânı kabaca yerleştiriyoruz ya da bir kağıda çiziyoruz. Mekânda masanın nereye konacağı bizim için çok önemli. Çünkü bütün her şeyi ona göre şekillendiriyoruz. Biz bir şey tavsiye ediyoruz. Belki görüntü yönetmeni başka bir ışık ya da başka bir şey istiyor. Ona göre hepimiz birlikte fikirlerimizi sunup ortak bir karar veriyoruz. Onun doğrultusunda ilerliyoruz. Bazen burada tartışmalar, çekişmeler oluyor. Egoları için değil sadece işin daha iyi olması için herkes kendi fikrini diretiyor bazen. Kim kimi ikna ederse o galip oluyor. Sonuçta hepsi işin sağlığı için.

Genellikle senaristle toplantı yapmayız lakin; senaryoda anlayamadığımız şeyler varsa, karakterler hakkında öğrenmek istediğimiz detaylar olursa, bizim gözümüze çarpan filme ya da karaktere aykırı unsurlar görmüşsek veya bir şekilde senaryoyla ilgili bir sorumuz/sorunumuz varsa o zaman senaristle iletişim içinde oluyoruz.

Hazırlıklara ne zaman başlarız sorunuza gelince; yapımcı tarafından her ekip için öngörülmüş bir hazırlık haftası vardır. Bu hazırlık haftasından daha önce görüşmeler başlar. Anlaşılırsa hazırlık takvimi doğrultusunda işe başlanır. Bu süre projeye göre değişir. Çekimden iki hafta öncesi de olabilir, altı ay bir sene öncesi de. Tamamen projeye bağlı. Festival filmleri özelinde söyleyecek olursam; sanat ekibi olarak çekimden ortalama dört hafta önce hazırlığa başlarız. Bazen yapımcının öngördüğü hazırlık süresi sanat yönetmenine yeterli gelmeyip daha önce başlamayı talep ettiğimiz zamanlar da olabilir.

Filmlerde epey kritik bir noktada duran mekanları kurmanın püf noktası nedir? 

 

Bizim mekân yaparken istediğimiz şey ne kadar gerçekçi olursa o kadar bizim için mutluluk kaynağıdır. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar inceleyerek vakit oldukça ve bütün imkanları seferber ederek bütçemiz elverdiğince bunları yapmaya gayret ettik. Sanat yönetimi hakkında eleştiriler görmüyorum. Sanat yönetimi hakkında kimse bir eleştiri yapmıyor. Bu eleştiriler olumlu ya da olumsuz olabilir.

Mesela Dilsiz filmdeki Eşref Bey’in hat atölyesini, hazır bir mekânda çektiğimizi zannettiler. Aslında en iyi kurgu görünmeyen kurgu derler. En iyi sanat yönetimi de orada kendini hissettirmez. Dışarıdaki insan şüphelenmiyorsa, “Acaba burası dekor olabilir mi?” demiyorsa o zaman ben mutlu oluyorum. Kendimi iyi hissediyorum. “Demek ki işimizi doğru yapmışız” diyorum. Biz sanat ekibi olarak sette kuaföründen makyözüne, kostüm sorumlusuna kadar hepimiz birbirimizle iletişim halinde oluruz, olmak zorundayız.

İyi ve doğru bir mekan kurmak için iyi bir gözlemci olmak, senaryoyu çok iyi anlamak, yönetmenin hayal dünyasına vakıf olmak ve nasıl bir mekan kuracağınızı yönetmene yaklaşık olarak da olsa anlatabilmek gerekiyor. Bilginiz dışında bir ortam tasarlayacaksanız mümkün olduğunca çok araştırma yapmanız, kendi ekibinize nasıl bir mekan hayal ettiğinize dair açıklayıcı, aydınlatıcı ve net bilgiler verip referanslar göstererek ekibinizin sizi anladığından emin olmanız lazım. Yeterince hazırlık süresi talep etmek gerek ama eğer çok kısa sürede hazırlanması gereken bir mekansa oldukça iyi bir organizasyon yapmaya, bütçedeki toplam parayı filmdeki mekanlara göre doğru bölüştürüp gereksiz harcama yapmamaya, yönetmen ve görüntü yönetmeni ile detaylı konuşup çekim yapılmayacak açılar için boş yere zaman ve para harcamamaya dikkat etmeli. Son olarak, kendinden bir şeyler katmak ve ekip arkadaşlarını dekor yapımı sırasında -olması gerektiği kadar- özgür bırakıp herkesin kendinden bir şeyler katmasına müsaade etmek çok önemli.

Sanat yönetmenliğine nasıl adım attınız?  Herhangi bir yabancılık çektiniz mi? Zorlandığınız hususlar oldu mu? Nasıl aştınız? Sürprizlerle karşılaştınız mı?

 

Ben mesleğe başladığım zamanlar 2005 yılıydı. Bir süre böyle garip geldi açıkçası. Bu mesleği yapmayacağım diye düşünüyordum o zamanlar. Tam olarak ne yapacağımı da bilmiyordum. Bir süre böyle bir çalışayım diyordum. Okurken de sinema sektöründe çalışmayı çok istiyordum. Sektör içinde hayatımı geçirmeyi gerçekten çok istiyordum. O konuda bir sıkıntı yoktu. Fakat sanat yönetmenliği adına özellikle bir bilgim yoktu. Okurken, öyle bir yolda ilerleyeceğimi hiç düşünmemiştim. Benim hem sınıf arkadaşım hem de ev arkadaşımın teyzesi sanat yönetmeni idi. İlk onun yanında başladık bu işe. Sonrasında da başkalarıyla çalıştım ama dediğim gibi ilk zamanlar bir garip geldi. Tuhaftı, bana uygun değilmiş gibi geldi. Sonradan sonradan fark ettim ki ben sanıyorum bu işten keyif almaya başlıyorum. Sonrasındaysa gerçekten sevmeye başladım. Şu an işime aşığım diyebilirim. Gerçekten çok büyük keyifle, heyecanla yapıyorum. Her projede ayrı bir heyecan duyuyorum. Zaten sevmeden yapılacak bir iş değil. Çünkü bu işi büyük bir özveriyle yapıyoruz. Şu an medyada çok gösterilmiyor, herkes bilmiyor ama çok uzun saatler çalışıyoruz. Çok büyük bir özveri ile çalışıyoruz. Gece gündüz uyumadan dinlenmeden çalıştığımız günler oluyor. Uyusam, uykuda bile kafamız sürekli işle meşgul. Onunla meşgul uyuyoruz, uyanıyoruz. Bütün zamanınız proje bitene kadar onunla geçiyor. Yani evde çocuğumuzla, eşimizle bir şey konuşurken de aklımız aslında bir yandan işte oluyor. Bazen gece yataktan kalkıp notlar alıyorum. Unutmamam gereken bir şeyler oluyor. Yirmi dört saat işle meşgulüz.

Çok yoğunlaştığınız, en iyinizi vermeye çalıştığınız proje bittikten sonra nasıl hissediyorsunuz? Proje sonrası sizde kalan bir şeyler oluyor mu?

 

Bazı projelerden sonra bir ay boyunca hala rüyalarımda o projeye çalıştığımı, o proje ile uğraştığını görüyorum ve dinlenemiyorum. Çok uzun zaman alıyor. O yoğunluğa bağlı olarak fiziksel ve ruhsal yorgunluk dışında eğer güzel bir iş yapmışsak, ekip olarak ortaya çıkarmış olduğumuz işten çok mutluluk duyuyorum. Ama yaptığımız hiçbir işle, hazırladığımız hiçbir mekanla duygusal bağ kurmuyoruz. “Ne kadar güzel mekan yapmıştık ama bozuldu.” diye üzülmüyoruz. Bu, bizim mesleğimiz için zor bir şey. Çok fazla evler, dekorlar, bir sürü şey yaptık; sonra iş bitince yıkıyoruz, atıyoruz. Sonuçta olması gereken bu. Biz bunun farkındayız. O iş, bir proje için yapılıyor. Belli bir dönemde onu yapıyor olmaktan, o işin içinde olmaktan, onu başarmış olmaktan dolayı büyük keyif alıyoruz. Onun dışında da iş bittikten sonra da “Her şeyi yerli yerinde yaptık, bitirdik, teslim ettik.” diye huzur duyuyoruz. Bize kalan ne oluyor? Onun mutluluğu, huzuru oluyor ve her işte bir şeyler öğreniyoruz. O işten de ne öğrendiğime bakıyorum. Öğrendiğim şeyler yanıma kâr kalıyor. 

Ülkemizin kendine has bir geleneği var. Bir sanat yönetmeni olarak geleneğe dair düşünceleriniz nelerdir?

 

Bence gelenekler toplumumuz için çok önemli. Her toplumun kendi geleneğine, kültürüne ve özellikle de diline sahip çıkması gerektiğine inanıyorum. Bu yolda da elimden geleni yapıyorum. Örneğin herhangi bir ekip arkadaşıma mesaj yazarken bile noktalama işaretlerine, Türkçe kelimeler kullanmaya dikkat ediyorum. Elimden geldiğince de kültürümüzü yaşamaya ve yaşatmaya ve örnek olmaya çalışıyorum. Özellikle medya ve internet yoluyla gençler başka kültürlerle özendiriliyor. Konuşmalar arasında birkaç yabancı dilde kelime kullanmak yaygın bir şey halinde geldi. Batı özentiliğimiz var. Bir şekilde kendimizi yeterli hissetmiyoruz. Sanıyorum ondan kaynaklı böyle şeyler yapıyoruz. Geçmiş yıllardaki yazıları okuduğumuzda anlamakta bazen zorlanıyoruz. Bu hiç iyi bir şey değil. Dilimizin de kültürümüzün de dünyada çok özel bir yeri olduğunu; bunları kaybedersek sonrasında çok daha ciddi sıkıntılar yaşayacağımızı düşünüyorum.

Öyleyse günümüzde gelenek, yaşanan değil yaşatılması gereken bir şeye dönüşmüş durumda.

 

Mesleğim icabı Anadolu’da birçok köye gidiyorum. Evlere giriyorum. İlçelerde, köylerde artık insanlar o eski evlerinin düzenini bozup bütün odalara kanepeler vesaire başka şeyler almışlar. Aslında kentteki bir evin içini köydeki evin içine taşımış. Bazı durumlarda çok çiğ duruyor. Köyde tuhaf duruyor. Ama o insanlar açısından baktığım zaman, evin öyle konforlu olacağını, öyle daha rahat edeceğini düşünüyor. Bütün hayatını o ev içinde geçiriyor. Kendisi nasıl rahat ediyorsa öyle yapmak istiyor. Eski düzeni kurmak ona göre çok konforlu ve rahat gelmiyor belki de… Ya da bilemiyorum belki şu an mantıksız bir yorum olabilir ama şehir yaşamına özeniyor belki onu kendi evinde sağlamaya çalışıyor. Ülkemizde eski ev, orijinal bir köy evi, bir Karadeniz evi bulmak artık gitgide zorlaşıyor. Bir dönem işi yapmak istediğimiz zaman iyice zorlaşıyor. Artık her yer betonarme… Bizim için mekân bulmak, düzenlemek zor ve sıkıcı oluyor. Örneğin Kız Kardeşler (2020) filminin mekanını yönetmen 2 sene aramış.  Proje için uzun bir süre. Böyle bir mekan bulmak için herkesin o kadar vakti, imkanı olmayabiliyor. Bu işte çok zor bir durum. Orada biz gittikten sonra 2 tane yeni yapı başladı. Daha önce yeni yapı yoktu. Kimseye bir şey diyemiyorsun. İnsanlar rahat edeceği mekân yapmak istiyor. Taş evler vardı ama artık taş ustası kalmadı. Türkiye’de birkaç yerde çok az kişi var. Bu da çok büyük sorun… Taş yok, eski yaygınlığı yok, ustalar yok, çıraklar yok… Bunların hepsini üst üste koyduğun zaman ciddi bir sorun çıkıyor ortaya.

Hollywood’da bazı filmlerde kullanılan objeler müzede sergileniyor. Sizin de şu objeleri, kıyafetleri şöyle bir kenara ayırayım gibi düşünceleriniz oldu mu hiç?

 

Bunların uygulanabilirliği ülkemizde pek mümkün değil çünkü her şey biraz maddiyatla alakalı. Muhteşem Yüzyıl dizisinin müzesini yaptılar. Orada da ticari kaygı söz konusuydu. Sanat yönetmeni olarak bir projede mekân hazırlarken kendimize değil projeye hazırlıyoruz. Satın aldığımız ürünler varsa onlar da firmaya ait oluyor. Zaten kendimize ait bir şey olmuyor. Bu dekorları yaparken de mümkün olduğunca birçok şeyi kiralama yöntemine gidiyoruz. Hem ekonomik açıdan daha uygun oluyor hem de zaten depolama alanı bizim için kısıtlı olduğundan öyle yapıyoruz. O yüzden her şey sağdan soldan geldiği gibi yerine gidiyor. Böyle şeyleri muhafaza etmek için çok büyük bir ekonomik güç olması ve o dekorların kurulabileceği uygun bir mekân olması gerekiyor. Keşke olabilse de ülkemizde böyle platoları kullanmak kolaylaşabilseydi.

Osman Bey, sorularımın yeterli olduğunu düşünmüyorum. Ekleyeceğiniz hususlar varsa dinlemeyi çok isteriz.

 

Ben sanat yönetmenliği ve sanat ekipleri hakkında bir şeyler söyleyebilirim. Sinema sektöründeki arkadaşlarımız kendi yaptığı işleri önemli ve değerli görmüyorlar. Yapılan işlerden ben bunu anlıyorum. Herkesin işini sevmesini, severek yapmasını ve en ufak işi yapandan görece daha üst düzeyde sorumluluğu olan insanların işinin de çok önemli olduğunu fark etmelerini istiyorum. Herkes bir an önce çok büyük sorumluluk alıp hemen yükselmek, hemen müdür olmak istiyor. Bence onun yerine biraz usta çırak ilişkisi ile ilerlemeli. Ülkemizdeki sanat gruplarında çıraklıktan geçmeden insanlar usta olmak istiyor. Yapım gruplarında da böyle… İnsanlar hemen sanat yönetmeni olabiliyor. İki gün sonra hatta hiç asistanlık yapmadan sanat yönetmenliği yapan insanlar var. Ben bunu doğru bulmuyorum. Usta-çırak ilişkisinin sağlıklı olacağına inanıyorum. Ben 2005 yılından beri çalışıyorum. Uzun yıllar asistanlık yaptım. Şimdi yurtdışından gelen büyük projeler olursa onlarda da halen asistan olarak çalışıyorum. Bence asistanlık kötü bir şey değil. Bizim arkadaşlar biraz kötü algılıyor. Halbuki niye kötü bir şey olsun? Hepimizin birbirine ihtiyacı var. Asistanlık insana çok şey katıyor. Ben bu kadar uzun süre asistanlık yapmasaydım sanıyorum işimi böyle iyi yapamazdım. Öyle düşünüyorum çünkü her işten çok şey öğreniyorum, çok şey öğrendim. Bunlar birikiyor ve belli bir birikimden sonra bir şeyler yapabilir hale geliyoruz. Yoksa eksik ve sağlıksız bir iş olacağını düşünüyorum. Ben daha başlayalı 1-2 yıl olmuştu ki birkaç sinema filminden sanat yönetmenliği yapmam için teklif geldi. O zaman kabul etmemiştim. Çünkü kendimi hazır hissetmiyordum. Çok tecrübesizdim. Sanat yönetmeni ne iş yapar, sorumlulukları nelerdir gerçekten bilmiyordum. O zaman yapsaydım belki de işi elime yüzüme bulaştıracaktım. Benim için iyi bir başlangıç olmayacaktı. O yüzden uzun yıllar asistan olarak çalışmayı tercih ettim. Bence insanlar yaptığı işten keyif almalı ve onu önemli görmeli. Hepimizin yaptığı iş görsel olarak ortada durduğu için çok önemli.

Genelde sinema ile ilgilenen kişilerle ilgili bir klişe vardır: Sette çalışan çaycı bile yönetmen olmak ister, bir gün yönetmen olacağını düşünür. Film yapım sürecindeki diğer unsurlar üzerine uzmanlaşma gayretinin, Türk Sineması’ndaki en büyük eksikliklerden birinin olduğu herkesin malumudur. Çıraklığın hakkını vermek göz ardı ediliyor. Sinema sektöründe çalışan hemen herkes bir an önce  yönetmen olmak istiyor. Bu da sanırım birçok alanda verilmesi gereken emeğin üzerini örtüyor. Bu kolaycılık beraberinde Türk Sineması’nda bir sığlığı getiriyor. 

 

İnsanlar bir işin müdürü olunca, örneğin kendi işimden hareketle söyleyeyim; sanat yönetmeni olarak çalışınca, daha az çalışacaklarını, daha az sorumlu olacaklarını zannediyorlar. Halbuki hiç öyle bir şey yok. Çok büyük bir sorumluluğun altına giriyorsunuz. Bunun farkında değiller. İyi bir bilgi birikimimiz yoksa, geçmişinizde o işle ilgili tecrübeniz yoksa en ufak bir krizde çok zorlanabilirsiniz. Çünkü sanat yönetimi demek sadece dekorları, mekanları, atmosferi tasarlamak değil. Aynı zamanda insan ilişkilerini de iyi kurmanız gerekiyor. Ekibinizi de yönetmeniz gerekiyor. Doğru bir resim yapması için insanlara doğru anlatabilmeniz lazım, doğru bilgiler verebilmeniz lazım. Aynı şekilde, ekibinizle bir mekân tasarlarken, ekip arkadaşlarınızdan hangi mekânda nasıl bir atmosfer istediğinizi, nasıl bir şey yapmaları gerektiğini, kimin ne iş yapması gerektiğini tam olarak anlatmanız ve bunu doğru planlamanız gerekiyor. Sonra en ufak bir kriz anında da pratik zekanızı çalıştırıp doğru müdahaleyi doğru zamanda yapmalısınız. Yoksa panik içinde sağa sola koşturarak bir şey çözülemiyor. Birçok arkadaşımız da bu insan yönetimini bilmedikleri için sanat yönetmenliğini sadece yönetmenle konuşup, para alıp, birilerine bir şeyler yaptırmak zannediyor. Aynı zamanda bütçenin de içinde kalmak gerekiyor. Ne kadar bütçeniz varsa işi o bütçe dahilinde yapmanız gerekiyor. Tabii gönül ister ki özgürce gidelim istediğimiz malzemeleri alalım. Daha güzel ve kolay olsun her şey… Ama olamıyor. Olamıyorsa o bütçe içinde yapmak lazım. Belli mekanlara daha çok para harcayıp belli mekanlardan kısıp diğerlerine aktarmak gerekiyor. Hem yönetmenle, yapımcıyla konuşmak ve doğru iletişim kurmak zorundasınız hem kendi ekibinizle, hem eşyalarınızı taşımaya yardım eden taşıyıcı arkadaşlarla, hem de o mekanı kiraladığınız mekânın sorumlusu ile, sokaktaki adamlarla, esnafla. Yani çevrenizdeki bütün insanlar ile düzgün iletişim içinde olmalısınız. Bütün herkesi ikna etmek zorundasınız. Bir eşya taşıyıcısıyla bile taşıdığı eşyanın farkında olması için, ne yapması gerektiğini bilmesi için iyi iletişim kurmalısınız. Bunlar çok önemli. Herkese iyi davranmak gerekiyor. İlişkileri dengede tutmak gerekiyor. Çünkü bir süre sonra insanlar yorulduğu için başka sıkıntılar olabiliyor. Birbirlerinin hatalarını görmeye çalışıyor olabiliyorlar. Bazı küçük şeylerden bir sürü sıkıntılar doğabiliyor. Bütün hepsini dengelemek, hepsinin çözümü en baştaki müdürde saklı. Bütün zamanınızı işle harcadığımız için, sürekli bir şey yetiştirmek zorunda olduğumuz için bu bize büyük bir stres kaynağı oluyor. Çünkü biz mekânı hazırlamazsak çekim yapılamaz. O yüzden vaktinde hazırlamamız gerekiyor ve bu da bir zaman dilimi içinde oluyor. O zaman dilimi bazen yeterli oluyor. Bazen de yeterli olmuyor. Sabahlara kadar çalışmak zorunda kalıyoruz. Böyle olunca da vücut yoruluyor. Dolayısıyla insanların gerginliği artıyor. Normalde hiç kızmayacağı bir şeye yükselebiliyor, kızabiliyor; hata yapabiliyor. Uykusuz olduğu için, yorgun olduğu için yapması gereken şeyi tam yapamayabiliyor ya da o ilişkileri düzgün kuramayabiliyor. İşte sanat yönetmeninin bütün bunların dengesini de sağlaması gerekiyor.

Samimi cevaplarınız için teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim. 

Mevlüt ÜÇPUNAR

Yeşilçam Sineması'nın TV'de gösterildiği yıllarda geçen çocukluğunda ailesiyle birlikte Fatma Girik, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Ayşen Gruda, Adile Naşit, Münir Özkul, Şener Şen, Fikret Hakan, Ediz Hun, Kadir İnanır, Sadri Alışık, Erol Taş, Cüneyt Arkın, Kemal Sunal filmleri seyretti. Doktor, mühendis olmak isteyen çalışkan öğrencinin sinema salonunda film izlemesi ancak tüm okulun birlikte gitmesiyle gerçekleşebildi. Filmi beğenmedi ama salonun başka bir dünya olduğunu fark etti. VCD cihazı ve filmler kiralayıp lisedeki TV salonunda birkaç kişilik gösterimler düzenledi. Bu gösterimlere mühendislik okumaya gittiği İstanbul'da da devam etti. Bir zaman sonra Hollywood filmlerinden sıkılıp Dünya Sineması'na merak sardı. Fransa, İtalya, Almanya, Polonya, Romanya, Macaristan, Yunanistan, Rusya, İran, Kazakistan, Çin, Kore, Japonya sinemalarından meşhur ve muteber tüm filmleri en başından bugüne değin izledi. Yeşilçam'ın küçümsendiği mevcut sinema ortamında onu uyandıran bir dostu sayesinde Ömer Lütfi Akad, Metin Erksan, Yücel Çakmaklı filmlerinin tamamını izleyip bunca zaman niye mesafe koyduğuna hayıflandı. Ülkemizde doksanlarda başlayıp devam eden yeni sinema akımına epey bir eleştirel gözle baksa da çok yakından takip ediyor; festival, online platform, DVD, vizyon filmlerinden ne bulsa izliyor. Türk Sineması diye bir form var mıdır? Nasıldır? Hangisidir? Nasıl olmalıdır? Nasıl olabilir? soruları kafasını epey kurcalıyor. Kendi başına seyrettiği sinema yolculuğunda birçok sinema meraklısı ile yolu kesişti. Bir taraftan da mühendislik yapıyor. Sinema gündemimizi başkaları değil de kendimiz belirleyelim diye kurduğumuz Sinema Güncesi'nde sadece sevdiği, beğendiği filmler hakkında yazacak. Yazılarına açıktan ya da özelden yorum gönderilmesini arzu ediyor. Mesele ettiği şeyleri kavrama hususunda okurdan katkı bekliyor. İlgilisini bulursa filmler hakkında uzun sohbetler yapacak.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2  +  8  =  

Başa dön tuşu